‘Berlin Duvarı’na Çarpan Sarkozy ve Bulgaristan’ın Tepkisi

0
67

19 Mart 2011 günü ABD, Fransa ve İngiltere’nin öncülüğündeki uluslararası askeri koalisyonun, BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararına dayanarak Libya’ya yönelik başlattığı hava operasyonu, başta AB olmak üzere, dünya ülkelerini farklı kamplara böldü. Bir kesim Libya’ya yeni yaptırımlar uygulanması konusunu dile getirir ve bu ülkeye insani yardım sağlamaya hazır olduğunu açıklarken, diğer bir kesim Libya’ya askeri operasyonu destekledi.

Söz konusu görüş ayrılıkları henüz tam anlamıyla uluslararası kamuoyunda açıkça tartışılmamış ve gerekçelendirilmemişken, Libya’ya müdahale konusunda son derece iştahlı bir lider ortaya çıktı: Fransa’nın ‘hiperaktif’ Cumhurbaşkanı Sarkozy.

BM Güvenlik Konseyi Kararı’nın ardından vakit geçirmeden inisiyatif alan Sarkozy, gerekli koordinasyon bile sağlanmadan bir oldu bittiyle savaş uçaklarını Libya semalarına gönderdi. Paris’teki zirvenin üzerinden henüz 2 saat geçmemişti ki Fransız jetleri Libya’daki hedeflere kilitlenmiş; saldırıya hazır bir şekilde talimat bekliyordu.

AB’de Çatışan Sesler: Fransa ve Almanya

Libya’ya askeri müdahale konusu, AB içerisinde de ciddi bölünmelere sebep oldu. Fransa ve İngiltere, en başından beri müdahaleden yana tavır sergiler ve Lübnan’ı da aralarına alarak konuyu derhal BM Güvenlik Konseyi’ne götürürken, Almanya çekimser bir tutum sergiledi. Almanya’nın bu politikasının ardında yatan başlıca üç gerekçeden söz edilebilir.

Bunlardan birincisi Almanya’nın geleneksel olarak askeri müdahalelerden kaçınan bir ülke olmasıdır. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından silahsızlandırılan ve güvenliğini NATO şemsiyesi altında tesis eden Almanya, ülke bütünlüğünü doğrudan tehdit etmeyen meselelerde son derece temkinli bir dış politika stratejisi izliyor. Diğer taraftan, Afganistan’daki durum Almanya’nın önünde kötü bir tecrübe olarak duruyor. NATO kapsamında 4.909 Alman askerinin görev yaptığı Afganistan’da, gün geçtikçe kötüleşen durum, bir taraftan kamuoyunda yoğun tartışmalara sebep olurken diğer taraftan Merkel’i Alman askerlerinin kademeli olarak geri çekilmesi konusunda politikalar üretmeye zorluyor. Alman halkı, Alman askerlerinin Afganistan’da niçin bulunduğunu anlamakta zorlanıyor ve iktidarı çok sert bir biçimde eleştiriyor. Üçüncü bir gerekçe olarak denilebilir ki, Almanya için, Libya müdahalesini birincil öncelik yapacak stratejik bir çıkar söz konusu değildir. Her ne kadar Libya’daki petrolün geleceği ilk elde AB’yi –bu kapsamda yıllık petrol ithalatının % 10’unu Libya’dan tedarik ediyor olması nedeniyle Almanya’yı- ilgilendirse de, ne kolonyal geçmişi ne de coğrafi konumu açısından Kuzey Afrika Almanya’nın dış politikasındaki öncelikli bir bölge değildir.

Son olarak Sarkozy’nin tek taraflı tavrı da Almanya’yı geri iten nedenler arasında sayılabilir. Nitekim Akdeniz için Birlik projesinde de Sarkozy inisiyatifi eline aldığında ilk tepki Almanya’dan gelmiş ve Sarkozy adeta ‘Berlin Duvarı’na çarpmıştı.

Bulgaristan Bu Tartışmaların Neresinde?

Geçtiğimiz hafta Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov, özel bir televizyon kanalına verdiği röportajda Libya müdahalesi ile ilgili “uluslararası koalisyonun Libya’ya başlattığı hava taarruzunun, özellikle petrol çıkarlarının güdümünde bir macera” olduğunu söyleyerek “pilotlarımızın böyle bir macerada yer almalarına asla izin vermem” dedi. Borisov’un, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Ocak ayından bu yana yaşanan çatışmalar ile ilgili sesi ilk kez bu kadar gür çıkıyor ve Bulgaristan’ın tavrını net bir şekilde ortaya koyuyordu.

Borisov’un açık sözlülüğü manidardır. Zira İngiltere, Almanya ve Fransa gibi güçlü ve uluslararası iradenin harekete geçirilmesinde söz sahibi ülkelerin tavırlarını açık bir şekilde göstermesi, Bulgaristan gibi küçük ülkelerin konuşmasını kolaylaştırmıştır. Zira uluslararası sistemde zayıf devletlerin güçlü devletlere göre pozisyon alması son derece doğal ve bilinenin tekrarıdır. Hele ki Bulgar toplumundaki geçmişten gelen Alman hayranlığı ve müttefikliği göz önünde bulundurulduğunda Borisov’un açıklamalarının kimseyi şaşırtmadığını söyleyebiliriz. Ayrıca 2003 Irak müdahalesinde ABD kampında yer alan Bulgaristan’a dönemin Almanya Başbakanı Shröder tarafından söylenen “Doğu Avrupa ülkeleri kendilerine gelsin” mealindeki ağır sözler henüz hafızalarda tazedir.

Borisov’un Libya’ya yaklaşımı ile ilgili alternatif bir açıklama da iki ülke arasındaki “hemşire krizi” nedeniyle yaşanan kişisel husumet olabilir. Libya’daki görevleri esnasında 400 kadar çocuğa HIV virüsü bulaştırmakla suçlanan 6 Bulgar hemşire, 1999-2007 yılları arasında Libya’da tutuklu kalmış, 2007 yılında Bulgaristan’ın ödediği 60 milyon dolarlık kefaret karşılığında ülkelerine geri gönderilmiştir.

Görünen odur ki, son dönemde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşananlar, 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal ettiği dönemde oluşan Alman-Fransız ekseninin çatlamasına neden olmuştur. Şüphesiz bu durumun konjonktürel bir olay olarak kalıp kalmayacağını önümüzdeki günler gösterecek. Ancak, bir kere AB içindeki büyük güçler arasında ayrışma olduğunda, bu durum yansımasını küçük devletlerin söylemlerinde de bulmaktadır. Bulgaristan’ın çıkışı hiç değilse bir boyutuyla bu duruma işaret etmektedir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde, sadece AB’nin önemli aktörlerinin değil, Avrupa siyasetindeki küçük devletlerin de gündemde yer bulacaklarını söylemek yanlış olmaz.

 

Muzaffer VATANSEVER

USAK AB Araştırmaları Merkezi

 

http://www.usakgundem.com/yazar/2052/%E2%80%98berlin-duvar%C4%B1%E2%80%99na-%C3%A7arpan-sarkozy-ve-bulgaristan%E2%80%99%C4%B1n-tepkisi.html

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.