Azerbaycan Kafkasya’nın Kalbi Ve Türk Dünyasına Açılan Pencere

0
49

Türkiye-Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) Başkanı Süleyman Şensoy’un 1news.com.tr`ye verdiği röportajı:

Süleyman Bey, geçenlerde Azerbaycan-Türkiye arasında geçici de olsa bir gerilim yaşandı. Peki, şimdiki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tabii, o bir kriz dönemiydi. Hatta bir takım yanlış anlamalar da oldu. Türkiye’nin istemeden yaptığı hatalar da oldu. Ama şimdi durum tamamen başka. 2009 yılından bu yana gelişen ve değişen süreçte o krizi Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin atlattığı kanaatindeyim. Çünkü sonrasında da birçok olumlu gelişmeler oldu. Birçok ortak toplantılar düzenlendi, önemli yatırım kararları alındı. Dolayısıyla da Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinin daha da derinleşme yolunda olduğu düşünüyorum. Çünkü hükümetlerin ve halkların karşılıklı samimiyeti ve iyi niyeti belli bir noktaya kadardır. Bu iki toplum, iki devlet ve bütün ilgili kurumlar arasında ilişkiler ne kadar derinleşirse dostluğun da o denli güçlendiğini söyleyebiliriz. Ama önümüzde çok fazla inşa edilebilecek kapasite var. Var olan durum gelecekte de bu kapasitenin inşa edilebileceği konusunda bir fikir veriyor.

Sizce, protokollerin kaderi nasıl olacak? Türkiye-Ermenistan ilişkileri hangi düzeyde devam edecek?

Ben bu sürecin tekrar denenebileceği kanaatinde değilim. Böyle kalacak değil diye düşünüyorum. Çünkü siyasi olarak çok fazla risk var. Türk hükümeti de burada belli ölçüde bunu kabul etmese de, kamuoyuna açıklamasa da bazı hatalar yapıldığını gördü. Bir de başından beri hep şunu söyledik. Türkiye-Ermenistan ilişkileri işin çok basit kısmı. Ermenistan bu süreçte çok önemli bir aktör değil elbet. Asıl aktör dünyadaki Ermeni diasporası. Ermenistan devletini de gerektiğinde onlar kontrol edip yönlendirebiliyorlar. Dolayısıyla da Türkiye’nin dünyadaki bütün Ermeni diasporasına karşı kendi diasporasıyla bir çalışma yapması gerekiyor. Bu çok orta ve uzun vadede sonuca ulaşabilecek bir şey. Dolayısıyla söz konusu protokollerle ilgili yeni bir deneme olacağını, yeni bir başlangıç yapılacağını düşünmüyorum.

2015 yılı sözde Ermeni “soykırım”ının 100. yılıdır. Türkiye, bu konuda ABD ve AB üyesi diğer Batılı devletlerin baskısına dayanabilecek mi?

Tabii, 2015 yaklaştıkça bu baskılar da artacak. Fransa’daki gibi gelişmeler olabilir. Bu nedenle de Türkiye için önümüzdeki üç yıl oldukça zor geçecek. Çünkü 2015 yılına kadar Ermeni diasporaları siyasi hedef olarak bazı neticeler almak istiyorlar. Bu anlamda Türkiye’nin süreci çok iyi yönetmesi gerekiyor. Ve ben tekrar söylüyorum, dünyadaki Türk diasporalarının, yani birlikte Türkiye, Azerbaycan ve diğer Türk diasporalarının slogandan öte çok daha kurumsal, çok daha iyi çalışan ve bu işin doğrusunun ne olduğu konusunda dünya kamuoyunu, özellikle de Batılı ülkeleri etkileyecek işler yapmaları gerekiyor.

Türkiye ile Azerbaycan’ın bir millet, iki devlet olduğu artık bir gerçek. Peki, ortak hedefler için Türk dilinde konuşan diğer devletlerle, özellikle de Orta Asya Cumhuriyetleri olan Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ile olan ilişkiler nasıl pekiştirilmelidir?

Şimdi burada hem bu ülkelerin resmi kurumları ile bu süreci paylaşmak gerekiyor. Hem de onların da diasporalarının bizim diasporalarla birlikte resmi kanalın yanı sıra sivil kanalda da çalışmalar yapması lazım. Şu anda olay sanki Türkiye-Azerbaycan merkezli gelişen, diğerlerini hiç ilgilendirmeyen bir durum gibi ortaya çıkıyor. Hem Türk dilli konuşan ülkeler, hem de dost ve kardeş ülkelerde, Müslüman ülkelerin de bu süreçte onların da ilgili olmasını, sürece destek vermesini, Türkiye ve Azerbaycan’ı desteklemesini sağlamak gerekiyor. Yani bu tek taraf destek bekliyoruz demekle de olmuyor. Yani bu konuda hem resmi, hem sivil kanalda bu ülkeleri harekete geçirerek çalışmalar yapmak gerekiyor. Çünkü böyle bir kamuoyu tesis edilebilirse uluslararası anlamda saygın bir şekilde Ermenistan ve Ermeni diasporasının yaptığı çalışmaların zararı ancak bu şekilde azaltılabilir.

Birçok Rus sitelerinde Rusyalı uzmanlarının Rusya ile Türkiye’nin Avrasya Birliğinde birlikte olacağına ilişkin görüşleri yayınlandı. Onlara göre, Rusya ve Türkiye birlikte hareket etseler ABD’nin bu bölgede etkisi azalacak, Pasifik okyanusundan öteye geçmeyecek. Siz nasıl düşünüyorsunuz, acaba Rusya ile Türkiye birlikte olabilir mi?

Türk-Rus ilişkilerinde çok büyük gelişmeler var. Şimdi ticaret hacmi yaklaşık 40 milyar dolar gibi bir rakama geldi. Türkiye’nin ilk nükleer santralini Ruslar yapıyor. Ama tabii, tarihi bazı olgular da var. Yani, Rusya ne kadar öngörülebilir. Bu bağlamda Rusya ile çok öne çıkabilen bir rol ne kadar oynanabilir ve bunun getireceği riskler nelerdir. İşte bunun çok iyi düşünmek gerekiyor. Bir de Rusya tabii savunma ve enerji konusunda başarılı bir ülke olmakla birilikte, ekonominin diğer alanlarında da varlığı olmayan bir ülke aslında. Yani orada keskin dönüşlerden çok bir Türk-Rus ittifakı gibi ok keskin çizgilerde mevcut olan işbirliğini daha da derinleştirmek gerekiyor. Böyle bir şey olup olmayacağını ise zamana bırakmak gerekiyor. Çünkü Rusya’nın kendi içinde iç dinamikleri açısından da çok büyük sorunları vardır.

Putin seçimleri kazandı. Putin’in de Erdoğan’ın arkadaşı, dostu olduğunu biliyoruz. Bu samimi ilişkiler söz konusu ittifaka götürecek mi, yoksa bu işbirliği fazla gelişmeyecek mi?

Şu anda görünen, ilişkilerin daha da sıklaşacağı ve karşılıklı bağımlılık oluşturacağıdır. Ama dediğim gibi böyle keskin bir ittifak çıkacağını söylemek mümkün olmaz. Çünkü Türkiye aynı zamanda NATO üyesi bir ülkedir. Aynı zamanda Avrupa Birliği sürecinde tam üyelik müzakereleri yapıyor. Ama denge olarak, dünyada çok kutuplu sisteme bağlı olarak Rusya ile ilişkilerini daha da yakınlaşacağını söyleyebiliriz. Yani Rusya dominant olarak bütün bu bölgeyi domine edecek özelliklere sahip değil. Dolayısıyla Türkiye’nin alabileceği riskleri de iyi kontrol etmesi gerekiyor.

Karabağ sorununun çözümüne ilişkin Türkiye-Rusya işbirliği mümkün mü?

Şimdi tabii, karşılıklı ilişkiler ne kadar derinleşirse, ticaret hacimleri ne kadar büyürse, stratejik, askeri ilişkiler ne kadar gelişirse, ortak konularda da o kadar mesafe kaydetmek mümkün.

Her yaz 3 milyon Rus turist Türkiye’ye akın ediyor. Bu yıl bu rakamın 4 milyona ulaşması bekleniyor. Diğer ekonomik alanlarda da Rusya-Türkiye işbirliği gelişiyor, ticaret hacmi büyüyor. Bunca artan rakamlar karşısından neden Türkiye, Rusya ile Karabağ meselesinde bir çözüm üretemiyor?

Belirttiği gibi, ikili işbirliği ilişkileri derinleştikçe doğal olarak Türkiye, Karabağ konusunda Rusya’yı daha fazla etkileyebilir. Tabii, Ermenistan ile ilgili meselelerde de başta ABD olmakla Batılı ülkeler, özellikle Avrupa Birliği çok aktif. Dolayısıyla da Rusya bu konunun çözümü ya da çözümsüzlüğüyle ilgili onları da bir denge olarak gözetiyor. Yani bu sürecin çözülmesi bizim ne kadar fazla güçlü olacağımıza, başka alanlarda ne kadar pazarlık gücümüz olduğuna bağlı. İşte biz, o pazarlık esnasında Karabağ meselesi ile ilgili gelişmelerin yaşanmasını da gücümüze bağlı olarak sağlayabiliriz.

Sayın Cumhurbaşkanımız İlham Aliyev, geçenlerde TRT kanalına verdiği röportajında “Azerbaycan-Türkiye bir yumruk” ifadesini kullandı. Peki, Türkiye, Fransa konusunda Azerbaycan’ın tavrından memnun kaldı mı?

Doğal olarak bu konuda en fazla tepkiyi gösteren ve gereken tavrı alan ülke Azerbaycan oldu. Elbette her zaman daha fazlası beklenir. Ama bence, Azerbaycan kendi üzerine düşen yaptı.

“Arap baharı” nedeniyle Türkiye-Suriye ilişkileri neredeyse çöktü. Rusya, Esat rejimini savunuyor. Suriye’nin sonunu nasıl görüyorsunuz?

Suriye’nin geldiği nokta Doğu-Batı arasında bir kamplaşma noktası oldu. Çünkü Suriye’deki rejim değişirse gelen Batı yanlısı rejimin Rus ve Çin menfaatlerini tasfiye edeceği endişesi var Rusya’da ve Çin’de. İşte olayın Akdeniz boyutu da var. Çünkü Rusya, Suriye sayesinde Akdeniz’de güç bulundurabiliyor, orada üssü var. Dolayısıyla da burada bir kamplaşma var. Ama ben şu kanaatte de değilim. Yani, Rusya ve Çin için önemli olan Esat rejimi değil, Esat rejiminde sonra gelecek rejimin ne olacağı. Gelecek yönetimde Rusya ve Çin menfaatlerinin korunacağına dair bir garanti alırsalar, Esat rejiminin gitmesine neredeyse ses çıkarmazlar.

Türkiye bu garantiyi verebilir mi?

İşte Türkiye, o garantiyi veremez. Çünkü Türkiye, tek başına süreci kontrol etmiyor. ABD ve diğer Batılı devletlerin de işin içerisinde olması lazım. Böyle bir anlaşma sağlanırsa Esat rejimi çok çabuk gider. Ama sağlanamazsa bu bunalım, Suriye’deki iç savaş bir süre devam edeceğine benziyor.

Rusya, Suriye’nin ardından İran’ın gideceğinden endişe ediyor. İran’da ise Türkiye’nin Filistin, Fas konusunda söz sahibi olacağı ve Hamas, Hizbullah’ı kendi kontrolünde tutacağı, İran’ı bölgede etkisiz hale getirmesi ile ilgili görüşler yaygın. Siz, bu fikirleri paylaşıyor musunuz?

Tabii, Türkiye’nin bölgenin en önemli gücü olarak süreci en doğru parametrelerle kontrol etmesinde ve onları uluslararası hukuk çerçevesinde tutmakta bence bir sakınca yok. Örneğin; Filistin’de Hamas ile El-Fetih konusunda Türkiye’nin çok büyük rolü oldu. Yani işgal altında olan bir ülkede iki ayrı yönetimin çıkıp bir biriyle savaşmaları ne kadar yakışır kalıyordu. Dolayısıyla doğru parametrelerle Türkiye’nin süreci yönlendirmeye çalışması bence bölge menfaatinedir. Çünkü bölge dışı kuruluşların müdahaleleri hep kötü neticelere yol açıyor. 

Yani Türkiye Hizabullah’ı da mı kendisi savunabilir?

Savunmak değil ama daha sıcak, daha ılımlı bir çizgiye gelmesi noktasında yönlendirebilir diye düşünüyorum.

O zaman İranlı uzmanlar, Türkiye’nin Tahran’ın bölgedeki etkisini azaltarak söz sahibi olması ve kendi siyasetini yürütmek istemesi konusunda haklılar?

Tabii, Türk hükümeti, son birkaç yıldır Şii alanlarda ilk defa inisiyatif alıyor. İşte, Lübnan’da, Irak’ta ve değişik bölgelerde. Bu anlamda bunlar, Sünni bir Türk hükümetinin tarihi bir ilki. Çünkü Türkiye’nin neredeyse tamamı Sünni zaten. İran, doğal olarak kendi nüfuz alanlarına Türkiye’nin müdahale olmasından oldukça rahatsızdır. Bunu resmi olarak dile getirmese de biz, bunu biliyoruz.

Bu, ABD mekanizması mı, yoksa Ankara’nın kendi kararı mı?

Türkiye’nin kendi inisiyatifi, ama Batılı ülkelerle de diyalog içerisinde olduğunu düşünüyorum.

Sizce ABD İran’ı vuracak mı, vurmayacak mı?

ABD’nin İran’la savaşmak istediğini hiç düşünmüyorum. Çünkü savaşın sonuçları hiç öngörülemez bir konu. Son üç yıldır da bu savaşı engellemek için uğraşıyor. Çünkü risk şu, İsrail bir oldubittiyle savaş başlatırsa iç ve dış dinamikler gereği ABD istemese de İsrail’in yanında o savaşa katılmak zorunda kalacak. Dolayısıyla bu sorunu İsrail’le farklı yollardan çözme çabasındadır. Yani asla bir sıcak savaş başlatmamak yönünde üç yıldır İsrail’i sürekli kontrol etmeye çalışıyor. Hatta önümüzdeki hafta Beyaz Saray’da İsrail Başbakanı ile ABD Başkanı’nın görüşmesi var. O görüşme öncesinde de Obama, zaten aynı şeyi söyledi. Yani kesinlikle bir oldubitti savaş başlatmanın sonuçlarının kontrol edilemeyeceğini söyledi.

Ama geçenlerde Obama, İran konusunda “blöf yapmıyorum” dedi…

Yani o tabii, uluslararası siyasetin gereği. Net durduğunu göstermek istiyor. Bu, yalnız İran’ı tehdit etmek için değil, hem de İsrail’i de rahatlatmak için söylenen bir şey. Yani, mesaj şu ki, “Biz sizin arkanızdayız, bak gerektiği gibi de, İran’a da gereken mesajları da veriyoruz”. Ama işin özünde ABD’nin İran’la savaş istediği kanaatinde değilim. Yani daha farklı parametrelerle, yumuşak güçle, ekonomik ambargoyla, diplomasiyle bu konuyu çözmeye çalışacağını düşünüyorum. Çünkü İran’la olası bir savaşta bölgesel dengelerin nereye gideceği, dünya ekonomisin nereye gideceği konusunda öngörmek mümkün değil. Çünkü dünyada çok yeni güçler var. Yani, dünya ne 90 yılı öncesi, ne 2000 öncesi bile değil.

Batı, İran’la samimi ilişkilerinden dolayı sürekli Türkiye’ye baskı yapmaktadır. Peki, Ankara, İran ile işbirliğine bundan sonra da devam edecek mi?

Elbet ki, Türkiye, İran’la iyi ilişkilerini korumak için sonuna kadar gayret gösterecek. Çünkü en azından 16 milyar dolar ticaret hacmimiz, önemli enerji bağlantılar var. Mesela; petrolün yüzde 30’nu İran’dan alıyoruz. Aynı zamanda kaç yüzyıllık komşuyuz, bir sorun yaşamamışızdır. Türkiye, iyi komşuluk açısından ve sürecin diplomasi içerisinde çözülmesi için elinden geleni yapacak. Türkiye’ye gelen İranlı turist sayısı üçüncü sıradadır. Dolayısıyla da uluslararası hukuk içerisinde İran’la diyalog kurabilen, gerçek anlamda görüşebilen tek ülke de Türkiye. Türkiye’nin bu pozitif etkisini Batılı ülkelerin de iyi görmesi lazım.

ABD-İran savaşı çıkarsa Türkiye, İran’da yaşayan 30 milyon Azerbaycanlı soydaşımızı askeri müdahalelerden nasıl koruyacak?

Elbette böyle bir durumda İran, kendi vatandaşını korumak zorundadır. Ama bir savaş durumunda çok olağanüstü neticeler ortaya çıkabilir. Bütün bu konularda Türkiye’nin de, Azerbaycan’ın sınır komşuları olması nedeniyle işinin zor olacağı gözüküyor.

 

Z.S-MRA

 

Kaynak: 1news.com.tr

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.