Alfonso Cano’nun Ardından FARC

0
362

Latin Amerika ülkeleri gerilla örgütleri arasında en çok bilineni Kolombiya kökenli FARC’dir. Kurucusu ve efsanevi lideri Manuel Marulanda’nın ölümünün ardından ikinci lideri olan Alfonso Cano liderlik koltuğuna geçti. Zaman zaman eylemlerinde gerileme yaşayan FARC hiç bir zaman dağılmayı gündemine almadı[1]. Düzen değişmedikçe hiç bir türlü dağları bırakmayacaklarını sıklıkla dile getirdiler. Birleşik Devletlerin ülkeye olan müdahaleleri, Kolombiya plan ive bu plan doğrultusundaki pek çok askeri operasyon ve hukuki yaptırım arayışlarına rağmen FARC hiç bir çözülmeye uğramadı. Hatta uzun tarihçesinde Kolombiya ve Venezuela arasında pek çok defa gerginliğe yol açtı. Hatta iki ülke karşılıklı misillemeler yüzünden savaşın eşiğine geldi. Ama Kolombiya’nın FARC sorunu hiç bir zaman bitmedi.

Kolombiya planı gibi Birleşik Devletler destekli planlar veya mevcut politikalarla zaten bu sorunun çözülemeyeceği tahmin edilebiliyordu. Hatta Birleşik Devletler yardımı tam tersine sorunları derinleştirdi. Kolombiya merkezli uyuşturucu ticareti de tam anlamı ile FARC’in eline geçince sorun içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şiddet daha fazla şiddeti doğurdu. FARC artık Kolombiya ile tamamen özdeşleşmiş ve kökleşmiş bir terör örgütü olarak yerini belirlemiştir. Bu durum karşısında yaşanan son olaylar, yeni lider, FARC’in yakın geleceği ve Kolombiya Venezuela ilişkileri üzerine bir inceleme yapacağız.

Alfonso Cano

FARC’in lideri Cano 4 Kasımda öldürüldü. Fakat ölüm şeklinin tam olarak açıklanmaması, hükümet kanadından ve gerilla kanadından yapılan farklı açıklamalar tartışmaları da beraberinde getirdi. Askeri bir operasyon da yapılan bombalama sonucumu yoksa yakın mesafeden alnına kurşun sıkılarak mı öldürüldüğü tam kesinlik kazanamadı. FARC resmi açıklamasında Cano’nun Birleşik Devletler destekli bir operasyon sonucunda katledildiğini duyurdu. Hükümet ise net bir açıklama yapmaktan kaçınarak sadece FARC’a silah bırakma çağrısında bulundu[2]. FARC’a ağır bir darbe indirildiği ve dağılmasının an meselesi olduğu şeklinde uluslararası arenalardan ve ülke içinden açıklamalar gelmeye başladı. Özellikle Birleşik Devletler Cano’nun öldürülmesinin büyük bir başarı olduğu şeklinde üstü kapalı açıklamalarda bulundu.

Cano örgütün ikinci lideri ve ideolojik altyapısını geliştiren grup içerisindeydi.  FARC ve ELN’nin arasında bir pakt imzalanmasını sağlayarak iki örgüt arasındaki rekabeti ortadan kaldırdı.

Cano’nun ölümünün ardından ELN destek mesajı yayımlayarak her zaman dayanışma içinde olacaklarını ve emperyalist güçlere karşı savaşmaya devam edeceklerini belirtti.

Alfonso Cano’nun ölümünün ardından örgütün başına Timosenko lakaplı Timoleon Jimenez geldi. Bu kadar hızlı bir adaptasyon sürecini beklemeyen Kolombiya hükümeti ve Ulribe yönetimi FARC’a masaya oturma çağrıları yapmaya başlamıştı bile. FARC’in ciddi anlamda dağılacağı düşüncesi hükümet tarafında yaygınlaşmıştı. Fakat beklenilen olmadı ve FARC hiç bir türlü geri adım atmadı.  Zaten hükümetin bu kadar hızlı böyle bir beklenti içine girmesi anlaşılmaz bir tutumdur.

Örgütün başına kısa süre içerisinde yeni bir isim getirildi. Timosenko lakaplı 52 yasındaki Rodrigo Londoño-Echeverry örgütün yeni lideri oldu. 13 yasından beri örgütün içinde olan Timosenko örgüt içindeki son derece deneyimli isimlerden biri[3]. 90’li yıllardan bu yana yedi kişilik örgüt sekretaryasının bir üyesi olan Timosenko aynı zamanda FARC’a bağlı uyuşturucu ticaretinin yönetiminde de önemli bir roldeydi. Birleşik Devletler tarafından uyuşturucu trafiğini yönetmek, adam öldürmek, terör eylemleri içerisinde bulunmaktan suçlu tutuluyor.[4]

Bazı araştırmacılara göre Timosenko’nun deneyimli olması onun seçilmesindeki en büyük etken. Fakat yine örgüt içinden Ivan Marquez ile sürtüşmeye girebileceği öne sürülüyor. İvan Marquez de Cano’nun ölümünden sonra örgüt liderliği için favori isimlerdendi. Ayrıca son derece iyi bir siyasi eğiteme sahip olması da onu örgüt içerisinde bir adım öne çıkarıyordu. Bu durumun Örgüt içinde çekişme yaratacağı ve de iki kampa bölünebileceği ileri sürülen öngörüler arasında. Örgüt içinde iki güçlü işimin bulunması belki örgütü biraz yıpratabilir fakatörgütün, özellikle de bütün gelirini uyuşturucu trafiğinden elde eden bir örgütün dağılmasına yol açacak kadar önemli bir olay değildir[5].

Timosenko’nun nasıl bir lider olacağı da zamanla anlaşılacaktır. Anlaşılması güç olan FARC gibi uyuşturucu trafiği yöneten ve de bundan son derece önemli miktarlarda para kazanan bir örgütün sadece liderinin öldürülmesiyle örgüte ağır bir darbe indirildiğinin düşünülmesidir. Esas büyük darbe örgütün mali kaynaklarını kesmek olacaktır. Uyuşturucu trafiğinden kazanılan para örgütü ayakta tutan en önemli kaynaktır hatta tek kaynaktır. Maddi kaynağını tamamen uyuşturucudan sağladığı için diğer maddi kaynak elde etmeye yönelik eylemlerini durdurmuş olan örgüt sırtını tamamen uyuşturucuya dayamaktadır. Bu sebepten ötürü Kolombiya Planı gibi planlarla uyuşturucuya karşı önlem almaya çalışan Kolombiya hükümeti yine de başarısız olmaktadır. Burada yapılan belli başlı iki yanlış vardır. FARC’a göre düşman olan Birleşik Devletlerle işbirliği yapılması ikincisi ise dünya uyuşturucu trafiğinin %60’ini karşılayan Kolombiya’da uyuşturucu sorunun bu planla çözüleceği düşüncesidir. Halka baskı, politik kararlar ve askeri önlemlerle büyük paraların döndüğü uyuşturucu trafiğinin bitirilmesi imkânsızdır. Kolombiya hükümetinden bazı siyasilerin uyuşturucu işinde oldukları bilinmektedir.

FARC Gölgesinde Kolombiya-Venezuela İlişkileri

Kolombiya’nın antiemperyalist terör sorunu sınır komşusu Venezuela ile arasında zaman zaman gerginliklere yol açmıştır. Chavez’in iktidara gelmesi ile Venezuela’da sosyalizm ve antiemperyalist görüşler hızla güç kazanmıştır. Birleşik Devletler müttefiki sağ görüşlü Kolombiya ile sınır komşusu Sosyalist, anti Amerikan, antikapitalist kimliğe sahip olan Venezuela FARC konusunda uzlaşmaya varamamışlardır. Hatta iki ülke arasındaki ilişkiler savaş sınırına gelecek kadar gerilmiştir. Kolombiya sık sık Venezuela’nın ve özellikle Chavez’in FARC’a yardım ettiğini ve bu yolla Kolombiya’nın iç işlerine karıştığını ileri sürmektedir. Venezuela’nın FARC’a maddi yardımda bulunduğu, bazı FARC militanlarını sakladığı ve de ideolojik alt yapısına katkıda bulunduğu ileri sürülen iddialardır. İki ülke arasındaki ilişkiler Venezuela’da yakalanan bazı FARC militanlarının Kolombiya’ya iade edilmesi ve ekonomiyi geliştirme amaçlı ikili anlaşmalar ile normalleşme sürecine girmiştir.[6]

Başkan Uribe dönemi ile FARC sorunu sadece bir ülke sorunu olmaktan çıkmış aynı zamanda kişisel bir sorun olmuştur. Başkan Ulribe’nin babasının FARC gerillaları tarafından kaçırılıp öldürülmesi Başkan Ulribe’yi göreve geldikten sonra FARC’a karşı uzlaşmaz ve son derece sert bir politika izlemeye itmiştir. Antiemperyalist düşünürler tarafından acındırma çalışmaları olarak yorumlanan ve eleştirilmektedir. Kişisel duygularla ülke yönetimine katılmak çok doğru bir bakış açısı sunmamaktadır. 2010 yılında görev süresi sona ermesine rağmen hala Uribe dönemi politikaları uygulanmaya devam etmektedir.

Çoğu zaman Birleşik Devletler’den bu konuda destek alan Kolombiya FARC lideri Alfonso Cano’nun öldürüldüğü son operasyonda Birleşik Devletler yardımı olup olmadığını açıklamaktan kaçınmıştır.

Sonuç

Kolombiya’nın FARC sorununu çözümlenmesi önümüzdeki yollar için pek mümkün görülmemektedir. Özellikle Birleşik Devletlerle işbirliği yapması olayları iyice çözümsüzleştirmektedir. Uyuşturucu çözülmesi en zor olan problemlerdendir ve Kolombiya hükümeti uyuşturucu konusunda hiç bir ilerleme kaydetmemiştir. Fakat Kolombiya’nın sorunun çözümü ile ilgili attığı adımlardan birisi Venezuela ile olan ilişkilerin geliştirilmesidir. Bu iyi bir adımdır çünkü örgütler için iç destek kadar dış destek de önemlidir. Dış desteği kesilmiş bir örgüt, yalnızlaştırılmış bir örgüt olacaktır.

 

Aslıhan BAŞER

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.