Arap Baharı, Yeni Ortadoğu, Model Ortaklık

0
109

Krizlerle geçen 2010 yılının ardından, Arap Baharı’yla birlikte Türk-Amerikan ilişkilerinde “model ortaklık” başlığı altında bahar havası yaşanıyor. İlişkilerdeki iyileşmenin devamı olarak Güney Kore’nin başkenti Seul’de yapılan Nükleer Güvenlik Zirvesi’nde oldukça önemli bir Erdoğan-Obama görüşmesi gerçekleşti. Başta İran’ın nükleer programı ve Suriye olmak üzere birçok konunun görüşüldüğü  zirvenin bölgeye de olumlu yansımaları olacak. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Seul dönüşü İran’ı ziyaret etmesi, bu ziyarette İran’ın farklı güç merkezleri olan hem Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad hem de dini lider Ali Hamaney ile görüşmesi, hem Seul’de hem de Tahran’da İran’ın nükleer programı ve Suriye konusunun gündeme gelmesi bu çerçevede değerlendirilmeli.

Tarihsel olarak iki asrı bulan Türk-Amerikan ilişkilerinin güvenlik temelli bugünkü yapısının asıl başlangıcı İkinci Dünya Savaşı sonrasıdır. Bu dönemde Türkiye tarihsel tehdit olarak gördüğü Rusya/Sovyetler Birliği’ne karşı bir güvenlik şemsiyesi olarak ABD’nin öncülük ettiği Transatlantik eksenine dahil olmuştu. Önce Marshall Yardımı, ardından Türkiye’nin NATO’ya girişi ile yapısal ve kurumsal bir nitelik kazanan ilişkilerin devamında gelişen ‘stratejik ortaklık’ Türk-Amerikan ilişkilerini 2003 yılına kadar belirledi. ABD’nin büyük ortak olduğu stratejik ortaklık savunma ve güvenlik temelinde kurulmuş, ABD lehine hiyerarşik ve hegemonik bir ilişkiydi. Her ne kadar Türkiye zaman zaman bu ilişkiye itirazlarını yükseltse de, her itirazın ardından Türkiye’de yaşanan siyasal kriz ilişkinin genel gidişatının değişmesini engelledi.

Türkiye – ABD ilişkileri

Neredeyse 60 yıl süren bu hiyerarşik ilişki, iki tarafın devlet elitlerinin de tavır ve tarzına da sinerek, bu durumun doğal olduğunu fikrine iki tarafı da ikna etti. Hiyerarşik ilişkinin artık sürdürülemez olduğu noktada ise Türk-Amerikan ilişkileri güvensizlik ve kriz yaşadı. Gerek 2003 tezkere krizinde, gerekse de devamında yaşanan anlaşmazlıklarda hep bu psikolojinin izlerini görüyoruz. 2007 sonrası yeni bir çerçevede kurulmaya çalışılan ilişki ise ABD tarafı eşit ilişkiye psikolojik ve diplomatik olarak hazır olmadığından bir türlü oturmadı. Obama’nın başkan olmasıyla bir süredir devam eden krizi aşmak için, Türkiye’nin özne ve eşit ortak olarak kabul edildiği ‘model ortaklık’ fikri geliştirildi. Model ortaklığın ortaya konulmasının hemen ardından ilişkilerde iyileşme yerine kriz yaşanması, gerek ABD gerekse Türkiye tarafında siyasi iradenin hazır olmasına rağmen, devlet elitlerinin on yıllar süren psikolojik bariyeri aşamamasından dolayıdır. Her iki ülkeye de zarar veren ikili ilişkilerdeki gerilimin azalıp, ‘model ortaklığın’ kurulması ise 2010 sonunda başlamış, Ortadoğu’yu silip süpüren Arap Baharı’nın başlaması ile tam bir işbirliğine doğru evrilmiştir.

Bir başka deyişle Türk-Amerikan ilişkilerini eşit ortaklık temelinde tanımlayan ‘model ortaklık’, iki ülke arasında 60 yıldan sonra yeni tür bir ilişki tarzını ortaya çıkarmıştır. Seul’deki  Erdoğan-Obama görüşmesi, bu arka plan anlaşılmadan analiz edilemez. Türk-Amerikan ilişkilerindeki hiyerarşik ilişkiyi dönüştürmeyi amaçlayan Türkiye’nin hamlelerini algılayamayan eski devlet elitleri ile önceki tarza alışkın entelektüel ve akademisyenler, bu ilişkinin dönüştürülmesi sürecinde sürekli felaket senaryoları yazmışlardı. Bugün de aynı çevreler, bu eşit ilişkinin gerçek olduğuna inanamadıkları için  Türk-Amerikan ilişkilerini yanlış yorumlaya devam ediyor.

Arap Baharı sonrasında Türk-Amerikan ilişkilerinde bahar havası yaşandığı gerçeği, düne kadar ‘eksen değişikliği’nden tutun ‘Türkiye’ye doğuya kayıyor’ ya da ‘Türkiye otoriterleşiyor’ diyen uzmanlar tarafından bile kabul edilir hale geldi. Seul zirvesini hazırlayan ilişkilerdeki bu düzelmeyi hem ABD hem Türkiye hem de Ortadoğu açısından değerlendirmek gerekir. Irak ve Afganistan işgallerinden dolayı yorgun ordusu, 2008 finansal kriziyle sarsılmış ekonomisiyle ABD, Obama döneminde stratejisinde önemli değişikliklere gitti. Çeşitli bölgelerde kendisine yakın olarak gördüğü bölgesinde lider ülkelerle işbirliğini geliştirerek, diplomatik çözümleri önceleyerek, müzakereye açık bir tarz benimseyen ABD, Ortadoğu’da da Türkiye ile benzer bir ortaklık geliştirmeye çabaladı. Arap Baharı ile birlikte Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden Mısır lideri Mübarek’i, ardından en güvendiği isimlerden Yemen Cumhurbaşkanı  Salih’i kaybeden, Suudi Arabistan’la ise ciddi güven sorunu yaşayan ABD Türkiye ile ortak harekete geçmeyi bölgedeki dönüşümü kaçırmamak için elzem olarak gördü.  Türkiye ise Arap Baharı ile 8 yıldır ilmek ilmek dokuduğu dış politikasının, askeri krizlerle sarsılan bölgede yeni duruma uyum sağlaması için güvenlik boyutunu da hızlı bir şekilde geliştirme ihtiyacıyla karşılaştı. İlk başlarda gerilimli ilişki yaşadığı Tunus ve Mısır’daki lider değişiklikleriyle rahatlayan Türkiye, nispeten iyi ilişkilere sahip olduğu Libya ve Suriye’de sorunlar yaşayınca bölgedeki süreçte ABD ile işbirliğini geliştirmeye daha fazla önem verdi.  Arap Baharı sonrasında dönüşen Ortadoğu’da daha etkili olmak için Bush dönemine göre işbirliğine daha açık ve askeri tedbirleri öncelemeyen ABD ile yakınlaşmayı stratejik çıkarı ile daha uyumlu gördü. Türkiye ve ABD’nin ötesinde Ortadoğu’daki tüm dengelerin değişmesi, devletler arası ilişkilerin giderek sertleşmesi ise iki ülkeyi daha da yakınlaştırdı. Nitekim gerek Türkiye’nin gerekse de Obama Yönetimi’nin İsrail Lobisi ve İsrail’le yaşadığı gerilimler, Suudi Arabistan’ın bölgesel güvenlik algısının kökten bir değişiklikle Bahreyn, Irak ve Suriye üzerinden güvenlikleşmesi, İran’ın artık yumuşak gücü neredeyse hiç önemsemeyen Irak, Lübnan ve Irak’taki sert tavrı, Mısır’ın bir süreliğine Ortadoğu denkleminde oyundan düşmesi Türkiye-ABD ilişkilerini olumlu yönde etkiledi. İşte Seul’deki Zirve’de gündeme gelen  konular ve olayların ele alınış tarzı tam da bu bağlamda gerçekleşiyor. Gerek ABD gerekse de Türkiye’de Ortadoğu’da yaşanan dinamik sürecin bölgesel bir istikrarsızlığa dönüşmesinden kaygılı. Model ortaklığı oluşturan stratejik denklem de bu stratejik çıkar birliğinden kaynaklanıyor.

Suriye ve İran gündemde

Şu anda ikili ilişkiler başında bölgeyle ilgili 3 ana konu gündemi işgal ediyor: Suriye’deki krizin kontrol altına alınması, İran’ın nükleer programının savaşa dönüşmeden yönetilmesi, İsrail’in bozucu değil yapıcı bir dış politikaya zorlanması. En sonuncusundan başlamak gerekirse, Türk-Amerikan ilişkilerinin düzelmesinin nedenlerinden biri, bu ilişkinin İsrail parantezinden çıkarılmasıdır. İsrail’in ‘İran’a saldırı’ kozunu çekinmeden kullanması, Suriye krizini akutlaştırarak sorunu çözümsüzlüğe mahkum etmesi iki ülkeyi de zor durumda bırakıyor. ABD yaklaşan seçimler nedeniyle İsrail’le karşı karşıya gelmek istemese de İsrail’i yönetebilecek bir formül oluşturmaya çalışıyor. Seul zirvesinde İran’ın nükleer programının gündemde olması, bir yandan İran’ı kontrol etme amaçlı iken, bir yönüyle de İsrail’in bu gerekçe ile bölgeyi germesini de engelleme amacı taşıyor. Zira Erdoğan’ın ‘barışçıl’ olması kaydıyla İran’ın nükleer enerji üretme hakkını ve uranyum zenginleştirmeyi savunması bu çerçevede görülmeli. Obama’nın ‘nükleer silahlardan arındırılmış dünya’ vizyonu da vurgusu daha az olmak kaydıyla benzer bir amaç güdüyor.

İran’la ilişkiler konusunda da benzer bir gelişmeden bahsedilebilir: ABD bir yandan en büyük düşmanı olarak gördüğü İran’ı yönetmeye çalışırken, bir yandan da savaş ihtimalini azaltamaya çalışarak, dışında kalamayacağı bölgesel bir savaş ihtimalini azaltmaya çalışıyor. İran’la nasıl ilişki kuracağını bir türlü formüle edemeyen ABD, bu konuda yardım alabileceği bir ülke olarak Türkiye’yi hayati önemde görüyor. ABD devletinde adeta bir takıntı haline gelen İran sorunu konusunda, 2010 yılında İran’ın barışçıl nükleer programını savunmak adına BM Güvenlik Konseyi’nde ciddi risk alan Türkiye tek yapıcı ihtimal gibi görünüyor. Türkiye ise İran’la hem Irak hem de Suriye’de sorunlar yaşasa da, bu ülkenin güvenlik kaygılarının giderilmesini ve İran’ın bölgede normal bir siyasi aktör olarak var olmasını istiyor. Türkiye, Enerji güvenliği ve ekonomik kaygılarla rekabet ve işbirliği temelinde gerilimli ama üretken bir ilişki kurduğu İran’ın, askeri tedbirlerle yabancılaştırılmasının öngörülemez bölgesel bir krize yol açacağını düşünerek, gerilimin yönetilmesi için yaratıcı çözümler üretmeye çalışıyor. Obama-Erdoğan zirvesinin İran konusunda düğümlenmesi her iki ülkenin de bu ortak kaygıya sahip olmasından kaynaklanıyor: İran’ın ve İsrail’in eş zamanlı olarak bölgesel savaşa yol açmadan idare edilmesi. Erdoğan’ın Tahran ziyareti de, İran’ın nükleer programını müzakere eden ile P5+1 toplantısının adresi olarak İstanbul’un öne çıkması da işte bu ortak bölgesel stratejik vizyondan kaynaklanıyor.

Suriye’de bölgesel savaşı önlemek

Türkiye ve ABD’yi yakınlaştıran benzer bir konu da Suriye meselesi. İran’ın Suriye’yi hayati bir sorun olarak görüp pazarlığa yanaşmaması ve gerilimi yükseltmesi, buna mukabil Suudi Arabistan’ın aksi yönde bir gerilim politikası yürütmesi meseleyi iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor. Dikkatlerin Suriye nedeniyle kendi üzerinden çekilmesiyle rahatlayan İsrail ise krizin derinleşerek bölgeye yayılacak bir mezhep savaşı politikası yürütmesi hem ABD’yi hem Türkiye’yi rahatsız ediyor. Bölgesel savaş senaryolarından duydukları kaygı ile, Suriye’ye dış askeri müdahaleye karşı çıkan ancak aynı zamanda İran desteğiyle kontrolsüz bir şiddet politikası yürüten Suriye rejiminin bu haliyle görevde kalmasından da rahatsız olan ABD ve Türkiye şiddeti azaltacak, bölgesel savaş ihtimalini azaltacak formüller üretmeye çalışıyor. Şimdiden Lübnan ve Irak’ı istikrarsızlaştırmaya başlayan, orta vadede Ürdün, İsrail ve Türkiye’yi de içine çekebilecek bu kriz, her iki ülkenin de korkulu rüyası. Bu nedenle bölgede daha fazla istikrarsızlığı kendi stratejik çıkarına aykırı gören her iki ülke de Suriye konusunda giderek yakınlaşıyor, yakınlaştıkça da daha üretken ve yaratıcı formüller konusunda işbirliğini arttırıyor. İki ülkenin “Suriye’nin Dostları” platformuyla yapmaya çalıştığı da, savaşsız bir çözüm üretme kaygısından kaynaklanıyor.

Gerek ABD gerekse Türkiye, farklı saiklerle ortaya çıkan model ortaklıkla, Ortadoğu’da yaşanan dönüşümlerin krize dönüşmesini engelleme üzerinden birbirine yakınlaşıyor. Bu kaygı Seul Zirvesi’nin maddi koşullarını oluşturuyor. Tam da bu nedenle önümüzdeki dönemde bölgedeki ittifak ilişkilerinin hızla değişeceği bir ortamda, istikrarı öne çıkaran iki ülke ilişkilerinin, en azından ABD’de bir başkan değişimi olmadığı sürece gelişerek devam etmesi maddi bir zorunluluk olarak görünüyor. Bu nedenle gelecek aylarda model ortaklık ifadelerini Ortadoğu bağlamında giderek daha fazla duyacağımızı tahmin etmek çok zor olmasa gerek.

 

NUH YILMAZ

George Mason Üniversitesi

Kaynak: Star Gazetesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.