Aydın, Münevver ve Entelektüel

0
526

Osmanlı’nın “münevver”leri vardı. “Frenk” fikirleriyle anti-Frenklik “tenvir” etti onları. Cumhuriyet’in “aydınları” oldu. Osmanlı karşıtlığını aydınlık saydı. “Batı” dediklerinde yatardı aydınlık.

İkisi de tercüme kavramlardı. Karanlığa, “Karanlık Çağlar”a karşı bir tepkiden ilham aldı münevver ve aydın. Münevverlik ve aydın işte bu nedenle, kalemi, sayfası, bizden mürekkebi başkasından olan bir kitaba yazıldılar. Ve kara yazdılar yazılarını.

Batı hem münevverin hem de aydının tanımlamak istediği netameli bir konu oldu. Osmanlı’nın son dönem münevveri ve Cumhuriyet’in erken dönem “aydın”larının ortak noktaları Batı’yı, Batı’da bir ülkede yaşadıkları şehir ve semtten ibaret görmeleridir. Görüntüler arasında sıkışan bir algı akışından ibaret, Eyfel Kulesi ise Galata Kulesi arasında bir yere zincirlendi algılar.

Şanzelize ile “Pera” arasında gezdi münevver, Fatih’e sığındı. Sonra Harbiye’yi doğurdu Fatih’te. Aydın ise, Rousseau ile Renan arasında hamak kurdu. Endülüs’ü flamenkoyla tanıdı biraz. Zaten gerisi de “zil, şal ve gül” oldu.

De Beauvoir’a yaklaşmaktan bile korktu aydın. Çünkü aslında münevverden kendine yonttuğu kimlik kırıntıları onu da hazmedemezdi. Sartre’a yakın bir “salon”da noktalamak istedi tartışmayı. İbn-i Haldun onun için ancak Durkheim anınca anlamlı oldu.

Münevver tarihin, aydın ise tarihte olanların karşıtlığından kendi marka edinmek istedi. Kimlik zaten sorunu olmadı. Münevver’in kimliği kendi belirlediği bir kültürel ve siyasal zaman dilimini; Osmanlı’da olan zaten olabileceğin en iyisi idi. Aydının kimliği dövmek istediği kültürel ve siyasal dönemin karşısına dikebileceği ekonomi teorileri oldu. Batı’da olan zaten olması gerekendi; başkası da olamazdı. Ne münevverin Osmanlı’sı onu Osmanlı yaptı; ne de aydın Batıcılığı onu Batılı yaptı. Münevver Osmanlı’yı Cumhuriyet’i yermek; aydın Batıcılığı Osmanlı’yı yermek için kullandı.

Batı’yı Türk entelektüeli tanımlamadı henüz. Münevver ve aydın arasında sesi de çıkmaz oldu zaten. Münevver’e göre Batı, atış poligonu oldu. Aydın’a göre Batı, mescitten az ötede silueti beliren iltica tapınağı. Entelektüel her iki ekolün de sürgünü olarak kaldı. Münevverin de aydının da “devlet”çe sübvanse edilen özgürlükleri oldu.

Entelektüelin varlığı ise borsada yer almadı. Cemil Meriç böylesi entelektüellerden biridir. Münevverin okuduğu, ama kulak asmadığı; aydına laf yetiştirmek için kullandığı bir düşünce ve belagat üstadı. Aydın’a gelince, o Meriç’i aydınlıkta bu kadar kalmasına rağmen karanlığa neden dalmak istediği anlamadı.

Cemil Meriç, Batı’nın karşısına çıkarken aslında eski “Hind”i arkasına alarak göğüslemek ister. Galip kafalı entelektüelin mağluplar liginde olmak istememesidir bu tavır. Batı’nın hal’ine, Doğu’nun mazisiyle göğüs germek hissi derinden tüter cümlelerinde. Hatta Uzak Doğu’nun… Sonrasında bir onulmaz sılada bulur kendini Meriç.

Yahya Kemal, kültürel yenilgiye karşı durma mecalini ancak bir Fransız’dan aldığı, kendi medeniyet tarihine dair tüyolarla aşma çabasındadır. Aslında bireysel ezikliğini, medeniyet temelinde bir algı içinde değerlendirirken, “çocuklar gibi şen olması” bu durumu açığa vurur. Ve suni çiçekleri koklarcasına öz medeniyetini koklar ve kokularını aktarmak ister. Çünkü gördüğü bahçede, tarumar olan gerçek çiçekler balkonlarda saksılara hapsolmuştur ve bu durum Yahya Kemal’i alenen rahatsız eder. Bahçıvanı da beğenmez zaten.

Tanpınar’ın Fransa’yla özdeşleşen algısı, onca Fransa hatırasına rağmen kitaplardan aktarma gibidir. Yahya Kemal ile Tanpınar’ın ortak noktası, Batı’yı tanımak ve eleştirmek cesaretini ancak Batı’lı yazarlardan edindiği birikim ve onların perspektifi ile olmasıdır. Onun “ah bir de İngiltere’yi görsem!” demelerinde ve Fransız çayı ile Türk çayını tevhit etme iştiyakı, muzaffer kültürün zaferine ona eklemlenmek şeklinde tezahür etmiştir. Yani “sentez” algısı…

Münevver ile aydın sistemin kavgasını, sistemin kaynaklarını kendi lehine çevirmek için yaptı. Totemler devrede oldu hep. Birinin tapuları ve tabuları diğerine casus belli (savaş nedeni) oldu. Yıktığı, yıkmaya çalıştığı her tabu arkasında kendini gördü. Putların savaşında galip gelen kendi putunu dikmek istedi çünkü. “Yerli malı” totemlerin arkasında ise, Batı heykeltıraşları beliriyordu hemen. Entelektüel ise, medeniyet algısı içinde baktı totemlerin kavgasına: kaygı ve hüzünle.

Aydın minyatürden bütüne giderek algıladı Batı’yı. Batı ona göre, Avrupa’ydı zaten.Algısı hep pozitif oldu. Bu anlamda 1970’lere kadar yapılan popüler Türk filmlerinde Avrupa’ya tahsil, tedavi veya uzlet için giden kahraman, mesela Paris’e değil, Fransa’ya değil, Avrupa’ya gidecektir.

Münevver ve Aydın eğer Paris’i gördüyse, Fransa’yı görmüştür. Fransa’yı görmesi de onu “Batı görmüş” yapacaktır. Paris onun için, mahallenin gözlerinden uzak hürriyet alanını ifade eden bir rüya ülkesidir. Necip Fazıl dâhil, münevverler Zola’nın yazdığı sorunları okudular belki, ama yaşadıkları zamanlarda gidip o madenlerde Fransız medeniyetini “sahada” müşahede ettiler mi? Germinal’i Türkiye’de okurcasına okumaktan farklı bir tecrübe etmek aklına geldi mi?

Üstelik münevverler Fransa’yı, “Frenkistan”ı biraz da –gözleri kapalı ama–kalp gözüyle gören Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den farklı gördü. Paris gördükleri her şeyi ihtişam retinasıyla, basit dil ile iletişimini bile Frenk’in üstünlüğüne, Frenk’in yaptıklarının her zaman planlı, uzun vadeli olduğuna, biraz kıskançlık, ama kahir bir hayranlıkla izlediler. 

Beyaz topuklar ve “bal dök yala” sokakların, suyu zemzem, ekmeği ziyafet oldu. Bu tür bakışı, bir Osmanlı Sultanının İngiltere’de izlediği bale gösterisini izlemesindeki hayranlıkta da görmek mümkündür. Osmanlı Sultanı bu bale gösterisini İstanbul’da görünce, Batılılaşmanın tamam olacağını düşünmüştü.

Aynı şekilde, Cumhuriyet döneminde her yerde piyano olursa Batılılaşma, modernleşmenin kemale ereceği hezeyanlarında görmek zor değildir. Oysa devletin cömertçe sağladığı bursla  “Frenk”in ilmini almaya giden münevver ve aydınlar, çoğu zaman ya kendi kafalarındaki gettolarda ya da hayranı oldukları gettoların fanusunda yaşadılar. Yaşadıkları ülke, hatta şehrin arka sokaklarıyla, madenlerinde sürünen, sömürülenden bihaber, “Fransa eşittir Paris, Paris eşittir Paris’in” semti olarak kaldı.  “Kaldırımlar” Paris’indi.

Sonraki dönemlerde bu Londra oldu, New York da oldu, ama tavırda bir değişiklik fazla olmadı. İnce’den inceye, Anglo-Sakson hâkimiyetini zihinlerinde, belagatteki eleştirilerin aksine, bu durumu içselleştiren Şarklı Şarkiyatçılar olmaktan geri durmadılar.

Parçalanmış imparatorluktan Türkiye’ye sığınan ve sıkışan nesiller, elbette çok yönlü travmaları yaşadılar. Bunları yaşarken, vuruk sonrası strese benzer davranış bozuklukları gösterdiler. Yaşanan travmalar hem Osmanlı Devleti’ne hem de Türkiye Cumhuriyetine bariz bir şekilde yansırken, onlara muhalif olan oluşumlarda da kendini gösterdi.

Bu semptomların başında da Türk entelektüelinin yalnızlıkları yatmaktadır. Doğu’yu ve Batı’yı tarihte ve halde görmenin ötesinde, münevver ve aydından uzak, entelektüel bakışı geleceğe nakşetmek çabası ise entelektüelin kendi trajedisini yazmasından başka bir şey olmayacaktır! Bu nedenle, tarihin halde, halin tarihte olduğunu görmek Kassandra kompleksinden çok bir arzuhal olarak kalacaktır.

 

Metin BOŞNAK

Uluslararası Saraybosna Üniversitesi Öğretim Üyesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.