28 Şubatı Kim Unutmak İstiyor?

0
73

Şu mahut “28 Şubat süreci” Türk toplumunda turnu’sol etkisi yaptı. En çok da “muhafazakâr” kesimde bu etki belirginleşti. “İhlâs”, öteden beri holdingleşmişti zaten. Ona “itkan” ve “ihsan” turnusolü eklendi. Kimin neyi muhafaza etmek istediğini, neyi terk edebileceğini bu dönem ortaya çıkardı. Kimileri muhafaza etmek istediği, “değer” gördüğü şeyleri öne aldı, sancısını çekti. Kimileri, şimdilerde sabah akşam ver yansın ettiği 28 Şubatçılarla işbirliği yaptı. Yani onları muhafaza etmek amacındaydılar. Ettiler de. Yani muhafazakârlık yaptılar.

28 Şubat şimdilerde “kelebek etkisi” ile hafıza arşivlerinde değiştirilmek istenen bir süreçtir. Asker kaçaklarının “kahraman” mücahit kostümleriyle boy gösterme zamanlarıdır. Hafızayı geriye dönüp kurgulama olmadan vicdanı rahatlatmak imkânsızdır. Hali meşrulaştırmak için geçmişi yeniden tanzim etmek gerekmektedir. Kâbe’de Şeytan taşlamak kolaydır. Zulmün sandukasına kurşun sıkmak da. Bakınız, “Oldu da bitti maşallah!” demeye kalmadı ki 28 Şubat sonunda “homo laikus” ve “homo religiosus” en iyi “homo ekonomicus” kimliğinde anlaştı. Yeni küresel tapınak “üniter”dir çünkü. Herkesi mucizevî bir şekilde “tevhit” ediyor. “Kamusal” ve “tamusal” takıntıları da yok zahir. Lakin hani İncil’de İsa’nın, “mücrim” kadını taşlamak için bir araya gelenlere sorduğu soruyu hatırlarsak, “masum değiliz, hiç birimiz!” şarkısı tercüman olacaktır ahval ve şeraite. Taşlar muhafazakârlığın eline yapışır, el taşlaşır belki.

Her “antitez”, aslında “tez”e eklemlenir ve bu şekilde kendini klonlayarak devam ettirir hayatını. Türkiye’de gerçek kişilerle ve iktidarla kaimdir. Ezberler bozuluyor filan derken, yerine yeni ezberler yerine ikame ediliyor. Doğa boşluk kaldırmaz hani! Hani Asaf Halet Çelebi’nin “İbrahim” şiirinde yazdığı gibi, yeni “putlar” dikilmesi lazımdır. Toz duman arasında, yeni denklemler çıkıyor. X’in yaptığı yanlıştır, ama X yaptığı için; Y’nin yaptığı doğrudur, çünkü o Y’dir. Aynı yanlışı X de Y de koalisyon olarak yapsa o da doğrudur. Çünkü arada Y’nin “hatırı” vardır. O nedenle, “Sultan’ın dininden” olmak her zaman gerçeğe ulaştırır insanları. Hani Matrix’deki gibi, “gerçeğin dünyasına” hoş geldik! “Mavi hap mı kırmızı hap mı alırsınız?” Yeşil ve turuncu haplar da yolda!

En derin bunalım zamanlarında en büyük fırsatlar çıkar. İşbirliği anlaşmalarını bazı muhafazakâr kesimler “Kufî” yazıyla imzaladılar. Küfeleri ağırdı onların. Başkalarının yüklerinden ağırdı… Başında örtü taşıyan kızların yüklerinden ağırdı. Ağırlıklarını bir bir atarak hafiflediler. Hafifledikçe, doğanın kanunu bu ya, yükseldiler! Su yüzüne çıktılar. Hatta gökyüzüne ok fırlatacak mesafeye kadar göklere yükseldiler. Onca yakın oldular! Fırlatılan ağırlıklar arasında neler yoktu, neler? “Füruattan” olanlar vardı başlıca, başörtüsü de. Sonra diğer muhafazakâr kesimler vardı: adları eskide bilinen ve yenilerde duyulan. Uzun mesele ama vicdan da onlardan biri oldu. Bir daha bulundu mu, bilmem.

Ebu Zer’i muhafazakârlar zaten sevmezlerdi, çekinirlerdi. Muhafazakâr Muaviye’yi içselleştirmiştir. Bu durum Ebu Cehil’i onca sevmelerine sebep değildi, ama sevdiler… Muhafazakârlık asıl mesele olunca, dinin “gerisi” teferruattı. Her şey “Allah rızası içindi” tabi ki. İktidarda olan Necmettin Erbakan Hükümeti İslamı “yanlış” algılıyor, “kötü örnek” oluyordu. Nedendir bilinmez, ama “Milli Görüş”e karşı bir Devletlû ve etnik “İslam” görüşü eşliğinde cephe içinde “nefs ile cihadı” kaybetmiş, Ebu Cehil yanında cadı avına çıkmıştı. Bunun adına “politika” denmezdi. “Siyaset” denirdi, “Hudeybiye anlaşması” denirdi, “toplu durum” denirdi! “İnandıklarını yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlardı”, ama olsundu. Bu da geçerdi ya hu! Bir kesim diğerini “zinde” güçlere gammazladı, onu bir başkası gammazladı. Bugünlerde hepsi kahraman demokrat, hepsi Amerikan tarzı “muhafazakârlığı” veya “Hıristiyan demokratlığı” referans kılan sermaye ve gücü seviyor. Menderesi de öyle sevmişlerdi… Yani ölümüne bir sevdadır muhafazakârlık: Öleni sever, ölünce sever.

İslam’da haramlar helaller aşikârdı, ama bu dönemde “İslami” holdingler türeyiverdi ve yeniden tanımladılar bazı şeyleri. Yeni Bektaşilik dönemi oldu bir bakıma. Ayetin bir kısmını öne çıkarma zamanı: “Namaz kılmayınız!” zamanı. Akıl almaz “kar payı” vaatleriyle, hem Türkiye’de hem Avrupa’da milyarlarca Avro toplamışlar ve ortadan kaybolmuşlardı. Bazıları kurban paralarını toplamış, ama kurban kesmek yerine parasını “hizmet” için mahsup etmişlerdi.

Türkiye’de finans kurumları, her ne hikmetse, bankalarda faizler artınca “kar paylarını” artırıyor, indirince indiriyordu. Allah’ın hikmetinden sual olunmaz, lakin “kapitalin” hikmeti de aynı şekilde sorgusuz içselleştirildi. “Bacıların” kollarından çıkardıkları bilezikler TV istasyonları kurdu ve fakat nasılsa Murdock’ların eline teslim edildi. “Bacılar” Seda Sayan’a ve Nevval Sevindi’ye emanet edildiler. Bir kısmı da “sır kapılarını” nasıl arayacaklarını TV’den öğrendiler. Cennet-cehennemden naklen yayın araçları kol geziyordu ortada. 

Öte yandan, 28 Şubatçılar gözlerini karartmışlardı. “Arka bahçeleri” taradılar radar gözleriyle. İmam-Hatip Liselerinin kökünü kurutan, İlahiyat Fakültelerine nerdeyse kilit vurduran süreçte “çil çil kubbeler” nasılsa çil çil dağıldılar. Baktılar olmayacak, bu sefer “meslek liseleri” kategorisinde olan herkesi aynı zulme tabi tutarak, “alanları” dışında üniversite eğitimi almalarını imkânsız hale getirecek düzenlemeler yaptılar. Basın alkışladı, hukuk alkışladı, akademi alkışladı, cem evi alkışladı. The Cemaat zaten “meyyit” idi “gassal” önünde. “Kudüs’ü kurtarma” piyesi, Ankara’yı kurtaramadı. Milli Görüş, “sorun yok” demişti sekiz saat süren toplantı sonunda. Yoktu demek ki. Sekiz-sıfırlık bir trafik kazası olmuştu sadece.

Açığa çıkan boşluğu “bizim arkadaşlar” doldurur diye el ovuşturmalar bu dönemde oldu. 28 Şubatın apoletli söylemlerini, takkeli notercilik onayladı. Zaten İHL ve İlahiyat Fakültesi “bizim” anladığımız İslam’dan farklı bir İslam’ı veriyordu. Hatta onlar “devletin” din anlayışına hizmet ediyorlardı. Yani bir tür “Truva Atı” idiler. Öyle olmasa, ilk İmam-Hatip okulları neden tep parti döneminde açılsın dı değil mi? Zaten Diyanet’in Kur’an-ı Kerim Meali de bir sürü hatayla dolu değil miydi? Hele hele Diyanetin gönderdiği hutbeler! Hâlbuki “bizim” arkadaşlar mümkünse, devletin camisinden bile uzak durmalıydı. Kendi meallerini okumaları lazımdı. “Tagutların” türlü türlü tecellisi olabilirdi. Yani 28 Şubatta “Allah bir zalimi, diğer zalimle” terbiye etmişti… Zaten Allah’ın dinini Allah’tan başka en iyi kim koruyabilirdi? Hâlbuki “küfür” hakikati inkâr olduğu kadar, hakikati gizlemekti de. Ama muhafazakâr onun için de “dinden” delil çıkarabilirdi. Çıkardı da.

Bununla da bitmiyor tabii. Atilla Yayla gibi fikir namusu olan bir liberal akademisyen, “Kemalizm” eleştirisi yaptı diye mahkûm edilirken, muhafazakâr kesim, onu sadece, “bataklığı geçerken üzerine basılacak taşlardan” gördü. Meral Akşener, Çevik Bir’in aleni ve galiz tehdit ve küfürlerine maruz kalırken bir “kadın kahramanı” sessizce alkışlamak “erkekler” için daha kolaydı… Ah şu Emine Şenlikoğlu da bir türlü sussaydı! Davaya zarar veriyordu “kadın”! Merve Kavakçı da zaten “malumdu”. Türbanı başına değil, ağzına bağlasalar daha büyük “hizmet” ederlerdi! Hani “erkek” muhafazakârların yaptığı gibi. Militarizm kadar kendi içinde tektipçi olan yapılar, “farklı” muhafazakârları topun ağzına atmayı da muhafazakârlık müdafaasına dönüştürdüler. Kimileri zaten “ajandı” kimisi kışkırtıcı, kimisi İslam’ın siyasetini hiç “anlamamışlardı.” Yeni bir anlaşma yaptı Dr. Faustus, ikbal yakındı. “Hiss-i kable l-vuku” işte!

Yine, bir “kadın” yazar olan Alev Alatlı “Türban ve Tülbent”e dair yazı yazdığında sansürlendi. Yazının içeriğinde farkına varmadığı bir mayın tarlasına girmişti.  Diyordu ki, kadını “bela, şer ve fitne” olarak görmemek lazım. “Alev Abla” biraz şaşırmıştı belli ki. “Despot aydın” onun kafasında tek tipti sanırım. Yani sadece bir kesimde var sanıyordu; Öyle olmadığı sonradan anlaşıldı. “Muhafazakâr” demokrasi böyle işlerdi. Yani karşı olduğu demokrasi gibi. Yani kendi söyleyeceklerini gerektikçe başkalarına söyletir, ama istediği kadar söyletirdi…”Turnalar”, turnayı gözünden vurmuşlardı.

Kısaca, Doğu “cephesinde” yeni bir şey yoktu. Ancak, Alaturkalıktan Kolaturkalığa geçişte, iftarla daha bir “milli” olmuştu. Milli lastiklerin milli-askeri ekonomi açısından önemi reklamlarda vurgulanırken, Çevik Bir’e selam çakıyordu âlem: “Orduya hizmet şerefimiz” idi. Çevik Bir “Ordu” idi ya! Kraker ve margarinlerin İslami ve laik olanları arasındaki savaş, “peygamber ocağı” lehine yön değiştirmişti.  Hatta ordudan, ordu malını çaldığı için ordu tarafından yargılanan ve mahkûm edilen bir komutanı savunmuştu muhafazakârlık. “Beytü l-Mal” hesabını da aklamak lazımdı. “Kuvvetler dengesini”, “yeşil” kart sağlamıştı.

Ortadoğu hafızası kısa olduğu için, aslında bir başka açıdan “gününü yaşa!” der: Carpe diem! Bu coğrafyada “hikmetler” de ünsiyet ile aktarılırdı. Böylece bir günü gün etme hali de veraseten geçerdi. Kimi gazetelerin sabah baskılarında ayrı, akşam baskılarında ayrı sürmanşetler yer aldı. Ne iktidar yanında oldu “meslek liselerinin”, ne de muhalefet. Devletin “iç tehditlerini” alt etmek “dış tehditler”le uzlaşmak lazımdı. Dahası, parti ve cemaat “dış tehditleri” düşünmeliydi. Onların “dış tehditleri” kendilerine en yakınlar oldu. Müellefe-i Kulub’u ise hep severlerdi. Rakip olmadıkları için. Kenan Evren “cennetlik” idi, karakollar ise           huzur   mekânlarıydı. Mükellefe-i Kulüp bazen böyle gerektirirdi. Kurban gelirleri konusunda paylaşım sıkıntılarını aşmaktı esas olan… İleri “hizmet” kışlaları içindi her şey. Her şey “hizmet” için!

Yani aslında 28 Şubat laik Amerikancı ile muhafazakâr Amerikancı arasındaki rabıta noktalarını çıkardı. Hatta öyle belagat kurnazlıkları ve taktikler çıktı ki: “İslam âlemi” diye bir şeyden “bahsedilemez” oldu. Doğru şeyleri yanlış nedenlere binaen söyleyenler oldu: “Yahudilerin hepsi de “kötü” müydü yani? Ya Katolikler, ateizme karşı onlar da savaşmıyor muydu?

Hayatın gerçekleri ile inanmanın gerekleri arasındaki farkı bir gözyaşı silerdi nasılsa! O halde, İsrail ve Amerika aleyhindeki haberleri kısıtlamak lazımdı. İsrail’in katliam haberlerini, “iyi niyetli bir Yahudi” doktor resmini hemen Gazze katliamının geçtiği haberin yanına koyarak nötrleştirmek lazımdı. Öte yandan, nasılsa İran’la “bizim aramızda mezhep değil, din farkı” vardı. Araplar “Türk İslamı”ndan anlamazdılar. Zaten onlar yeknesak olarak Araptılar. Hatta intihar-bombacıları da, sırf intihar etmek için intihar ediyorlardı. Ve intihar İslam’da haramdı. (Katolikler de öyledir ama neyse!) Haa, bu arada sigara da haramlar arasında katıldı.

28 Şubatta kimileri muhafaza etti, kimileri kâr. Muhafazakâr kesim, eline dini argümanları almış diğer muhafazakârların dini yanlış temsil etmelerini (öyle bir tekel hakları var ya!) eleştiriyorken, 28 Şubatçılara sesleri çıkmıyordu. Yarış aslında “kimi daha çok sevecek acaba?” diye içerdeki ve dışarıdaki “zinde güçler”e yapılan defileden ibaretti. Çevik Bir ve 28 Şubatçıları eleştirmek veya karşısında durmak zaten muhaldi. Onun için de “dinden” deliller hazırdı. “Cihat zaten en iyi insanın nefsiyle yapılırdı.” Ortadoğu’nun mahut “korku” güdülemesi çalışmıştı. Korku anlarında nefisle dâhili cihat, linç etme gücü olunca da harici cihat devreye girebilirdi. Dedik ya, Ebu Zer yalnızdı, bireyseldi, müstakimdi. Onun sesi kesilince, vicdanlar rahatlardı. Bireye karşı “toplu’m” Ortadoğu’da en iyi siyasi primleri toplardı. Ortadoğu’nun tarihinde ancak “emir büyük yerden” gelirse ve çoban değneğine göre hareket etmek yazardı. “Kurt” korkusu ile teyakkuza geçilir ve sürüler toparlanırdı Dicle kenarında. Topluca Mehdi’yi beklerlerdi. İsrafil’in Sûru ile çobanın kavalını bir tutardı Ortadoğu.

28 Şubatı müteakiben “yeşil kart” çeşitlendi.

Boy boy “yeşil” holdinglerin isimleri açıklanırken, bir anlamda “yeşil” holdingler federasyonu açıklanmış oldu. Hatta künyeleri araya sehven giren bazı işyerleri de bundan nasibini alarak sevindi. “Kazan-kazan” olunca, kazan kaldırılmazdı. Sonra savunmalar geldi, “sermayenin rengi” olmazdı. Ve önce savunma şeklinde gelen bu renk inkârı, renksizlik, sonraları içselleştirilmiş bir her renge girmek tarzına dönüştü. Örtülerden yeşil kalktı, rengârenk oldular. “Misyon” tamamdı! 28 Şubat “bitti” ve Çevik Bir muhafazakâr holdingde üst düzey yönetici olarak çıktı! “Cellâdına gülümsemek” böylece vuku buldu. Artık sürüyü kurt kapamazdı. İzahatı kolaydı bu işlerin, hani şu paratoner meselesi! İsmet Özel bu dönemde, “cellâdına gülümseme”nin yeni yöntemlerine şahit olmuştu. Tıpta travma sonrası stres sendromu denen tavır muhafazakârlık belirteci oldu. Ama Amerikan hastanesi ne günler için vardı zaten. Vietnam gazileri ile beraber, “we neam!”gazileri tedavi gördüler.

Unutmak ve unutturmak istedikleri de bu zaten.

 

Metin BOŞNAK

Uluslararası Saraybosna Üniversitesi Öğretim Üyesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.