Asya Kim için Bir Fırsatlar Bölgesi?

0
49

Dünya hızla değişiyor. Eskiden Amerikan rüzgârını arkasına alıp Avrupa Birliği’ne girmeye çalışanlar, bugün özelde Çin’in, genelde ise Asya’nın yükselişinden fayda sağlamak istiyorlar. Bunun başında ise eski süper güç Birleşik Devletler gelmektedir. Bunun yanı sıra Amerika, bölgenin güvenliğinin sağlanmasında da önemli bir rol üstlenmek istemektedir. Bunun açık bir göstergesi ise ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton tarafından “Foreign Affairs” dergisinde kaleme alınan makaledir. Lakin bu makale ile eş zamanlı olarak piyasaya Çin aleyhtarı bazı dedikodular da sürülmektedir. Bundan dolayı denilebilir ki, Amerika’nın önündeki en büyük engel Çin’e rağmen bölgeye giremeyecek olmasından dolayı Çin ile beraber yaşamasını öğrenmek zorunda kalacağıdır.

Zira bazılarına göre Çin de tıpkı “Monroe izolasyonizmi” altında sakin adımlarla hareket eden ABD gibi emperyalisttir. Hatta bu düşünceyi ileri sürenlere göre Çin, ABD’den daha fazla emperyalisttir. Bu görüşü ileri sürenlerin en temel savı ise Pekin yönetiminin Orta Doğu’dan Orta Asya’ya, Kuzey Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar ticari antlaşmalar yolu ile gittikçe artan oranda yatırım yapması neticesinde küresel anlamda artan nüfuzu örnek gösterilmektedir. Hâlbuki ekonomi-politik anlamda “emperyalizm”, silahlı güç de dâhil olmak üzere her türlü politik aracın kullanılarak hedef ülkenin emperyalist ülke tarafından kendi pazarına eklemlenmesi olarak tanımlanmaktadır. Diğer antlaşmalar bir yana, Çin’in sadece Afganistan ile imzaladığı “petrol antlaşması” bile bu düşünceyi yanlışlamaktadır. İmzalanan antlaşma ile Çin Ulusal Petrol Kuruluşu, Afganistan’daki ilk yabancı petrol şirketi unvanı kazanmış bulunmaktadır. Amuderya Havzası’ndaki faaliyetler sonucu elde edilecek karın % 70’inin Afganistan’a kalacak olması, hem antlaşmanın en önemli özelliği hem de Çin’in emperyalist olduğu yönündeki “asılsız” savlara indirilen en ağır darbedir.

Aynı Çin, 2007 yılında, Kabil hükümetinden, dünyanın en büyük ikinci bakır madeni olan “Aynak” sahasının da işletme hakkını almıştır. Bu çerçevede Çin tarafından kurulan enerji santralleri de Kabil’in enerji ihtiyacının büyük oranda tek başına karşılamaktadır. Benzer bir şekilde Çin Metalurji Şirketi, 2009 yılında, 7,6 milyar dolar civarındaki Afganistan GSMH’sına 3 milyar dolarlık ek yatırım da yapmıştır ve vergiler yoluyla sadece bu projeden, Afgan hükümeti 5 yıl içinde 2 milyar dolar ek gelir elde edecektir. Bu açıdan gittiği yerde sadece kar elde etmek isteyen ABD’nin aksine Çin, güttüğü karşılıklı yarar felsefesi sayesinde küresel anlamda bir “sempati halesi” oluşturduğu kesindir.

Bilim insanları tarafından öngörülen bir gerçeğe göre gelecek Asya’da yatmaktadır. Bu öngörüye katılan, başta Clinton olmak üzere ABD dış politika yapıcılarına göre de ABD, yüzünü, stratejik ve ekonomik yükselişin yatağı olan Asya’ya dönmeli ve bölgeyi “fırsatlar bölgesi” haline döndürmelidir. Clinton’ın kaleme aldığı makale de bu düşüncenin aynası niteliğindedir. Çünkü bu makaleye göre diplomatik, ekonomik ve stratejik anlamda ABD, Asya-Pasifik bölgesine olan mevcut yatırımlarını arttırmalıdır. Bu düşünceye göre bu, Amerikan devlet adamlığının birincil görevidir .

Bazı bilim insanları ise ABD’nin, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Asya’yı hiç terk etmediğini ileri sürerek, niçin Amerika’nın Asya’ya geri dönmesi gerektiğini haklı olarak sorgulamaktadır. Bu soruya cevabı ise yine kendi içlerinde, borsa darbesinin beşiğinde olan Avrupa’nın yanında ABD’nin, Asya-Pasifik’teki yerini de sağlama alma ve bölgede her ne kadar hâkim güç olma statüsü sallantıda da olsa “belirleyici güç” olma statüsünü daimileştirme olarak vermektedirler.

Fakat aynı bilim insanlarına göre bunun önünde iki büyük engel vardır: İlki, ABD’nin, Çin ile yaşamayı artık öğrenmesi gerektiğidir. Bu düşünceye göre ABD her ne kadar söylem anlamında bunu başarmış olsa da, pratikte bu engel hala devam etmektedir. Buna örnek olaraksa, Çin’in bir iç sorun olarak gördüğü Tibet ve Tayvan konusunda ABD’nin hala söz konusu iki bölgeye bazen perde arkasından bazense açıktan yaptığı yardımlar gösterilmektedir. Bununla bağlantılı olarak da ikinci engel, ABD’nin, Çin’in durmayan yükselişini kendi hegemonyasına hala doğrudan bir tehdit öğesi olarak görmesidir. Denge politikası izlemeye çalışan Orta Asya’daki ve Asya-Pasifik’teki ülkeler de bu fikre, kendi açılarından, sıcak bakmaktadır. Onlara göre ABD’nin Asya bölgesindeki varlığı, kendilerinin stratejik dengeyi gözeten politikalarına ve küresel güvenlik ve istikrara yararlı olacaktır. Aksi takdirde, bölgede başlayan bir “liderlik yarışı” sıfır toplamlı bir bölgesel anlayışı da beraberin de getirecektir ki bu, bölgesel istikrar ve güvenliğin köküne kibrit suyu dökecektir.

Uzun lafın kısası; birlikte yaşamayı öğrenen iki büyük liderin bölgeye sunacakları istikrar ve güvenlik sayesinde Asya yakalamış olduğu büyüme trendini sürdürecek, bu bölge ülkelerinin daha da yakınlaşmasına yardımcı olacaktır. Lakin bu sefer de akıllara gelen soru şudur: “Birbirlerine yakınlaşan bölge ülkeleri ABD’ni bölgeden dışlamaya kalkarlar mı?” El cevap: Bu neredeyse imkânsızdır. Diğer bir tabirle, pek de medeni olmayan yasaların hüküm sürdüğü uluslararası ortamda, her bölgede, Çin ile ABD birlikte yaşamı öğrenmeli ve bu yolla küresel istikrar ve güvenliğe olumlu katkılarda bulunmalıdır. Ancak bu sayede fırsat kollayan radikal güçlere, bazı bölgeler “altın tepsi” içinde hediye edilmeyecektir.

 

Deniz TÖREN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.