Bir Başka Bahara…

0
110

Hepimizin merakla beklediği bir mevsimdir bahar; kuşların adeta bir sabah sofrasına sizleri davet edercesine cıvıl cıvıl seslenişleri, sabahları uyandığınızda aldığınız o tertemiz havanın ruhunuza yansıması, tomurcukları açmış rengârenk çiçekler, Koyunların kuzuları ile buluştuğu, tohumun meyveye dönüştüğü bir doğa harikası…

Peki, doğanın baharı olur da İnsanoğlunun yâda toplumsal süreçlerin baharı olmaz mı? Olur elbet ama bunların baharları çok farklı; Cıvıl cıvıl öten kuş sesleri yerine harıl harıl ağlayan çocukların sesleri, onları kollamaya, korumaya çalışan annelerin çığlıkları, babaların çaresiz bekleyişleri ve tüm bunların yanı sıra, acımasızca çıkarları peşinde koşan aktörlerin tiyatro sahneleri…

Neye değinmek istediğimi az çok tahmin etmişsinizdir. Evet, yanılmıyorsunuz Tunus, Libya ve Mısır da yönetim değişikliğine sebep olan, Suriye’de ve diğer Arap Ülkeleri’nde kemikleşmiş diktatör rejimlere karşı halen devam eden ve bu uğurda canından vazgeçen bir halk ayaklanmasından bahsediyorum. Batılıların tabiriyle; Arap Baharı Yaşanan gelişmelere bakıldığında bu ayaklanmalardan, Arap halkının yıllarca çiğnenen onuru ve gururunun geri kazanılma çabası anlamını rahatlıkla çıkarabilirsiniz. Onlar baharlarına akan gözyaşlarıyla girdiler çok kan kaybettiler ve halen de etmeye devam ediyorlar. Ama onları bütün olumsuz şartlara rağmen geri itecek ve vazgeçirecek hiç bir güç yoktur. Nitekim tarihin geçmiş sayfalarına baktığınız zaman dikta rejimlere karşı verilen halk mücadeleleri her ne kadar sekmelere uğramış ise de eninde sonun da kazanan yine halk olmuştur. Çünkü Halkları susturacak hiç bir silah yoktur. Onların başarıları, ruhlarında ki inançtan ve birlikteliklerinden doğar, onları buna iten ise; ezilmişlik hisleri ve özgürlük istekleridir. Ama gel gör ki ders çıkaran ne yazı ki yok! Ne Bin Ali, Ne Kaddafi, Ne Beşar Esad, Ne de diğerleri…

Beşar Esad halen direniyor. O tahtın asıl sahibinin kendisi olmadığını ve gideceğini bile bile… Fazladan kan dökmekten başka hiç bir işe yaramaz bu direniş. Peki, Esad rejimini bu kadar yaşatmaya çalışan en önemli etkenler nelerdir? Esad rejiminin çok güçlü olması mı? Yoksa tiyatro sahnesinde taraftarların çok olması mı? Sanki ikinci etmen daha güçlü gibi duruyor. Hatırlarsanız Libya’da ve Mısır’da diktatörler çabuk devrildiler, neden peki? Çok basit, çünkü onları tiyatro sahnesinde destekleyen kimse yoktu. Örneğin; BM Güvenlik Konseyi tarafından Libya’da uygulanacak ambargo kararlarına herkes ‘okey’ dedi. Ama söz konusu Suriye olunca tavırlar değişti. Bir yanda başta ABD-NATO eksenli ve diğer batılı güçlerin Ortadoğu’ya ve özelikle de Araplar üzerinde tam anlamıyla hâkimiyet kurmak ve güçlerine güç katmak için tiyatro ahlakına aykırı oynamaya çalıştığı senaryolar, diğer taraftan SSCB’nin en büyük eski aktörü ve varisi olan Rusya’nın, 1991 de kovulduğu tiyatro sahnesine geri dönme çabası ve diğerleri. (İran, Çin, Türkiye, AB / özelikle de Fransa ve İngiltere )

Gerçekten de son dönemlere baktığımız zaman bir yanda Rusya, Çin’i de yanına alarak BM daimi üyesi olması vesilesiyle veto hakkını ve enerji kartlarını kullanırken diğer yanda Şangay İşbirliği Örgütü çerçevesinde ve yeni birtakım Avrasya projeleriyle ABD’yi, Asya’da tavsiye etme çabasına girmiştir. (ABD’nin Özbekistan’daki üstünün kapatılması gibi). Aynı şekilde batılı güç odakların ve doğulu muhaliflerin tüm tepkilerine rağmen Esad rejimine sahip çıkarak, tiyatro sahnesinde direnme çabası içerisine girmişlerdir. BM’nin Suriye’ye yönelik son ambargo kararını veto etmeleri ve silah satımına devam etmeleri çabalarına örnektir.

Tabi ki Esad rejimini bu kadar ayakta tutan sadece dış etkenler değildir. Aynı şekilde iç etkenler de etkili olmuştur. Örneğin; Libya gibi üçüncü Arap Ülkeleri’nde silahlı kuvvetlerin güvenlik güçleri şeklinde koordine olmasının verdiği pasif direniş söz konusuyken, Suriye’de durum daha farklıdır, onların kendilerine ait düzenli teknolojik silahlarla donatılmış orduları vardır. Yine Suriye de dikkat ettiyseniz ayaklanma genellikle fakir kesimin yaşadığı bölgelerde etkisini hissettirmiştir. Mesela Şam’da isyan şiddetli olmamıştır. Neden peki? Çünkü Esad Rejiminden beslenen elit kesimin çoğu bu bölgelerde yaşıyor da ondan, çıkarlarının zedelenmesini istememeleri ve tabiri caizse hortumlarının kesilmesinden çekinmeleri bunda etkili olmuştur hiç şüphesiz. Esad’ın gidişi onların da gidişi ya da emdikleri kanın hesabının verilişi olacaktır.

Bir başka sorun da Tunus, Mısır, Libya gibi dikta rejimine son verilmiş ülkelerin nasıl bir rejim istedikleridir. Bir İslam modeli mi? Yoksa laik bir model mi? Ya da bazı yazarların dillendirdiği gibi bir Türkiye modeli mi (İslam+laik)? Bunlardan hangisinin olacağını hiç şüphesiz bu uğurda canından vazgeçmeyi göze alan Arap halklarının takdiri olmalıdır. Bunu da zaman bize gösterecektir. Peki, Türkiye model alınabilir mi? Ya da bunu savunanların en büyük gerekçeleri nedir? Onlara göre Türkiye Müslümanlık ile laikliği bağdaşlaştırmış tek İslam ülkesiymiş de ondan! Bunların elbette haklılık payları vardır. Ama yanılgı payları çoktur. Bir kere Türkiye’de laiklik ile İslam tam anlamıyla bağdaşlaşmamıştır. Örneğin Erbakan-Çiller koalisyon dönemi, 28 Şubat 1997 olayları, son dönemlere kadar tartışılan türban gibi basit sorunlar… Hem neden geçmişi faili meçhul cinayetlerle dolu olan, geçmişiyle yüzleşmekten çekinen, henüz sivil bir anayasa çıkarmayı başaramayan ve halen o eski militarist anayasalar ile yönetilen, azınlık haklarına saygı duymayan, fikir özgürlüğünün sınırlı olduğu ve dinler arası eşitliğin tam anlamıyla olmadığı bir ülke model olarak alınsın ki? Hem de mozaik bir kültüre sahip olan Araplar için! Onlara eşitlikçi bir model lazım. Şii’sini, Alevi’sini, Sünni’sini, Kürt’ünü, Arap’ını, Bedevi’yi, Çerkez’i… bir arada tutabilecek hepsini kucaklayabilecek bir model lazım. Bu nedenle ne yazık ki Türkiye henüz model alınacak bir ülke konumuna gelmemiştir. Hatta Türkiye’nin de yeni bir modele ihtiyacı var demek ya da sahip olduğu modeli yeniden onarması gerektiğini söylemek pekte yanlış olmasa gerek. Bir diğeri de zaten halen Arap ders kitaplarının birçoğunda Osmanlı işgalci olarak anlatılmaktadır. Yani Osmanlı’nın varisi olan Türkiye’ye de bir nevi işgalci gözüyle bakılmaktadır. Türkiye’nin son dönemde Araplara gösterdiği ilgi bazı Arap aydınlar tarafından -yeni Osmanlıcılık-hareketi olarak algılanması bunun bir göstergesidir. Bir diğeri de laiklik Arapların genelinde hali hazırda halen dinsizlik olarak tanımlanmaktadır. Yani söylemek istediğim hem Arapların laikliğe sıcak bakmaları uzun bir süreç istemektedir. Hem de Türkiye’nin model alınması için daha çok pişmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, gerek devrimi tamamlayan (Tunus, Libya, Mısır) gerekse tamamlamak için mücadele veren Suriye halkı ve diğer Arap halkları ne yazık ki daha çok kan kaybedecek gibi görünmektedir. Nitekim her gün farklı bir intihar olayı ya da saldırıları izliyoruz, Ürdün, Mısır, Libya gibi ülkelerde. Temennimiz o ki; artık hiç bir canın yanmaması ve koltuğun gerçek sahiplerine teslim edilmesi… Ama ne yazık ki bu bahar da ne koyunlar kuzlarıyla buluştu ne de devrimin tohumları meyveye dönüştü. Anlaşılan o ki biz daha çok cıvıl cıvıl öten kuş seslerinden ve huzurdan uzak baharlar geçireceğiz…

 

Hatem HASAR

Trakya Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.