Avrupa Birliği’nin Yanlış Tutumu

0
125

AB süreci Türkiye’nin demokratikleşme yönündeki reformlarında ve sosyo-ekonomik dönüşümünde hızlandırıcı bir rol oynamaktadır. Türkiye’nin dış ticaret hacminin yaklaşık %40’ının ve doğrudan yabancı yatırımların %85’inin AB kaynaklı olması nedeniyle ekonomik açıdan da kritik bir öneme sahiptir. Son yıllarda AB süreci sayesinde Türkiye siyasetinde yaşanan sivilleşme, askerin politik karar alma mekanizmalarından uzaklaştırılıp asli görevine çekilmesi ve kurumsal işleyişlerin normalleşmesi Türkiye’nin uluslararası alandaki demokrasi imajına pozitif katkıda bulunmuştur. Aynı zamanda sağlık alanında sosyal politikaların artması, azınlık vakıfları mallarının iadesi, Sümela manastırında ayinlere izin verilmesi, farklı inanç gruplarının kamu kurumları önündeki eşitliği ve buna benzer birçok gelişme de demokrasi ve özgürlükler bağlamında Türkiye’ye artı puan kazandırmıştır. Öte yandan 2012 AB ilerleme raporu Türkiye’de olumlu gelişmelerin yanı sıra tutuklu gazeteciler ve basında oto sansür gibi konularda ciddi eleştiriler getirmiş, bazı sol görüşlü ve Kürt gazetecilerin terör propagandası yapmaktan tutuklandığını ifade etmiştir. Ak Parti hükümeti bu eleştiriler karşısında AB’yi olayları tek taraflı ve eksik bilgiyle değerlendiriyor olmakla suçlamış, Türkiye’de yakın zamanda dile getirilmekten dahi çekinilen konuların bugün her yönüyle kamuoyunda tartışılabiliyor olduğunu ifade etmiştir. Avrupa Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Stefan Füle de Ergenekon ve Balyoz gibi davaların, Türkiye’nin demokratik kurumlarının ve hukukun üstünlüğünün sağlıklı işlediğini göstermek için bir fırsat olduğunu, ancak bu davaların yargılama sürecinin bu fırsata gölge düşürdüğünü kaydetmiştir. Genel olarak Türkiye’deki siyasal istikrar ortamı ve AB ile ekonomik ilişkilerdeki potansiyel dikkate alındığında iki taraf için de önemli bir süreç mevcuttur.

Müzakerelerin başlamasından bu yana yedi yıl geçmesine rağmen siyasi nitelikli engellemeler nedeniyle süreç arzu edilen noktada değildir. Bu noktada durumu Türkiye yönünden değerlendirenler, Ak Parti hükümetinin ilk dönemlerde AB sürecini İslamcı kimliğinden kurtulmak, ardından ‘iktidarını pekiştirmek’ amacıyla kullandığı ve artık bu sürece ihtiyacı kalmadığı için süreçten uzaklaştığına dair analizler mevcuttur. Bu tek başına haksız bir değerlendirme olacaktır. Zira henüz Kıbrıs meselesi tam olarak çözüme kavuşturulmadan tüm adayı temsilen Rum kesimi tam üye yapılmış ve AB kendi ilkeleriyle çelişen bir adım atmıştır. Bu olay Türkiye’nin AB müzakereleri sürecinde fasıl açıp kapatmasını daha da zora sokmuştur. Siyasi çözüm ve uzlaşma için Türkiye’nin çaba sarf ettiği bir dönemde Rum kesimini Kıbrıs’ın temsilcisi olarak AB’ye almak ve Rum Kesimi dönem başkanlığını Türkiye’nin tanımasını dayatmak uzlaşma değil zorbalıktır. Bunun yanında 2005’ten sonra AB’nin temel güçlerini oluşturan Fransa ve Almanya’nın Sarkozy ve Merkel gibi Türkiye karşıtı liderlerle yönetilmesi müzakere sürecini tümden zorlaştırmıştır.

Jeopolitik konumu Türkiye’yi birkaç farklı coğrafyayla birden ilişki içinde olmaya mecbur bırakmaktadır. Türkiye’nin Akdeniz havzasındaki ülkelerde yaşanan gelişmelere kayıtsız kalması beklenemez. Hem Türkiye’yi ‘eksen kayması’ gibi ithamlarla AB sürecinden uzaklaşmakla eleştirmek ve Türkiye’nin AB sürecinden kopmaması gerektiğini söylemek, hem de müzakere sürecinde siyasi tutumlar takınarak fasılların açılmasını engellemek Türkiye toplumunun AB’nin samimiyetine inancını azaltmıştır.

Geçtiğimiz Eylül ayında İtalya’da katıldığım ve Avrupa komisyonunun finanse ettiği bir programda, Avrupa Parlamentosundaki en büyük siyasi grup olan EEP’den (Hıristiyan Demokratlar) tecrübeli bir milletvekilinin katıldığı oturumda Türkiye’nin AB adaylığını konuşuyorduk. Uzun yıllardır görev yapan milletvekili, Hırvatistan, Karadağ, Sırbistan ve Makedonya gibi ülkeler için gelecekte kriterleri tamamlayarak üye olabilecekleri umudunu dile getirirken; Türkiye’nin artık Doğu’ya yönelen bir ülke olduğundan başlayarak Türkiye’nin artık eksen değiştirdiğini ve AB’ye üye olmasının çok uzak olduğunu belirtti. Ben parlamenterin argümanlarını çürüttükçe sonunda dayanamadı ve sözlerini ‘Bakın, sizi Avrupa Birliği’nde istemiyoruz!” şeklinde bitirdi. En azından lafı dolandırmaktan vazgeçmiş artık dürüst olmayı tercih etmişti. İşte bu tutum AB’yi fikri anlamda Hıristiyan değerler üzerine kurulu bir birlik olarak göstermekte ve ‘exclusionist’ (dışlayıcı) bir role itmektedir. Bu ‘ötekileştirme’ tutumu AB’nin kendisi için bir tehlikedir. Avrupa’da başta sol siyasi hareketler olmak üzere bu durumun farkında olanlar Türkiye’ye haksızlık yapıldığını düşünüyorlar. Dolayısıyla Türkiye’nin verdiği tepkileri sadece çok yönlü politika izlediği için veya güçlenerek kibirlenen bir ülkenin tepkisi olarak değil, hayal kırıklığı yaşayan bir ülke ve toplum olarak okumak doğru olacaktır.

Avrupa Komisyonu eski başkanı Jacques Delors, “Türkiye’nin üyeliğine başında karsı çıkmakla hata yapıldı. Ben o zaman üye ülkelere söylemiştim. Türkiye’nin üyeliği konusunu kestirip atmayalım. Diyalog yolunu açalım birbirimizi anlamaya çalısalım görüşünü ortaya koydum. Ancak üye ülkelerin çoğu Türkiye bizden değil diye karsı çıktılar.” demişti. AB içinde de farklı görüşlerin oluştuğunu ama AB’nin Türkiye konusunda yanlış politika izlediğini ifade etmişti. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkılmasıyla AB’nin Hıristiyan Birliği olduğu algısının uluslararası alanda güçlendiği bir gerçek. Türkiye’nin Avrupa dışındaki coğrafyalarla yakın temas kurmasını eleştirmek AB içindeki bazı kesimlerin vizyon eksikliğini göstermektedir. Zira bugün AB marjinalleşme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Türkiye’nin üyeliği bunu engelleyecek, diğer coğrafyalarla daha sağlıklı bir iletişim kurulmasını sağlayacak ve Hıristiyan kulübü iddialarını çürütecektir. Aynı zamanda AB’nin göçmenlerin entegrasyonuna dayalı sorunlarını çözmesi konusunda Türkiye’nin ciddi katkısı olacaktır. Net olarak şunu söyleyebiliriz, AB resmi politikası bir din üzerine kurulmamıştır ancak bazı kesimler Türkiye’yi bir ‘öteki’ olarak görerek karşı üyeliğine karşı çıkmaktadır. Diğer yandan bazı kesimler Türkiye’nin ABD’nin yakın müttefiki olması nedeniyle AB içinde yer almasını bir tehlike olarak görmektedir. Nitekim ABD Türkiye’nin AB sürecini desteklemektedir ve Amerikan Dışişleri Bakanlığında Türkiye ‘Avrupa Masası’ altında yer almaktadır.

Başbakan Erdoğan’ın ‘Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) katılmayı değerlendiririz’ sözleri medyada geniş yer buldu. Sayın Başbakan da ŞİÖ’nün AB yerine bir alternatif oluşturmadığını biliyor. Aslında Türkiye burada haklı olarak AB’ye ‘artık bir yol haritası çizmemiz, yolun sonunu görmemiz lazım.’ mesajı vererek baskı oluşturmaya çalışıyor. Nitekim bu mesajın hemen ardından Fransa’nın engel koyduğu beş başlıktan birini açma kararı alması bunu açıklamaktadır. Alman şansölyesi Merkel de süreci destekleyen beyanlarda bulunmuştur. Bu dönemde Hollande hükümeti ile Fransa’nın tutumunda yumuşama yaşanabilecekken yakında Almanya’da da hükümet değişikliği olacaktır. İrlanda’nın dönem başkanlığı süresince ilişkilerin tekrar ivme kazanıyor olması olumlu bir adımdır ancak kaybedilen 3 yıl sonrasında Türkiye için yeterli değildir.

Avrupa’da bir diğer tartışma konusu sosyal ve ekonomik kriz içindeki AB’nin şu noktada genişlemeye devam etmesinin sağlıklı olup olmayacağı sorusudur. Nitekim Avrupa başta göç ve entegrasyon, ırkçılık ve İslamofobi gibi sosyal problemleri yaşarken, diğer yandan Yunanistan başta olmak üzere Güney Avrupa ülkelerindeki ekonomik kriz ve Euro – Sterlin çekişmesi Avrupa’nın başını yeterince ağrıtmış durumda. Ancak her halükarda Avrupa bu krizi atlatacaktır ve dünyanın en güçlü marketlerinden biri olarak kalmaya devam edecektir.

Avrupa Birliği’nin gerek siyasi açıdan, gerek ekonomi ve enerji alanlarında diğer coğrafyalarla etkileşimini arttırabilmesi için Türkiye anahtar konumundadır. AB’ye ister üye olsun ister olmasın, tarihte olduğu gibi gelecekte de Türkiye muhakkak Avrupa ile yakın ilişki içinde olacaktır. Bu durumun karşılıklı fırsatların maksimum kapasiteye çıkarılması şeklinde devam etmesi iki tarafın da faydasına olacaktır. Özellikle vize muafiyetleri gerçekleştiğinde bu kapasite kullanımını daha da arttıracaktır. Elbette Türkiye, kapasitesi itibariyle kolay hazmedilecek bir ülke değildir. Türkiye toplumu tarihi tecrübesiyle Batı’da Avrupalı, Doğu’da Asyalı bir ülke olabilme potansiyeline sahip bir ülkedir. Ancak AB’de bazı kesimler bunun kendileri için bir avantaj olduğunun farkında değillerdir. AB’nin Türkiye konusundaki belirsizliğini en yakın zamanda aşması gerekmektedir. Aksi takdirde AB Türkiye’yi kaybedebilir ve Türkiye’de oluşan hayal kırıklığı telafi edilemez bir noktaya ulaşabilir. Bu durumda Türkiye için üyelik artık önemini yitirebilir. Ancak AB süreci Türkiye’nin önemli reformları gerçekleştirmesi ve gerçek anlamda demokratik standartlara ulaşması için kritik bir öneme sahip olmaya devam edecektir.

Furkan Şenay

İstanbul Bilgi Üniversitesi

Siyaset Bilimi ve Avrupa Birliği Çalışmaları öğrencisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.