Ahlak-ı Alai

0
886

İnsanlığın en kadim konularından biri olan “Ahlak İlmi” üzerine Kınalızade Ali Efendi tarafından yazılan bu kitap, kendinden öncekilerden etkilendiği kadar kendinden sonrakileri de etkileyen bir eserdir. Yazar Ayşe Sıdıka Oktay tarafından kaleme alınan eser, gerek Kınalızade Ali Efendi’nin hayatını, kişiliğini gerekse ahlak felsefesini ve etkilendiği eserleri gözler önüne seren kapsamlı bir incelemeyi içermektedir.

Eser, yazarımız Ayşe Sıdıka Oktay’ın hocası Prof. Dr. Bekir Karlığa’nın, dünyadaki çeşitli sorunlar üzerinden anlattığı evrensel boyutta yaşanılan kaygıların, bunalımların hümanizm çerçevesinde evrensel bir ahlaki yapılanmanın olmayışına bağlayan ve genel ahlaki normları analiz eden Ahlak-ı Alai kitabının önemini, özellikle günümüz dünyası açısından ne denli bir değer olduğunu vurgulayan yazısı ile Ahlak-ı Alai kitabının genel bir şemasını çıkaran Önsöz bölümüyle başlamıştır.

Yazarımız Ayşe Sıdıka Oktay, Kınalızade ve Ahlak-ı Alai’ninİslam ahlakı düşüncesi içindeki yerinin daha iyi anlaşılması için Kınalızade Ali Efendi’nin temel kaynak olarak kullandığı Nasirüddin-i  Tusi’nin  Ahlak-ı Nasiri  adlı eseri ile  Celaleddin Devvani’nin Ahlak-ı Celali adlı eseri hakkında geniş bir bilgi vermeyi uygun bulmuştur. Zira Kınalızade bu iki eserin edebi, dini, felsefi üslubu ve fikirlerinden fazlasıyla yararlanıp, atıfta bulunmuştur.

Kitapta yer alan bilgiler ışığında Kınalızade Ali Efendi’nin genel yaşamı şu şekildedir; 916/1510-11 tarihinde Isparta’da doğmuş olan müellifimizin ailesinde babası Miri Abdullah Efendi gibi bir çok şair ve dedesi Abdülkadir Hamidi gibi bir çok alim bulunduğu bilinmektedir. Öyle ki döneminin en seçkin âlimlerinin öğrencisi olup onlardan ders alan Kınalızade’nin fazilet ve ilminin bir kısmı aldığı bu iyi eğitime, bir kısmı da ailesinden kendisine intikal eden yeteneklere bağlanmıştır. Kınalızade lakabının sebebini kaynaklar, dedesi Abdülkadir Hamidi’nin sakalına kına sürmesi olarak göstermişlerdir. Kitapta Kınalızade’nin çocukluktan itibaren ilim aşkıyla çevrelendiğini bu sebeple küçük yaşta ilim tahsili için İstanbul’a gönderilmesi ve âlimlerden aldığı eğitimler ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Ayrıca Kınalızade’nin resmi görevleri de ayrıntılı olarak yer almakla beraber 22 sene süren müderrislik görevinin ardından 54 yaşında Şam Kadısı olduğunu öğreniyoruz(1563). Yine eserde yer alan bilgilere göre üç oğlu olduğunu öğrendiğimiz Kınalızade Ali Efendi’nin soyağacı çizilmiştir. 1571 yılında Anadolu Kazaskeri görevine getirilen Kınalızade dönemin padişahı II.Selim ile gittiği Edirne’de daha önce yakalanmış olduğu Nikris hastalığının şiddetlenmesi sebebiyle 63 yaşındayken 5 Ramazan 979/21 Ocak 1572 Pazartesi günü vefat etmiştir.

Kınalızade Ali Efendi bir takım kusurlarının varlığını, günahlara boğulduğunu, yasakladığı işlerin çoğunun kendinde bulunduğunu söylese de yazarımız Ayşe Sıdıka Oktay kaynaklara bakıldığında onun iyi bir ahlaka sahip olduğunun belirtildiğini vurgulamış ve bu açıklamalarının bir tevazu ifadesi olarak alınması gerektiğini söylemiştir.

Kınalızade’yi çocuk yaşta yurdundan ayıran ilim sevgisine daha önce değinmekle beraber böyle ilme aç birinin ilmi ve edebi kabiliyeti ise hayran bırakacak şekildedir. Bunun en somut örneği ise eseri Ahlak-ı Alai olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaynaklarda oğlunun belirttiğine göre âlimlerin , ‘Acem denilse kimse karşı çıkmaz, Arap denilse kimse şaşırmaz’   dediklerini, Arapça –Türkçe –Farsça olmak üzere 3 dile de hâkim olduğunu kitaptan öğreniyoruz. Yazarımızın yaptığı incelemelere göre kendinden önceki eserleri sadece tercüme etmekle kalmayan Kınalızade kendi düşüncelerini yazıp diğer eserleri kaynak olarak kullanmıştır. Kitapta Kınalızade’ye ait diğer eserlerin de isimlerine yer verilmiştir.

Kınalızade en önemli eseri olan Ahlak-ı Alai ‘yi yazma gerekçesini kendisi kitabının başında açıklamıştır. Buna göre ahlak ilminin ve içerdiği konuların bütün insanları ilgilendirmesi, mutlu olmak için herkesin bu ilmi bilme zorunluluğu âlimleri ahlak kitabı yazmaya itmiştir. Kınalızade’nin amacı ise belirttiğine göre felsefi temelli, daha kapsamlı bir ahlak kitabı yazmak olmuştur. Ayrıca kaynak olarak eserlerin dilinin Farsça olması, onu Türkçe eser yazmaya itmiştir. Bu sebeplerle ele aldığı Ahlak-ı Alai eserini,Şam kadısı iken yazdığı ve Semih Ali Paşa’ya ithaf edip 21 Eylül 1565 günü bitirdiği daha ayrıntılı bir biçimde eserde yer almaktadır.

Kınalızade’nin eserini yazarken kullandığı kaynaklar hakkında yeterli bilgiler veren kitap Ahlak-ı Alai’nin 1.kısmı olan Ahlak İlmi’ne geçiş yapmıştır. Kınalızade’nin Ahlakı-ı Alai adlı eseri 3 bölümden oluşmaktadır. Kınalızade Aristoteles’le başlayan daha sonra Kindi ve Farabi ile İslam âlimleri arasında da gelenek haline gelmiş olan İlimler Tasnifi yapmıştır. Bütün ilimler için hikmeti yani felsefeyi temel alma yoluna gitmiştir. Bu bağlamda Tusi’nin ‘hikmet, eşyayı layık olduğu şekilde bilmek, fiilleri layık olduğu şekilde yapmak’ şeklindeki ameli hikmeti içine alan tarifiyle yetinerek kendi tarifini yapmadan hikmetin kısımlarına geçmiştir. Hikmeti, Nazari Hikmet  ( Teorik Felsefe)  ve Ameli Hikmet (Pratik Felsefe) olarak ayıran Kınalızade kendi içlerinde de bir ayrıma tutarak, Nazari Hikmeti; Metafizik, Matematik, Fizik, Ameli Hikmeti ise; Ahlak İlmi, Aile Ahlakı ve Devlet Ahlakı olarak sınıflandırmıştır. Kitapta Kınalızade’nin yaptığı bu sınıflandırma ile hem Tusi’ ye başvurmuş olduğunu hem de Tusi’de yer almayan kısımlarda İbn-i Sina’ya benzer sınıflamalara başvurduğunu öğreniyoruz. İşte 1.bölüm, bir şahıstan meydana geldiği ve başka şahsa ait olmadığı açık olan fiillerden ve amellerden bahseden ameli hikmet’in anlatıldığı Ahlak İlmi’dir.

Yazarımızın geniş bir biçimde ele aldığı Ahlak İlmi, ameli hikmetin bölümü olarak yazarımızın Hoca Nasiri’den naklettiği bir tarifle, “İnsan nefsinden güzel ve beğenilen fiillerin meydana gelebilmesi için hangi huyların kazanılması gerektiğini bilme ilmidir”. Böylece Ahlak İlmi’nde övülen güzel fiiller ile beğenilmeyen kötü fiillerin ihtiyari olarak meydana gelmesi konusunda insanın kendisi incelenir. Kınalızade kendisinden önceki pek çok İslam düşünürü gibi ahlak ilmi ile tıp ilmi arasında benzerlik kurmuştur. Zira ahlak ilmi insan nefsinden bahseden bir ilimdir. Nasıl ki tıp ilmiyle bedenin sağlığını korumak ve devamını sağlamak, hastalıkları tedavi ederek tekrar sağlığına kavuşturmak mümkünse ahlak ilmiyle de insan nefsinin kötü huylarını gidermenin, iyi ahlakı sürdürmenin mümkün olacağını düşünmüştür.

Kınalızade’ye göre ameli hikmetin amacı fiilleri güzelleştirmek, amelleri mükemmelleştirmektir. Bu bağlamda ameli hikmeti elde edip Hak Teâla’ya yakınlık şerefine nail olması için önce nazari hikmet bilinmelidir. Çünkü nazari hikmeti elde etmeyle insanlar, varlıklar hakkında soyut bilgileri, gerçekleri bilerek zihinlerinde fikirler oluştururlar. İnsan bu sayede batıllıktan, cahillikten kurtulup, güzel ameller ve üstün ahlakın gereklerini, ameli hikmeti öğrenip yerine getirir ve şükür çerçevesinde sonsuz mutluluğa ulaşır.

Eserinde hikmeti ve kısımlarını açıklayan Kınalızade insanın insan olma vasfından kaynaklanan, ahlak kelimesinin tekili olan ‘huy’ kavramını, Galen’ in tarifi olmakla beraber İslam filozoflarınca da kabul gören’ fikir ve düşünceye muhtaç olmadan fiillerin kolaylıkla ortaya çıkmasına sebep olan bir meleke’ tarifini kabul ederek Huy’un değiştirilip değiştirilemeyeceği tartışmalarına yer vermiştir. İnsanda çeşitli huyların olduğunu, iyi veya kötü olabileceğini, bunların ise ahlakı oluşturduğunu biliyoruz. Huyun değiştirilip değiştirilemeyeceği tartışmaları aslında bizi ahlakın değiştirilip değiştirilemeyeceği tartışmalarına götürür. Bu konuda çeşitli filozofların düşüncelerine yer veren ve sonunda kendi fikrini de açıklayan Kınalızade’ye göre; Ahlak değişebilir, kötü ahlak yok edilebilir çünkü hiçbir huy tabii değildir, her huy değişebilir ve hiçbir huy insan fıtratından değil aksine dış sebeplerden, arızı alışkanlıklardan meydana gelir. Kınalızade zaten bu şekilde olmasa Peygamberlerin boş yere gönderildiği, âlimler ve devlet adamlarının yaptıkları terbiye ve siyasetle ilgili konuların boşuna olduğu sonucunun çıkacağını öne sürmüştür. Ancak Kınalızade şu istisnai durumu kitabında vurgulamadan geçememiştir; Bazı huyların kati olarak yerinden silinip değiştirilmesinin mümkün olmadığı çünkü bu kişilerin uzun süre eğitim-öğretim görmelerine rağmen bir şey anlamayan budala kişiler olduğudur. Ona göre ahlakın değişmeye müsait olması ahlak ilmine ihtiyaç olduğunun en büyük göstergesidir. Her ne kadar istisnai durum olsa da daha önce de yer verdiği ahlak ilmi ile tıb ilmi benzerliğinden yola çıkarak bu durumu tıp ilmindeki tüm hastalıkların tedavi edilmesine benzetmiştir.

Ahlak üzerine tartışmalardan sonra Kınalızade insanı ruhsal ve fiziksel yapısı üzerinden açıklamak için öncelikle cisimleri Basit Cisimler ve Mürekkeb Cisimler olarak ayırma yoluna gitmiştir. Basit cisimleri Ateş, Hava, Su, Toprak, Birleşik cisimleri ise Tam Olmayan Bileşikler(kar, çiğ, bulut) ve Tam Bileşikler(maden, bitki, hayvan, insan) şeklinde ayıran Kınalızade bu 4 unsuru ilk defa Empedokles’in sözünü ettiği daha sonra Müslüman düşünürler tarafından da geniş kabul gören bir gelenekle sınıflandırmıştır. Bileşiklerin içerdikleri unsurların itidaline göre derecelendirmeye giden Kınalızade unsurlar arasındaki denge ve uyuma en yakın olanın en faziletli olduğunu düşünür. Çünkü itidal ne kadar fazla olursa ortaya çıkan yapı o kadar tam ve mükemmel olur. İnsandaki unsurlar arasındaki denge ve uyum yani insanın itidali bütün varlıklardan daha fazla olduğu için hepsinden daha faziletli mizacı da bütün varlıklardan daha mükemmel ve daha şereflidir. Kınalızade eserinde sürekli insanın mükemmeliyetini ispatlamaya çalışmıştır. Çünkü amacı insanı sadece insan kelimesiyle tanımamanın ve beden olarak insan görünümünün ötesinde gerçek manada insan olması ve bu üstün yaradılışa göre güzel huyları kazanması için hikmeti ameliye’nin gerekliliğini ortaya koymaktır. Kınalızade kendi görüşüne göre oluşturduğu varlıkların tekâmül şemasını verdikten sonra ahlak ilminin konusu olarak özel bir önem verdiği nefs kavramına geçmiştir. Kınalızade ahlak ilminin konusuna, insan nefsi yani övülen güzel fiilleri ile beğenilmeyen kötü fiilleri ihtiyari olarak meydana getirmesi yönüyle nefs-i insanidir demiştir ve Tusi gibi nefsi bölümler halinde incelemiştir. Kanımca İslam filozoflarının nefse bu derece önem vermesinde  ‘Nefsini bilen Rabbini bilir’ hadisinin de etkisi büyüktür. Zira nefsini, benliğini bilen hem içindeki zenginliği hemde acizliği görüp Rabbinin kudretini, bekasını bilecektir. Bu sayede nefsi hastalıklarını tedavi edip en yüksek mutluluğa ulaşarak Rabbini bilecektir. Anlaşılacağı üzere ahlak ilminin temeline nefs ‘i yerleştirebiliriz.

Ahlak ilmini beğenilen güzel fiilleri yapıp beğenilmeyen kötü fiillerden kaçınmayı sağlayan nefsi insaniyenin fiillerinden ve huylarından bahseden bir ilim olarak tarif eden Kınalızade bu tanımdaki güzel davranışları erdemler, kötü davranışları da reziletler olarak bir sonraki bölümde açıklamış ve eserinde uzunca bir şekilde işlemiştir. Tusi, Devvani ve Gazali’den kendisine ulaşan bir sınıflamayla insanda 3 kuvvet olup, erdem ve rezilet sınıflamasını bu 3 güce dayandırmıştır.3 gücü de ayrıntılı şekilde açıklayan Kınalızade sınıflandırmanın sonucunda 3 asıl erdeme ulaşmıştır; Hikmet, İffet, Cesaret. Bu 3 nefsin toplamına ise ‘Adalet’ diyen Kınalızade eğer bu 3 faziletten biri bile yoksa adaletin zıttı olan Zulmün ortaya çıkacağını ve eğer bu 3 fazilet bir şahısta ilahi yardım ve sonsuz saadetle toplanırsa o şahsın adil olacağını söylemiştir. Kınalızaderezilet ve erdemlerden bahsettikten sonra, erdemlerin nasıl korunacağına dair maddeler halinde tavsiyelerde bulunmuştur. Yazarımız daha sonra ise erdeme engel olan ahlaki hastalıklara yer vermiştir. Herbirinin tedavisi için oldukça ayrıntılı reçeteler sunmuştur.

Buraya kadar açıklamaları ferdi mutluluğa yönelik olan Kınalızade insanın saadet ve kemale ulaşabilmesi için bir arada yaşamak ve insanlarla kaynaşmak zorunda olduğunu dile getirip Ahlak-ı Alai’nin 2.bölümü olan Aile Ahlakı’na giriş yapmıştır. Kişinin kemal ve mutluluğu kazanmasında çevrenin rolüne de işaret eden Kınalızade Ahlak-ı Alai kitabının 2.bölümünde ana kaynağı yine Tusiolan Aile Ahlakı üzerinde durmuştur. Aile ahlakına aile ahlakı ilminin tanımıyla başlayan Kınalızade insanın tabiatı gereği medeni olduğunu vurgulayarak en temel ihtiyacının menzil olduğunu bu nedenle de aile ahlakı ilminin zorunlu ve faydalı olduğundan söz etmiştir.

Yazar aile ahlakı ilminin çeşitli sebeplerle önemine değindikten sonra yaşadığı dönemin Osmanlı toplumunun anlayışını yansıtarak aileyi meydana getiren üyeleri baba, anne, çocuklar ve hizmetçiler olarak sıralamış ve üyeler hakkında geniş bilgilere yer vermiştir. Bu bağlamda aile ortamındaki düzenin sağlanması için babanın önemine büyük ölçüde vurgu yaparken baba ile birlikte diğer aile üyelerinin de görevlerini ve sorumluluklarını ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır. Aile ahlakı bölümünde toplumsal hayatı o kadar çok irdelemiş ki mal kazanma yollarından, malın korunması, arttırılması, harcanması, evlenilecek kadında olması gereken özellikler, evlilik sonrasında kadın-koca ilişkilerine ve birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarına kadar ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur. Bu noktada çok eşliliğe de karşı olan Kınalızade evde düzenin hüküm sürmesi için tek evliliğin daha iyi olacağı düşüncesindedir. Kaynaklardan elde edilen bilgiler ışığında Osmanlı toplumunda çok eşliliğin nadir görüldüğünü hesaba katarsak yazarımızın dönemindeki tek eşlilik örneklerinden faydalandığını söyleyebiliriz. Ayrıca Kınalızade aile hayatına dair pek çok hadis, ayet ve beyitlere yer vererek de metnini zenginleştirmiştir. Evliliğin kişinin mutluluğa ve yetkinliğe ulaşması ile neslin devamını sağlama da önemini vurgulayan Kınalızade, eğer evde düzen sağlanamıyorsa boşanmanın gerekli olduğunu söylemiştir. Fakat boşanma çocukların zararına olursa sabretmenin daha uygun olduğu üzerinde durmuş ve çocuk terbiyesi ile eğitimi konusuna geçiş yapmıştır. Burada çocuğun yaşına göre ayrıntılı bir eğitim sunan Kınalızade herkesin bilmesi gereken, toplum içinde uyulması gereken kuralları ayrıntılı olarak anlatma yoluna gitmiştir. Kınalızade bu noktadan aileden topluma gitmesi, insanların toplum içinde yaşama zorunluluğu ve bir sonraki evre olan devletten önce toplumda da düzenin sağlanması amacıyla birçok kurala değinmiş ve ne yapılıp ne yapılmaması üzerinde epeyce durmuştur. Kınalızade aile ahlakı bölümünü oldukça ilginç bir milletler tasnifi yaparak bitirmiş ve 3.bölüm olan Devlet Ahlakı ‘na geçiş yapmıştır.

Kınalızade Ahlak-ı Alai kitabının 3.bölümü olan Devlet Ahlakı’nda, bireyin fıtratından dolayı toplum içinde yaşamaya duyduğu ihtiyacın sonucu olarak siyasete ve devlet başkanına duyulan ihtiyacı, erdemli devletin tarifi ile hükümetin görev ve sorumlulukları gibi birçok konuyu incelemiştir.

Kınalızade bu bölümde diğer bölümlerde yaptığı gibi kavram olarak açıklama yoluna gitmiş ve insanların bir arada yaşama zorunluluğunun sebeplerini anlatmıştır. Aileden topluma giden sosyalleşme çizgisinde ‘cemiyet ’kavramına dikkat çeken Kınalızade, cemiyeti daha büyük ve geniş bir aile olarak düşünmüştür. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak, erdemli kişilerden fazilet öğrenilmesi gibi nedenlerle cemiyet içinde yaşamak zorunda olduğunu düşünen Kınalızade Devlet Ahlakı bölümünde Tusi ve Devvani den faydalanmasına rağmen daha ayrıntılı incelemelerde bulunmuştur. Öncelikle bu zorunluluğu temellendirmiş daha sonra ise cemiyet düşüncesinden devlet ve ülke düşüncesine geçerek cemiyeti bir arada tutmanın siyasetle mümkün olacağını bunu sağlayacak olanında devlet başkanı olduğunu düşüncesine yer vermiştir. İnsanların birlikte yaşamak için bir düzene ve idareye muhtaç olmasını siyasetin ve devletin var olma sebebine bağlayan Kınalızade’ye göre Medine-i Fazıla ve Medine-i Gayrı Fazıla olarak 2 çeşit devlet vardır. Ancak, burada anlatılan devlet çeşitleri isimlerini siyasi yapı ve bu yapının özelliklerinden değil, halkın inançlarından ve özelliklerindenalır. Bu şekildeki ahlâki nitelemeler, devlet için değil o devlet çatısı altındayaşayan halk ve bireyler için uygundur. Bu yüzden burada devlet yerine ülke kavramı dakullanılabilir. Yani Kınalızâde’ye göre ülke, erdemli ve erdemli olmayan olmak üzere iki kısımdır. . İnsanlar eğer hayır ve iyilik sebebiyle bir araya gelmişlerse o ülke erdemli,eğer kötülük ve fesat sebebiyle bir araya gelmişlerse de o ülke erdemli olmayan ülkedir.

Kınalızâde’ye göre Allah bir olduğuna göre doğru yol da birdir. Dolayısıyla erdemliülke de birtane olmalıdır. Oysa sayısız sapıklık ve cahillik çeşitleri olduğu halde erdemli olmayan ülke başlıcaüç tanedir. Bunlar:

1. Cahil ülke (Medine-i cahile): Bu ülkede yaşayan insanlar düşünce kuvvetini kullanamazlar. Bunlar öfke gücüyle bir araya gelirse ülkelerine vahşi-cahil ülke, arzu gücüyle bir araya gelirse hayvani-cahil ülke denir.

2. Bozuk ülke ( Medine-i fasıka): Bu ülkenin insanları düşünce gücünü kullanabilecek durumda olmalarına rağmen diğer kuvvetler üstün geldiği için toplanma sebepleri düşünce gücünden başka diğer kuvvetlerdir.

3. Sapık ülke: (Medine-i dalle): Bu ülkedeki insanların düşünce güçleri eksiktir. Dolayısıyla batıl itikatları ve fasit kanunları doğru olarak hayal ederler ve bunu bir araya gelmelerinin sebebi sayarlar.

Kınalızade daha çok erdemli ülke üzerinde durarak bu ülkede yaşayan insanları anlayış, düşünce ve inanç seviyelerine göre ve meslek gruplarına göre sınıflandırmıştır. Ayrıntılı bir toplum sınıflandırmasından sonra bir arada yaşayan insanlar arasında çıkacak sorunların düzeltilmesi ve düzenin sağlanması için gerekli olan erdemli ülkenin idarecisinden bahsetmiştir. Bu bağlamda yer verdiği devlet başkanının yaşadığı döneminde etkisiyle saltanatı benimsediği için nasıl başa gelmesi gerektiği ile ilgilenmemiş, bir şekilde görevi üzerine alan devlet başkanının görevini nasıl icra etmesi üzerinde durmuştur. Dolayısıyla eserin bu kısmında nasihat şeklinde devlet başkanının özelliklerini, görevlerini, halkına karşı olan sorumluluklarını inceleyerek kitabına son vermiştir.

Gamze Gündüz

İstanbul Üniversitesi

TUİÇ Stajyeri

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.