Arap Baharı ve Türkiye’nin Değişen Konumu

0
241

Ortadoğu Coğrafyası’nı saran isyan ateşi ve buna bağlı olarak yaşanan yönetim değişiklikleri son dönem uluslararası ilişkiler tartışmalarının temel gündem maddesini oluşturmaktadır. Ortadoğu Bölgesi’nin Asya, Avrupa ve Afrika Kıtaları’nın birbirlerine en çok yaklaştığı noktada bir köprü mahiyetine haiz olmasının yanı sıra, sahip olduğu enerji kaynakları, bölgedeki gelişmelerin uluslararası gündemin en ön sırasına yükselmesini sağlamaktadır. Ortadoğu, ABD’nin Irak’a düzenlediği operasyon ve İran’ın nükleer programına ilişkin şüpheler nedeniyle zaten sıcak bir bölge iken, yaşanan toplumsal gerilim ve yönetim değişiklikleri sonrasında kaynamaya başlamıştır. Ortadoğu genelinde yaşanan halk ayaklanmaları ve yönetim değişikliklerine ilişkin tüm küresel ve bölgesel aktörlerin kendilerine özgü bir algı düzeyi tutturduklarını ve belli bir noktada konumlandıklarını görüyoruz. Son dönemde izlediği dış politika stratejisi çerçevesinde küresel denklemlerde adı sıkça anılan bir ülke haline gelen Türkiye, uyguladığı dış politika ekseninde en önemli açılım noktası olarak gördüğü Ortadoğu’ya büyük bir önem atfetmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin hem diplomatik hem de siyasal açıdan olayların tam ortasında yer alma istekliliği içerisinde olduğunu görüyoruz. Ne var ki, Türkiye’nin “Arap Baharına” yaklaşımı dünden bugüne birtakım farklılıklar arz etmektedir.

Batılıların Soğuk Savaş terminolojisine uygun bir şekilde “Arap Baharı” adını verdiği toplumsal ayaklanma dalgası temelde dünden bugüne hiçbir değişiklik içermemektedir. Arap toplumlarının tek adam yönetimlerine isyanı, demokrasi talebi, yolsuzluklara ve yoksulluğa dur diyebilme anlayışları çerçevesinde cereyan eden bu toplumsal hareketlenme, yerine göre Arap milliyetçiliği ya da Siyasal İslam ile şekillendirilmeye çalışılmaktadır. Arap Baharı; Tunus ve Mısır’da yönetim değişikliği, Libya’da iç savaş ve uluslararası müdahale, Yemen ve Suriye’de geniş çaplı ayaklanma ve katliamlar ve son olarak Bahreyn’de Şii ayaklanması korkusu ve Suudi müdahalesi şeklinde sonuçlar doğurmuştur. Bu hareketliliğin dışında, Arap Baharı’nın etkisi ve katkısı ile Fas’ta demokratik anayasal reformların gerçekleştirildiğini, Filistin’de Hamas ve El Fetih’in birleşmiş bir Filistin oluşturabilmek hedefiyle masaya oturduklarını ve birçok ülkede demokratik reformlar yapıldığını görüyoruz.

Arap Baharı, küresel ve bölgesel aktörler tarafından kendi dış politika yaklaşımları çerçevesinde ele alınmıştır. İsrail’e ve Arap diktatörlerine verdiği siyasal ve askeri destek ile tanınan ve Afganistan ile Irak’a gerçekleştirdiği askeri operasyonlar sonucunda Ortadoğu toplumlarının sempatisini tamamıyla yitiren ABD, Arap Baharı’nı kendi lehine çevirebilmek için halk isyanlarına destek verir bir görüntü sergilemiştir. Bu amaçla kendi lehinde politikalar uygulayan Zeynel Abidin Bin Ali ve Hüsnü Mübarek gibi liderlerin iktidardan uzaklaşmasında etkin bir rol oynamıştır. ABD, Libya ve Suriye gibi anlaşmazlık içerisinde olduğu ülkelerin liderlerine çekilmeleri yolunda baskı uygulamaya başlamış, hatta Libya’ya BM gözetiminde NATO Operasyonu düzenlenmesinde Fransa ve İngiltere ile birlikte hareket etmiştir. ABD, halk ayaklanmalarına destek vererek, Ortadoğu’da yeni kurgulanacak olan siyasal yapının kendi aleyhine olmasının önüne geçmeye çalışmaktadır. Nitekim ABD’nin isyancılara verdiği siyasal ve askeri destek, bölgede kurgulanacak yeni siyasal anlayış içerisinde ABD’nin etkinliğini arttıracak ve halkın onayını alacak yeni iktidarlar dahi ABD’ye yakınlık duyacaklardır. Böylece ABD, hem kendisine muhalif olacak milliyetçi ya da radikal dinci yönetimlerin oluşumunu engelleyecek hem de bölge halkları nezdinde bir türlü sağlayamadığı güveni elde edecektir. Tıpkı ABD gibi, Avrupalı aktörler de Ortadoğu’da işlerin kontrolden çıkmasını istememektedirler. Zira AB’nin Ortadoğu’da ciddi büyüklüklere varan yatırımları bulunmaktadır ve bölge hükümetlerinin kontrolü mümkün olmayacak radikal unsurların eline geçmesi halinde hem bu ekonomik çıkarlar zedelenecek hem de radikal unsurların izleyecekleri politikalar nedeniyle oluşabilecek toplumsal çalkantılar neticesinde Avrupa’yı yakından ilgilendirecek göç, terör ve kaçakçılık gibi büyük çaplı sorunlar ortaya çıkacaktır. Bu nedenle AB’nin de tıpkı ABD gibi kontrollü bir siyasal değişime sıcak baktığını görüyoruz. Bir diğer küresel aktör olan Rusya ise, Ortadoğu’daki toplumsal değişimin önüne geçmek istememesine karşın, yaşanacak değişimin evrimsel bir çizgide ve yavaş yavaş gerçekleştirilmesini istemektedir. Rusya, Arap Baharı neticesinde Ortadoğu’nun tamamıyla yıkıntıya uğrama ihtimalinden ya da bölgenin tamamıyla Avro-Atlantik Dünyası’nın kontrolüne girmesinden de çekinmektedir. Bu nedenle Rusya’nın Libya’ya BM gözetiminde gerçekleştirilen NATO Operasyonu’na tepkiyle yaklaştığını görüyoruz.

Ortadoğu’nun ayrık otu konumunda bulunan İsrail ise tıpkı Türkiye gibi Ortadoğu’daki gelişmeleri yakından izlemektedir. İsrail’in Arap Baharı’na bakışı ise ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Örneğin, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesi bu ülkenin aleyhine bir gelişme olarak algılanırken, Suriye’de gerçekleşecek ayaklanmanın ardından Beşar Esad’ın devrilmesi olasılığı İsrail’in istediği bir sonuç olacaktır. Yine de İsrail’in, genel olarak Arap ayaklanmalarından çekindiği söylenebilir. Siyasal İslam ve Arap Milliyetçiliği ile şekillendirilecek bir topyekûn ayaklanma İsrail için en olumsuz senaryoyu oluşturacaktır. Bu nedenle İsrail’in ABD’nin Arap Baharı’nı Batı lehinde yönlendirme çabalarına olumlu yaklaştığını görüyoruz.

Komşularla sıfır sorun ve diyalog ekseninde geliştirdiği yeni dış politika uygulaması çerçevesinde tarihsel, dinsel ve kültürel boyutlardan uyumlaştığı Ortadoğu’yu temel yönelim noktası olarak belirleyen Türkiye ise, Soğuk Savaş boyunca yalnızca güvenlik ekseninde yaklaştığı bu bölgeyi bölgesel liderlik iddiası çerçevesinde kucaklamaya çalışmaktadır. Türkiye’nin uyguladığı dış politika stratejisi Arap Baharı öncesinde, bu ülkenin hem Ortadoğu yönetimleri hem de Ortadoğu halkları nezdinde itibarlı bir ülke haline gelmesini sağlamıştı. Özellikle Filistin Davası’na verilen destek, İsrail’e ilişkin oldukça eleştirel bir tutum takınılması ve Arap Ortadoğusu’ndaki siyasal ve toplumsal sorunlara olan yaklaşımın yanı sıra Batı tarafından köşeye sıkıştırılan İran ile geliştirilen ikili ilişkiler Türkiye’nin Ortadoğu halkları nezdinde oldukça olumlu bir kimlik kazanmasını beraberinde getirmiştir. Ne var ki, Arap Baharı’nın ortaya çıkması ile birlikte Türkiye’nin bu stratejisinde birtakım değişiklikler yaşanması zorunlu hale gelmiştir. Türkiye, Arap Baharı çerçevesinde halktan kopuk bir maslahat tarzı benimsemiş Ortadoğu yönetimlerine olan uzaklığını arttırırken, halkın çoğunluğunu oluşturan isyancıların yanında yer alarak topyekûn bir değişimin gerçekleştirilmesi yolunda Ortadoğu toplumları ile beraber hareket edeceği mesajını vermiştir. Bu çerçevede Türk Hükümeti’nin, tıpkı Mısır özelinde yaptığı gibi, Libya lideri Muammer Kaddafi’ye yönetimden çekilmesi yolunda baskı uyguladığını, hatta Kaddafi Yönetimi’ne karşı alınan 1970 sayılı BM Güvenlik Konseyi Kararı’na müteakiben uygulanmaya başlanan “silah ambargosu” ve “uçuşa yasak bölge” uygulamalarına destek verdiğini görüyoruz. Türkiye, Ortadoğu Açılımı’nın başlangıç noktası olan Suriye’de yaşanan olaylar ekseninde Beşar Esad Yönetimi’ne siyasal, ekonomik ve yönetimsel reformları gerçekleştirmesi yönünde baskıları arttırdığı için, hem Suriye Yönetimi’nden hem de bu yönetimin müttefiki İran’dan tepki almıştır. Ne var ki, Türkiye seçimini yapmıştır. Bu seçim Arap Baharı çerçevesinde halkın taleplerine cevap verilmesinin sağlanması ve çürümüş yönetimlerin iktidardan uzaklaştırılmasının sağlanarak Ortadoğu’da istikrarın oluşumuna katkıda bulunulmasıdır. Ancak Türkiye’nin bu seçimi, NATO’nun ya da herhangi bir küresel ya da bölgesel gücün bölgeye geniş çaplı askeri operasyon gerçekleştirmesi yönünde cereyan etmemektedir. Bu durum Libya özelinde açıkça ortaya çıkmıştır. Türkiye, Libya’da BM Güvenlik Konseyi’nin 1970 sayılı kararı çerçevesinde 6 savaş uçağı ve 7 gemi ile denetleyici bir rol üstlenmiştir.

Türkiye’nin Arap Baharı’na olan yaklaşımı, bu ülkenin ABD ve AB ile değişim isteğine destek verilmesi noktasında uyumlaşmaktadır. Ne var ki, Türkiye, bu aktörlerin aksine devrimsel bir etki yaratacak askeri çözümlerin karşısındadır ve belli ülkelerde belli sorunların reformlar eliyle düzeltilebileceğine inanmaktadır. Aynı şekilde Türkiye’nin Ortadoğu’ya ilişkin tutumu bölgenin geneline hitap etmektedir. ABD’nin Bahreyn ve Yemen’deki ayaklanmalara, ayaklananların büyük bir kısmı Şii olduğu için destek vermekten kaçındığı göz önünde bulundurulursa, Türkiye’nin Sünni ya da Şii ayrımı yapmadan bölgenin geneline aynı gözle bakması ve aynı tutumu sergilemesi ahlaki bir yaklaşım olarak betimlenebilecektir.

Türkiye, yeni dış politikası çerçevesinde Ortadoğu’yu bir açılım noktası olarak görmekte ve bu bölgede ortak bir refah alanının yaratılabileceğine inanmaktadır. Arap Baharı’na kadar olan dönemde bu politikanın en önemli izdüşümü yönetimler ve halklar arasında dengeli bir seyir izlemek yönünde belirginleşiyordu. Arap Baharı, Türkiye’nin bu yaklaşımında bir değişikliğe neden olmuş gibi görünmektedir. Ne var ki, bu değişimin halk aleyhtarı bir çizgide seyretmediği, Türkiye’nin belli riskleri de üstlenerek değişim yanlısı akımın yanında yer almasından anlaşılabilecektir. Türkiye, bundan sonraki süreçte bu tutarlı yaklaşımını korumak ve genel anlamda aynı noktada buluştuğu Avro-Atlantik Dünyası’nın aşırı isteklerini dengelemek mecburiyetindedir.

 

Göktürk Tüysüzoğlu

Giresun Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.