Devrimden Günümüze İran Dış Politikası

0
2575

Giriş

İran Ortadoğu’daki aktörler arasında gerek sahip olduğu enerji kaynaklarıyla,  gerek jeopolitik konumuyla gerekse iktidar yapısıyla dikkat çeken bir özelliğe sahiptir. Özellikle Birinci dünya savaşı sonrası artan enerji kaynaklarının önemi ile beraber İran’ın önemi de bir kat daha artmıştır.

Geçmişten beri önemli ticaret yolları üzerinde bulunan Ortadoğu’nun önemi her geçen gün daha da artmaktadır. Bölgenin önemi büyük devletlerin ilgisini çekmekte ve bölge üzerinde rekabete neden olmaktadır. Soğuk Savaş döneminde A.B.D ile S.S.C.B arasında bölge üzerinde yaşanan rekabetin bugünde Şanghay işbirliği örgütü ile AB, ABD, arasında bir rekabete dönüşeceği tahmin edilmektedir. Geçmişte olduğu gibi bölge devletleri bu rekabetten etkilenecek ve bu süreci etkileyeceklerdir. Ortadoğu gibi önemli bir bölgede her aktörün atacağı adım önem teşkil etmektedir. Bu aktör İran gibi bölge liderliği iddiası olan bir devlet ise önem daha da artmaktadır.  Bu sebepten bölge devletleri içinde önemli bir yere sahip olan İran’ın dış politikası ilgilenmeye değer bir konu haline gelmektedir.

İslam Devrimi’nin İran Dış Politikasına Etkisi

11 Şubat 1979 Devrimi İran’ın gerek içyapısında gerek dış politikasında radikal değişikliklere sebep olmuştur. İç politikadaki değişikliğe en güzel örnek İran’ın İslam kurallarına göre yönetilen bir ülke haline gelmesidir. Dış politikaya etkisine gelince, İslam devrimine göre; sadece İran değil tüm dünya İslam’a göre yeniden şekillendirilmelidir. Bu görüş devrimden sonra radikallerin yönetime gelmesiyle iyice belirginleşmiş ve anayasaya da girmiştir. Nitekim anayasanın 10. bölümü dış siyasete ayrılmış ve 152–154. maddeler bunu açıkça ortaya koymuştur.  

m.152: İİC’nin( İran İslam Cumhuriyeti) dış siyaseti; her tür egemenlik kurmak ve egemenlik altına girmeyi reddetmek, ülkenin her alanda bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak, bütün Müslümanların haklarını savunmak, egemenlik peşindeki güçlere karşı hiçbir taahhütte bulunmamak ve savaş açmayan devletlerle barışçı ilişkiler kurmak esaslarına dayanır.[1]

m.154: İİC Beşeri toplumların tümünde insan saadetini, kendi gayesi bilir ve bağımsızlık, hürriyet, hak ve adalet yönetimini dünya insanlarının tümünün hakkı olarak tanır.

Bununla beraber, diğer milletlerin içişlerine her tür müdahaleden tam olarak çekinmekle beraber, mazlumların zalimlere karşı haklı mücadelelerini dünyanın neresinde olursa olsun himaye eder.[2]

 Anayasada belirtilen bu dış siyaset unsurlarının gerçekleşmesini Ayetullah Humeyni “devrim ihracına” bağlamaktadır. “Devrim İhracı” söylemi devrimci yönetim için bir amaç ve bir strateji sunmakla birlikte “devrimci misyon ve görev” olarak algılanmıştır.[3] başlarda içeriği belli olmamakla birlikte devrim ve İslam’ın evrenselliğini savunanların buluştuğu, uzlaştığı nokta ve ortak payda sayılmıştır.[4]

İran’ın savunduğu bu görüş ve devrimin getirdiği siyasi düşünceler hem Batı ile olan hem de Ortadoğu devletleriyle olan ilişkilerini çok derinden etkilemiştir. Özellikle ABD’nin devrim öncesi bölgede en iyi müttefiklerinden biri olan İran’ın devrim sonrası ABD ile bağlarının koptuğu ve zaman zaman krizler yaşadığı görülmektedir.

Devrimden sonra yönetimin değişmesi ABD’yi tedirgin etmiş Amerikan yanlısı bir hükümetin yıkılıp Amerika karşıtı bir yönetimin gelmesi ciddi endişeler doğurmuştur. Bölgedeki nüfuz alanının daraldığını ve prestij kaybettiğini düşünen Amerika, bir bakıma düşüncelerinde yanılmamıştır.1979 yılında İranlı öğrenciler bu ülkenin Tahran’daki büyük elçiliğini 444 gün boyunca işgal etmiş (rehineler krizi) ve diplomatları rehin almıştır.[5] üstelik ABD’nin düzenlediği rehine kurtarma operasyonu büyük bir fiyasko ile sonuçlandığında, ABD ordusunun dünya gözündeki imajı neredeyse yerle bir olmuştur.[6] Amerika’nın endişeleri bu kadarla sınırlı değildi. Petrol fiyatlarının artmasından İsrail’in Ortadoğu’daki güvenliğine kadar endişe duyduğu birçok şey vardı.

İran “devrim ihracı” söylemiyle Ortadoğu ülkelerinde de etki yapmıştır. Bilindiği üzere Ortadoğu ülkelerinin hemen hepsinde az çok Şii nüfus yaşamaktadır. İran bu Şii nüfusu kullanarak nüfuzunu artırmayı amaçlamıştır. Fakat bu politikasında, Lübnan istisna kabul edilirse, başarılı olduğunu söylemek pek de doğru değildir. Hatta bölgede ki Suudi Arabistan gibi Sünni devletlerin tepkisini çekmiştir.[7]

İran’ın Ortadoğu’da ki bu yayılmacı söylemi Sünni devletlerin tepkisini çektiği gibi nüfusunun %60’ı Şii olan Irak’ın da İran’ın karşısına dikilmesine neden olmuştur.1980-1988 yılları arasında yaşanan İran-Irak savaşı büyük ölçüde İran’daki dini rejimin yayılmasını önleme savaşı olmuştur.[8]

İran Dış Politikasında Din Etkisi

İslam devriminden sonra dine verilen önem artmış hatta İran anayasasında azınlık tanımlamaları bile din temelinde yapılmıştır. Nüfusunun yaklaşık yüzde doksanı Şii olan İran, devrimle birlikte bir din devleti olarak ortaya çıkmış ve din söylemiyle dış politikasına yön vermiştir. Başta da belirtildiği üzere anayasaya giren din sadece İran için değil tüm dünya Müslümanları için bir araç haline gelmiştir. Tüm Müslümanların sorumluluğunu üstlenen İran bu sorumluluk gereği “ rejim ihracı “ politikasını dış politikanın en önemli aracı haline getirmiştir.

İran din söylemini kullanarak sadece devrimi ve güvenliğini korumakla kalmamış, güvenliğini tehdit edecek unsurları kendi sınırlarından ötelemeye çalışmıştır. Bunu başardığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü İran’ın güvenliği günümüzde kendi sınırlarından değil, Akdeniz’den başlamaktadır. [9] Akdeniz’den başlama sebebi İran’ın Lübnan’la çok sıkı bir ilişki içinde olmasıdır. Örneğin, Ayetullah Ali Hameni, Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın takyit ettiği “ Merci-i Taklit* “ dir. [10] 

Dünyanın neresinde olursa olsun İslam’a yapılmış bir saldırıyı kendilerine yapılmış sayacaklarını söyleyen ve bu yönde tavır alan İranlı yöneticiler dini söylemle Ortadoğu’ya yayılmayı amaçlamakta diğer yönden de ABD ve İsrail’in bölgede ki etkinliğini azaltmaya çalışmaktadırlar. Ancak bu söylem ABD ve İsrail’i rahatsız ettiği gibi bölgede ki Sünni devletlerinde tepkisine neden olmaktadır. Bu devletler İran’a tepki göstermekte kalmayıp karşı politikalar da üretmekteler.

ABD “ şer ekseni” olarak tanımladığı İran’ı “çevreleme “ve “başarısız kılma”  politikasını izleyerek Afganistan ve Irak’a girmiştir. ABD’nin sadece İran’ı çevrelemek için Irak ve Afganistan’a girdiğini söylemek yanlış olur ancak bir etken olarak değerlendirilebilir. Bunun yanı sıra ABD Körfez İşbirliği’nin kurulmasına büyük destek vermiştir.

İsrail İran’ın Lübnan’da Hizbullah’a karşı verdiği desteğe Kuzey Irak ’da Kürtlere yan çıkarak cevap vermektedir. Bilindiği gibi İran’ın Ortadoğu’da en iyi ilişki içinde olduğu devlet Lübnan’dır. Lübnan’da ise destek verdiği terör gurupları İsrail ile çatışarak İsrail’in çıkarlarına zarar vermektedirler. İsrail ise bu durumu dengelemek için İran sınırları içinde yaşayan ve ayrılıkçı söylemlere sahip olan Kürt guruplarını İran’a karşı kışkırtmaktadır. Ayrıca nükleer silahlar konusunda da sürekli olarak İran’ın karşısında çıkmaktadır.

Sünni Arap ülkelerinin İran karşısında ki politikalarına en güzel örnek ise İran – Irak savaşı ve 1981 yılında kurulan körfez işbirliğidir. İran – Irak savaşında Arap devletleri (Suriye hariç) Irak’a destek vererek İran’ın karşısında olduklarını göstermişlerdir.

ABD Irak’a girdikten sonra baskı altında olan Şiiler Saddam’ın baskısından kurtulmuş olmakla birlikte yeni şekillenen Irak’ta yönetimde etkili olmaya başlamışlardır. Bu gelişmenin İran’ın işine yaradığını ve önünde bir Şii jeopolitiğinin oluştuğunu söyleyebiliriz. Ancak önemli olan İran’ın bu avantajı kullanıp kullanamayacağıdır. Çünkü İran’ın önünde birtakım engeller bulunmaktadır.

* Merci-i Taklit: Şiilerin sosyal ve dini hayatta içtihadına uydukları ve örnek aldıkları liderdir.

Öncelikle en büyük düşman olarak gördüğü ABD bugün İran’da dır. Askerlerini çekmiş dahi olsa gerek ekonomik ve ticari olarak gerekse siyasi olarak Irak’taki varlığı şüphe götürmez bir gerçektir. Bu yüzden İran en büyük rakibi ile komşu olmuştur ve komşusunun Şii jeopolitiğine razı olacağı düşünülmemelidir. Çünkü şu an ABD’nin müttefiki olan Irak Şiileri ABD’nin bölge politikalarına itiraz edecek durumda değildirler. Yapacakları bir itirazının konumlarını olumsuz yönde değiştireceklerinin farkındadırlar. İkinci olarak İran ile Irak arasında geçmişten gelen Arap – Fars rekabeti vardır. Bu rekabette Şii jeopolitiğinin önünde ki engellerden biridir.

Ayrıca Şiiliğin kendi içinde bir bütünlük göstermemesi de bu konuda bir engeldir. Bilindiği üzere Şiiliğin İmamiyye, İsmailiyye, Zeydiyye, Dürzîlik, Nusayrilik, Bahailik gibi bir çok kolu vardır. Bu kollar arasında ki ayrılıklar siyasi konuda da görülmektedir. Özellikle Humeyni’nin savunduğu Velayet-i Fakih yaklaşımı var olan ayrılığı daha da belirginleştirdi. Velayet-i Fakih on iki imamın temsilcisi konumundadır ve en büyük otorite sahibidir. Fakat din adamlarının siyasete girmesi konusunda fikir bütünlüğü olmadığından bu yaklaşım diğer fikir ayrılıklarını da derinleştirmiştir.

Şiiliğin iki önemli merkezi vardır. Bunların biri İran’da bulunan Kum Kenti diğeri ise Irak’ta ki Neceftir. Saddam döneminde baskı altında olan Necef’in Şii dünyasında önemi azalırken Kum Kenti’nin ki yükselmiştir. Bugün ise durum tam tersidir. Baskıdan kurtulan Necef ve Kerbela gibi Şiiler için önemli şehirlerin önemi arttıkça Kum’un ki azalmaktadır. Bu da İran’ı amacından uzaklaştırmaktadır.

 İki merkez arasında ciddi uyuşmazlıklar vardır. En ciddi olanı ise Velayet-i Fakih anlayışıdır. Saddam yönetiminin yıkılmasından sonra en önemli Şii lider haline gelen Ayetullah Ali Sistani din adamlarının siyasete bulaşmasından şikâyetçidir. Bu yüzden İran ile aralarında anlaşmazlıklar vardır. Iraklı Şiilerin büyük çoğunluğunun Arap olması da bölge de Irak tarafını biraz daha ön plana çıkarmaktadır. ABD bundan da yararlanarak Irak Şiilerini daha fazla ön plana çıkararak İran’ın bölgede ki etkinliğini kırabilir.  

Nükleer Gelişmelerin İran Dış politikasına Etkisi

İkinci Dünya Savaşında nükleer teknolojiye ilk sahip olan ve kullanan ülke Amerika olmuştur. Savaştan sonra girilen soğuk savaş döneminde de ABD bu üstünlüğünü koruyordu. İlk başlarda avantajını korumak isteyen ve sahip olduğu teknolojiyi paylaşmaktan kaçınan ABD, 1952-1953’lere gelindiğinde Rusya’nın bu teknolojiye sahip olması ve Batı Blok’u için önemli bir tehdit haline gelmesi sebebiyle sakladığı nükleer teknolojiyi başta İngiltere olmak üzere müttefikleriyle paylaşma kararı almıştır. 8 Aralık 1953 tarihinde dönemin ABD başkanı Eisenhower ‘in BM genel kurulunda yaptığı ve “Barış için Atom” olarak tanımlanan konuşması[11] ile politika değişikliğini dünyaya duyurmuştur. Bu politika değişikliğinden sonra Şah Rıza Pehlevi döneminde ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiklerinden olan İran teknolojinin transferinden yararlanmaya başlamış ve İran’da ki ilk nükleer teknolojinin temelleri atılmıştır.

İran Devriminden sonra müttefik olan hükümet yerini ABD karşıtı söylemlere sahip bir yönetime bırakınca iki ülke arasında ki bağlar yavaş yavaş kopmuştur. ABD İran’ı Irak ve Kuzey Kore ile birlikte şer ekseni olarak tanımlamış ve dünya kamuoyunu İran’ın aleyhine çevirmeye çalışmıştır. Buna karşılık İran’da Amerika’yı büyük şeytan olarak tanımlamıştır. Karşılıklı olarak tırmanan ilişkiler devrimden yaklaşık otuz yıl sonra nükleer kriz konusunda da tırmanmaya devam etmiştir.    

Şah Rıza döneminden sonra “ Na Sharq, na Gharb, faqat Jumhuri-ye Islami” – “ Ne Doğu, Ne Batı, Sadece İslam Cumhuriyeti”[12] sloganıyla yönetime gelen Ayetullah Humeyni nükleer yapının gelişmesine son vermiş ve inşası devam eden tesislerin yapımını durdurmuştur. Ancak, Irak’ın İran’a saldırısı özellikle Basra Körfezi’ndeki petrol rafinelerine ve limanlarına yapılan ağır hava saldırıları, modern askeri teknolojinin, hususiyetle kitle imha silahlarının, savaşın gidişatını kati suretle etkileyebileceğini dini liderlere göstermiştir.[13] Devrim sonrası yaşanan enerji krizi de nükleer enerjiye olan ihtiyacı ortaya koymuştur.

Dolayısıyla İranlı yöneticiler Şah döneminde kurulan İAEK’yi( İran Atom Enerjisi Kurumu) yeniden canlandırmayı amaçladılar. Bu amaçla Almanya ve Fransa’ya müracaat eden yöneticiler ret cevabı aldılar. Cumhurbaşkanı Haşemi Rafsancani, bu noktada Batı’nın hassas nükleer teknolojiyi İran’a vermeyeceğinin farkına vardıklarını belirtiyordu.[14]

İran bunu fark ettikten sonra Çin, Arjantin, Brezilya, SSCB gibi birçok ülkeye yöneldi.1987 yılında Tahran yönetimi ile Pakistan arasında bir nükleer işbirliği anlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre; 39 bilim adamı ve teknisyen Pakistan’ın nükleer tesis, reaktör ve laboratuarlarında nükleer konularda ki bilgi ve becerilerini ilerletebileceklerdi.[15] 1989 yılında SSCB’ye giden Cumhurbaşkanı Rafsancani Sovyetler ile diğer alanlarla birlikte nükleer alanda da bir anlaşma imzaladı. Fakat 1990’da Sovyetler dağılınca işbirliği gerçekleşmedi. Sovyetlerin devamı niteliğindeki Rusya Federasyonu ile de aynı konularda anlaşmaya varıldı ve Almanların yarım bıraktığı Buşehr’deki tesislerin tamamlanması kararlaştırıldı. Yaklaşık bir milyar dolar karşılığında İran nükleer tesislerini canlandırmayı kabul eden Rusya ile Nükleer İşbirliği Antlaşması imzalandı.[16]

Bilindiği gibi İran 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılması Anlaşmasını imzalamış ve sonrasında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na üye olmuştur. Bu sebeple enerji ihtiyacı için nükleer tesis kurmak İran’ın doğal hakkıdır. Ancak bugün özellikle batı dünyasında İran’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu, olmasa bile üretebilecek kapasitesinin olduğu ve kısa bir zaman içinde sahip olacağı kanısı yaygındır. İşte bu düşünce İran’ın gerek Batı ile gerek Ortadoğu’da ki komşuları ile olan ilişkilerini etkilemektedir.

İran nükleer bir güç sahibi olmayı, dış politikası açısından ve dünyada saygı görmek açısından önemli görmektedir. Bununla birlikte Pakistan, Hindistan gibi komşu devletlerin ve Batı ’nın sahip olduğu nükleer teknolojiyi tehdit olarak algılamaktadır. Fakat İran’ın istekleri ise Batı ve İslam dünyasında tehdit olarak görülmektedir.

İran’ın kamuoyuna ve elit kesimine baktığımızda nükleer gelişmeler konusunda yönetime büyük destek verdikleri görülmektedir. Bununla birlikte İslam ülkeleri ve bağlantısızlar denen devletlerin de İran’a destek verdikleri gözlenmektedir. Zira bazılarına göre İranlı yetkililer, nükleer silahları dünyadaki tüm Müslümanlar için geliştirmektedirler ve ABD baskısına boyun eğmemelidirler.[17] Destek verenlerin savunduğu tezlerden bir diğeri, İran’ın kendine yönelen tehditlere karşı nükleer silah sahibi olmasının meşru olduğudur. Bir diğer görüşü destekleyenler ise nükleer silahlar sayesinde İran’ın İsrail’in yayılmasını durdurup bu sayede Gazze ambargosunu kaldıracağıdır.  

Ancak destek verenlerden ziyade karşı çıkanlar daha fazladır. Müslüman Ortadoğu’da İran’ın nükleer gelişmelerini tehdit olarak algılayan ve karşı çıkanların savunduğu görüşlerin ilki, İran yönetiminin keyfi hareket ederek sahip olduğu nükleer silahları kullanma kararı verebileceğidir. İkinci olarak, Ortadoğu’da güç dengesinin sarsılacağı ve diğer ülkelerinde nükleer silahlara sahip olmak isteyecekleridir. Bunun sonucunda bir silahlanma yarışının başlayacağını ve güvenliğin ortadan kalkacağını ileri sürmektedirler. Üçüncüsü, sahip olunan silahların Hamas ve Hizbullah gibi terörist guruplara verilerek İran’ın bölgede hegemonya sağlayacağı düşüncesidir. Ortadoğu’da etki alanını artırmak ve rakip olarak gördüğü devletleri zayıflatmak için terör faaliyetlerine destek veren İran’ın bu guruplara nükleer olarak da destek vereceğinden korkulmaktadır. Son olarak İran nükleer silahları gönderecek uzun menzilli füzelere sahip değildir bu yüzden ABD’yi tehdit etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla silahları Ortadoğu ülkeleri için tehdit oluşturmaktadır.

İran ‘da gizli nükleer tesislerin ortaya çıkmasından sonra ABD İran’a şiddetle karşı çıkmakta kalmamış dünya kamuoyunu da İran aleyhine çevirmeye çalışmıştır. ABD’nin baskısı ile BM ve UAEA konuya dâhil olmuştur. Birleşmiş Milletler, kararlarına uymadığı gerekçesiyle 9 Haziran 2010 ’da İran ‘a karşı yeni yaptırım paketi uygulama kararı almıştır. Fakat İran bu tepkilere kulak asmamaya devam etmiş ve 2006’ya kadar kendi arzusuyla askıya aldığı faaliyetleri tekrar hızlandırarak uranyum zenginleştirme yoluna gitmiştir. İran’ın sürdürdüğü bu politika karşısında ABD üç temel seçenekle karşı karşıya kalmıştır.[18] İlk seçenek, bir “rejim değişikliği” tertiplemek ve nükleer silahlardan vazgeçebilecek bir yönetimi iş başına getirmek, ikinci seçenek, nükleer programın gelişimini yavaşlatmak için dikkatlice seçilmiş nükleer tesislere karşı (kapsam ve amacında sınırlı) bir “ askeri harekat ” düzenlemek, son olarak, İran ile diplomatik ilişkiye girmek ve bütünüyle gelişmiş bir nükleer yakıt sistemi elde etme çabalarının onların çıkarına olmadığına mollaları ikna etmek için “havuç ve sopa” politikası takip etmektir.[19] ABD kısmen son seçeneği uygulama yoluna gitmiş fakat bir sonuç alamamıştır.

2010 yılı başlarında İran’ın nükleer silah üretebilecek zenginleşmiş uranyuma ve teknolojiye sahip olduğu ABD tarafından söyleniyordu. CIA tarafından Eylül 2009 tarihinde Kum kenti yakınlarında yeni bir nükleer santralin ortaya çıkarılması ve İran’ın bu santrali Uluslararası Atom Enerji Ajansı’ndan (UAEA) gizli yapması, yakalandıktan sonra da “zaten açıklayacaktık” tarzında ki söylemleri İran’ın nükleer silah üretmesinden kaynaklanan şüpheleri iyice artırmıştır. [20]  ABD yaşanan olaylardan sonra İran’ın elinde yaklaşık 1200 kg düşük oranda zenginleştirilmiş uranyum (LEU) olduğunu ve kısa bir zaman içinde var olan tesislerde bu uranyumun tekrar zenginleştirilerek yüzde doksan oranın da zenginleşmiş yaklaşık 25 kg HEU ‘ya sahip olacağını ileri sürmüştür.

Bu olaylardan sonra Türkiye ve Brezilya araya girerek İran ‘ı “ Tahran Deklarasyonu “ nu imzalamaya razı etmişlerdir. Deklarasyona göre İran sahip olduğu LEU ’dan 1200 kg tutarında ki bir miktarı ülke dışına çıkarmayı kabul etmesi önerilmiştir. Karşılığında Tahran araştırma reaktörünün yakıt ihtiyacının karşılanması önerilmiştir. “ Viyana Grubu “ olarak bilinen ABD, Rusya, Fransa ve UAEA‘dan oluşan grup bir yıl içinde İran ’a bu yakıtı temin edecekleri garantisini vermişlerdir.

17 Mayıs 2010 günü imzalanan “Tahran Deklarasyonu” ABD tarafından, İran elindeki 1200 kg uranyumu çıkarsa bile yine nükleer silah üretebilecek kadar zenginleştirilmiş uranyuma sahip gerekçesiyle, kabul edilmemiştir.   

Azınlıklar ve Dış Politika

Bugün dünya üzerinde ki hemen her devlet gibi İran da farklı milletlerden oluşan bir etnik yapıya sahiptir. Fakat İran’ın diğer devletlere nazaran azınlık tanımlaması farklılık gösterir. Bu farklılık din temelinden kaynaklanır.

İran anayasasına göre devletin resmi dini İslam mezhebi ise Caferiliktir. Bunun dışında kalan gayrimüslim nüfus ise azınlıktır. İran gayrimüslimler dışında kalan grupları azınlık olarak tanımlamadığı gibi Şia ve Fars kültürü temelli bir asimilasyon politikası uygulamaktadır. Ancak uyguladığı bu politika işe yaramamakla birlikte etnik grupların daha da kimliklerine sahip çıkıp güçlenmelerine neden olmuştur.

İran anayasasının 13. maddesi şöyledir: Musevi, Zerdüşt ve Hıristiyanlar azınlık olarak tanınırlar. Bunlar kanunlar dâhilinde kendi dini merasimlerini uygulamakta serbesttirler. Şahıs ve aile hukukunda ve dini eğitimde kendi usullerince (kültürlerince) hareket ederler.[21] 14 maddesinde: “ sizinle din hususunda savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara adaletli davranmanızı Allah size yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli davrananları sever.” Ayeti kerimesi hükmünce İran İslam Cumhuriyeti ve Müslümanlar gayrimüslim fertlere karşı güzel ahlak ve İslami adaletle davranmalı ve onların insani haklarına riayet etmelidirler.[22] Anayasanın maddelerinde de görüldüğü gibi İran da yaşayan Sünniler veya Azeriler, Kürtler, Araplar, Beluçlar gibi etnik guruplar azınlık olarak kabul edilmemektedir. Azınlık olarak kabul edilmeyen ve asimilasyon politikalarına maruz kalan gruplar durumdan hoşnut olmamakla birlikte İran yönetimine karşı ayrılıkçı politikalar izlemekteler. Bunun nedeni küreselleşme olgusunun 1924’ten bu yana İran’da uygulanmaya çalışılan Fars kültürü ve Şii temelli “ İranlılık” kimliğini sorgulamaya açması ve sistemden dışlanmış olan Sünniliği ve etnik kimlikleri siyasallaşmaya itmesidir.[23]

Sınır bölgelerinde yaşayan bu azınlıklar genel olarak soydaşlarının bulundukları ülkelere yakındırlar ve aralarında güçlü bir diyalog bulunur. Araplar, İran’ın güneybatısında bulunan Buşehr ve Huzistan gibi Basra körfezinde stratejik öneme sahip ve petrol bakımından zengin bir bölgede yaşamaktadırlar. Tarihsel olarak milliyetçi bir özelliğe sahip Araplar İran-Irak savaşında arada kalarak çok kayıp vermişlerdir. Savaş döneminden sonra da devam eden kötü durumları Araplar arasında ki milliyetçiliği belirgin hale getirmiştir. Yaşadıkları bölge hem ABD hem de İran için önem arz etmekle birlikte sürdürdükleri ayrılıkçı politikalar ABD’nin yanı sıra Suudi Arabistan gibi bölge devletlerinin de işine yaramaktadır.

Beluçlar ise İran’ın Pakistan ve Afganistan sınırlarına yakın yaşamakta ve burasını vatan olarak kabul etmektedirler.  Etnik olarak Pakistan kökenli olan Beluçlar, uğradıkları asimilasyon karşısında kendilerini dışlanmış hissetmektedirler. Bu etnik gurup El- Kaide ve Taliban gibi guruplardan büyük destek görüp örgütlenerek “ Allah’ın Askerleri” anlamına gelen Cundullah örgütünü kurmuş ve İran yönetiminden ayrılama faaliyetleri sürdürmektedir. İran ise bu gruplar karşısında bölge ülkeleriyle işbirliği yollarını aramaktadır. Bu çerçevede İran-Pakistan-Hindistan petrol boru hattı projesini gündeme getiren İran, bu yolla Pakistan’ı yanına çekmeyi başarmıştır.[24]   

Kürtler ise ırak sınırında yaşamakta ve etnik gruplar içinde İran yönetimi için en tehlikeli olan gruptur. Irak’ ta kurulan Kürt yönetiminden büyük ölçüde etkilenmektedirler. Etnik guruplar içinde en rahat grup olmalarına rağmen ayrılıkçı bir davranış içindedirler. İran yönetimi Kürtlere ABD’nin destek verdiğini ileri sürmekte ve Kürtlerin Amerika da yaptığı yayınları buna örnek göstermektedirler.

İran nüfusunun yaklaşık % 45’ini oluşturan Azeriler ise diğer bir etnik guruptur. İran’ın kuzeyinde Güney Azerbaycan olarak adlandırılan bölgede yaşayan bu gurup İran devriminde büyük bir paya sahiptir. Anadilde Eğitim yapılmalarına izin verilmeyen Azerilerin yönetimle arası açılmaya başlamış 1995 yılında “ Güney Azerbaycan Milli Uyanış Hareketi’ni “ kurmuşlardır. 2006 yılında İran’da Azerileri bir hamam böceğine benzeten gazete karikatürünün çıkmasından sonra protestolar başlamıştır.

İran bugün doğrudan veya dolaylı olarak, azınlıklar konusunda iki belge imzalamıştır. 1968 yılında imzaladığı BM tarafından hazırlanan “ Her Türlü Irk Ayrımcılığının Önlenmesine Dair Uluslar Arası Sözleşme”  ve 1975’de imzaladığı “Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi” azınlık haklarını ve azınlık olmanın şartlarını düzenlemiştir. Ancak İran ne anayasasında ne de diğer kanunlarında bu anlaşmalara uymamakta sadece gayrimüslimleri azınlık olarak kabul etmekte ve diğer guruplara asimilasyon politikası uygulamaktadır. Yapılan bu yanlış ise İran’ın diğer dünya devletlerinde itibar kaybetmesine yol açmaktadır.

Yabancı devletlerin İran’ da azınlık kartını oynadıkları bugün için kesin olmamakla birlikte uyguladığı politikalar yüzünden ülkesinde ki azınlıklar diğer devletlerin piyonu haline gelebilir. İran’ın önünde iki seçenek vardır: ya uyguladığı asimilasyon politikalarından vazgeçerek ülkesindeki azınlıkların haklarını tanıyacaktır ya da azınlıkların birer dış politika aracı haline gelerek ülkeyi bir kaosa sürüklemelerine seyirci kalacaktır.

Türkiye ve İran ilişkileri

İslam devriminden sonra Türkiye – İran ilişkileri inişli çıkışlı bir grafik sergilemektedir. Aralarında uzun bir zamandır çatışma yaşanmamasına rağmen ilişkiler zaman zaman bozulup kopma noktasına gelmiş hatta karşılıklı olarak elçiler geri çağırılmıştır.

Öncelikle iki ülke arasında güvenlikten kaynaklanan endişeler vardır. Devrimden sonra İran’da yönetime gelen radikaller batı ile sıkı ilişki içinde bulunan Türkiye’yi ABD’nin ve İsrail’in müttefiki olarak görüp, şüphe ile yaklaşmışlardır. Bununla beraber 1980 ve 1990’larda Türkiye’de Radikal İslam’ın yükselişi İran’ın bu kesime destek vermesi Türkiye tarafından endişe ile karşılanmıştır. İslam devrimi ile “rejim ihracı” İran’ın dış politikası haline gelmiş ve bazı kesimler bunun Türkiye’yi de tehdit ettiği varsayımı ile olaylara yaklaşmışlardır. Fakat bunlara rağmen iki ülke ilişkileri arasında gelişmeler gözlenmektedir. 1980 yılında ABD’nin İran’a ambargo uygulamasına dâhil olmayan Türkiye, 1988 İran – Irak savaşında da tarafsız bir tutum sergileyerek İran’ın tepkisini çekmemiştir. Türkiye’nin izlediği bu tarafsız politika iki ülke arasında önemli ticari yansımalar doğurmuştur.

1990’ların başında yaşanan iki gelişme Türkiye – İran ilişkilerini etkilemiştir. Bunlardan birisi SSCB’nin dağılması ile soğuk savaşın sona ermesi, diğeri ise Körfez Savaşıdır. Sovyetler’in dağılmasından sonra Kafkasya da bağımsızlığını kazanan devletler üzerinde İran ve Türkiye arasında bir rekabet başlamış ve Kafkasya da kurulan Türkî Cumhuriyetlerle gelişen ilişkiler İran tarafından Pan-Türkizm olarak algılanarak korku yaratmıştır. Özellikle Azerbaycan-Türkiye ve ABD arasında gelişen ilişkileri dengelemek için İran da Ermenistan ve Rusya ile yakınlaşmaya başlamıştır.

Yukarıda da değinildiği gibi Körfez Savaşı sırasında iki ülke arasında bir problem yaşanmamıştır. Ancak savaş sonrası dönemde Saddam Hüseyin’den kaçan Kürtlerin Amerikan “çekiç güç” eliyle Türk sınır bölgesine yerleştirilmesi hem İran’ı hem de Türkiye’yi tedirgin etmiştir.

1990‘ların ortalarına gelindiğinde ilişkiler bozulmaya başlamıştır. Bu dönemde Türkiye – İsrail arasında imzalanan  “Askeri İşbirliği” anlaşmasını kendisine yönelik algılayan İran tepki göstermiştir. Aynı dönemde yaşanan Türkiye’deki faili meçhul cinayetlerde İran’ın parmağının olduğu iddiası da gerginliklerin tırmanmasına neden olmuştur. Bu dönem uzun sürmemiştir. Necmettin Erbakan’ın başbakan olduktan sonra İran’a ziyarette bulunması ve ardından Rafsancani’nin Türkiye’yi ziyaret etmesi ilişkilerin yumuşamasına neden olmuştur.

İran’ın 1990’lardan sonra nükleer gelişmelere hız vermesi de ilişkileri etkilemiştir. ABD ile birlikte hareket eden Türkiye nükleer silahlar konusunda bölgedeki diğer devletler gibi güvenlik endişesi yaşamaktadır. Ancak Türkiye ABD’den bazı noktalarda ayrılarak İran ile diplomatik temaslarını artırma yoluna gitmiş hatta İran ile Batı arasında arabuluculuk rolü üstlenmiştir. Türkiye ABD’den farklı olarak silahlı mücadele gibi yöntemler yerine diplomasiyi tercih etmektedir. Bu da İran ile Türkiye arasında ilişkilerin gerginleşmesini önlemektedir. Nitekim İran’da bu konu da Türkiye ile yakınlaşmayı tercih etmektedir. Çünkü Türkiye, İran’ın Batı’ya açılan kapısı konumundadır.

İki ülke arasında ki bir diğer konu ise terördür. 1980’lerde PKK ve uzantısı olan PEJAK etkinliğini artırmaya başlayınca Türkiye ile Irak arasında, Türk askerlerinin Irak sınırları içinde teröristleri takip etmesine müsaade eden bir antlaşma imzalanmıştır. Türkiye ile ilişkilerinin bozulmasını istemeyen İran, bu anlaşmaya ses çıkarmamış ve akabinde 1984 yılında iki ülkenin kendi toprakları içinde diğerine zarar verici faaliyetleri engellemek için müzakereler başlamıştır. Ancak bu anlaşmalara rağmen İran-Irak-Türkiye arasında ki bölgede güçlenen PKK eylemlerine devam etmiştir.

1999’lara gelindiğinde Türkiye, İran’ı PKK terör örgütüne yardım edip,  elebaşları Abdullah Öcalan’ı barındırmakla ve lojistik destek vermekle suçlamıştır. Ve ilişkiler tekrar gerginleşmeye başlamıştır.

2003 ‘de ABD’nin Irak’a girmesi Türkiye – İran ilişkilerini etkileyen başka bir konu olmuştur. Irak’ın kuzeyinde güçlenen Kürtler her iki ülkenin de çıkarlarıyla ters düşmektedir. İran içinde Iraklı Kürtlerden etkilenen azınlık durumundaki Kürtler İran’dan ayrılıkçı söylemlerini artırmış ve İran’ı tehdit etmeye başlamıştır. Aynı şekilde Kuzey Irak’ta kurulan Kürt Yönetimi Türkiye’deki bazı kesimleri etkilemiş ve özerklik gibi söylemlerle Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eder hale gelmelerine neden olmuştur. Değişen bu konjonktürde İran rakip olarak görüp Türkiye’yi zayıflatmak için destek verdiği PKK’dan desteğini kesmiş ve Türkiye ile işbirliği yaparak mücadeleye başlamıştır. Bugün İran sınır ötesi operasyonlara da katılarak Kandil’de teröristlerle mücadele etmektedir.

Geçmişle kıyaslandığında İran ile Türkiye arasındaki ilişkilerde gözle görünür bir gelişme yaşanmaktadır. Bunun birçok önemli sebepleri vardır. Öncelikle İran Batı’nın müttefiki konumunda olan Türkiye’yi de kaybetmek istememekte hatta yanına çekmek istemektedir. Takas anlaşması ile Türkiye’nin Brezilya ile birlikte arabuluculuk görevi yapması Türkiye’nin önemini İran gözünde bir kat daha arttırmıştır. Bu yüzden İran Türkiye’yi Batıya karşı arabulucu olarak görmektedir. Bir diğer neden; nükleer silahlanmaya karşı çıkan Batı tarafından sistemden İzole edilen İran, yalnızlıktan kurtarmak istemektedir. Bununla birlikte, son dönemde Türkiye ile aynı Kürt sorunu yaşayan İran Türkiye ile işbirliği içine girmek istemektedir. Türkiye tarafından baktığımız da ise, İran bugün Türk şirketleri için önemli bir pazar olmakla birlikte önemli bir enerji potansiyeline sahiptir. Türkiye petrol ve doğalgaz ihtiyacını büyük oranda bu ülkeden karşılamaktadır. İlişkilerin bozulması, enerji akışını etkileyeceği ve Türkiye’yi Rusya’ya karşı bağımlı hale getireceği için Türk tarafı da dikkatli davranmaktadır.

Tüm bunlara ek olarak 2002’ de iktidara gelen AKP yönetiminin dış politikasının da tüm Ortadoğu ülkeleri ile olduğu gibi İran ile ilişkilerde de etkisi vardır. Türkiye Ahmet Davutoğlu’nun fikir babalığını yaptığı, bir süredir de doğrudan icracılığını üstlendiği “ komşularla sıfır sorun” söylemi çerçevesinde komşuluk ve müttefiklik ilişkilerinin güncelliyor.[25]   

 Nitekim İran’ı ziyaret eden Dışişleri bakanı Davutoğlu “ biz bölgede yan yana duran çok sayıda ahşap ev gibiyiz. Herhangi bir evde çıkacak yangının sadece o evde kalacağını düşünmemeli” demiş ve bölge ilişkilerinde ki hassasiyetini dile getirerek bir nevi uyguladığı ılımlı politikaya gönderme yapmıştır.

Sonuç

İslam devrimi ile başlayan gelişmeler İran’ın iç politikasını etkilediği gibi dış politikasında da köklü değişiklikler yaratmıştır. Her şeyden önce müttefiki olan ABD ile karşı karşıya gelmiş onu en büyük düşman olarak görmüştür. İran’da gerçekleşen devrim diğer dış politika araçlarına da etki etmiştir. Nükleer gücün kullanımı devrim öncesi ABD tarafından desteklenirken, devrim sonrasında İran’ın aleyhine olmuştur. Nitekim başta ABD olmak üzere Batılı devletler nükleer gelişmenin karşısında olmuştur. Devrim, İran anayasasını değiştirmiş anayasa değişikliği ise azınlıklar ve dinin politikaya etkisi gibi konularda değişiklikler yaratmıştır. Azınlık tanımlamaları din temelinde yapılmış, din iç ve dış politikanın en önemli öğesi haline gelmiştir. İran devrimden sonra Batı’yı karşısına almış Doğu’dan da umduğu desteği tam anlamıyla bulamadığı için doğu ile batı arasında sıkışmıştır. ABD’nin de etkisiyle sistemden izole edilmeye çalışılmış ve yalnızlığa itilmiştir. Günümüzde İran yalnızlığını gidermeye çalışmakta bunu için komşu ülkelerle işbirliğine girmeye gayret etmektedir.  Günümüzde yaşanan ve  “Arap Baharı” diye nitelenen olayları yakından izleyen İran,  bu olayları lehine çevirerek bölgede etkiliğini artırmaya çalışmaktadır. Yaşanan olaylar yalnızlıktan kurtulması için bir fırsat olarak karşısına çıkmıştır.   

 

Umut TİKİCİ

Gazi Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler

 

KAYNAKÇA

Kitap, dergi, makale;

Bostanoğlu, Burcu, Türkiye ABD ilişkilerinin politikası, İmge kitapevi, ocak 2008

Yılmaz, Türel  – Şahin, Mehmet,  Ortadoğu Siyasetinde İran, Barış kitap, Ankara, 2011

Armaoğlu, Fahir, 20. yy. Siyasi Tarihi, Aklım yayınları, İstanbul 2010

Ortadoğu Analiz, Cilt 2, sayı 19–20, Temmuz 2010 Kuloğlu, Armağan  “İran’ın Nükleer Teknoloji Çıkmazı ve Türkiye

Arı, Tayyar, “ Geçmişten Günümüze Ortadoğu Siyaset, Savaş ve Diplomasi” Mkm yayınları 2008

Sinkaya, bayram, “ İran’ın nükleer Programına Arap Ülkelerinin yaklaşımı” Ortadoğu Analiz Cilt 2, sayı 15, Mart 2010

Ilan Poppe “ Ortadoğu’yu Anlamak” NTV yayınları, Ocak 2009

William L. Cleveland “ Modern Ortadoğu Tarihi” Agora kitaplığı, Haziran, 2008

Ataman, Muhittin “ İran’da ki Türkiye Algılaması: Çakışan, Çelişen Beklentiler ve Bakış Açıları”,  Ortadoğu Analiz, cilt 2, sayı 13, Ocak 2010, Sinkaya, Bayram, Yıldırım, Ali Kemal, “ İran Yaptırımlarının Mali Boyutları

Avrasya Dosyası, cilt 13, sayı 3,2007, Sinkaya, Bayram “ Şii Ekseni Tartışmaları ve İran”

Yılmaz, Türel, “Uluslar Arası Politikada Ortadoğu”  Barış Platin kitapevi, Ankara, 2009

Ortadoğu Analiz Cilt 2, sayı 18, Haziran 2010, Oğuzlu, Tarık, “Türkiye – Brezilya – İran Antlaşmasının Türk Dış politikası Bağlamında Değerlendirilmesi”

Analist, sayı 3, Mayıs 2011, Kutlay, Mustafa “ Yeni Dönem Türk Dış Politikasının Politik Ekonomisi”

Kürkçüoğlu, Ömer, “ Türkiye’nin Arap Ortadoğusuna Karşı Politikası (1945–1970), Barış Yayınları

Sadık, Giray “ ABD’nin Irak’tan çekilmesi Türkiye- İran Yakınlaşmasını Artırır mı “ , Ortadoğu Analiz, cilt 2, sayı 23, Kasım 2010

 

 

İnternet Kaynakları

http://www.belgeler.com/blg/sq8/devrim-sonrasi-iran-dis-politikasi-iranian-foreign-policy-after-the-revolution

http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=1242

http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=740

 

[1] , [2] http:// www. Ehlibeyt-alevi-seyyitleri.com/20.html

[3]  Nasır Kashef ASL “ İran İslam Cumhuriyeti Dış Politikasının Oluşumunu Etkileyen etmenler” Ortadoğu Siyasetinde İran s. 142

[4] bkz, a.g.e

[5] Dr. Ünal Gündoğan “1979 İran İslam Devriminin Ortadoğu Devletlerine Etkisi” Ortadoğu analiz cilt 3, sayı 30

[6] bkz. A.g.e

[7] Mehmet Şahin “ İran Dış Politikasının Dini Retoriği” Ortadoğu Siyasetinde İran s. 163

[8] bkz age. S. 179

[9] Mehmet Şahin-Türel Yılmaz “Ortadoğu Siyasetinde İran” s. 165

[10] Bayram Sinkaya “ Şii ekseni Tartışmaları ve İran” Avrasya Dosyası, cilt 13, sayı 3 2007

[11] Doç. Dr. Mustafa Kibaroğlu “ İran’da ki gelişmelerin Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri ve Alınabilecek Tedbirler” Bilkent Üniversitesi Mart 2006

[12] Mustafa Kibaroğlu “ İran’ın Nükleer Güç Olma İddiası ve Batının tutumu; Şaha Destek, Mollalara Yasak” Ortadoğu siyasetinde İran s. 220    

[13] a.g.e  s.220

[14] bkz a.g.e

[15] Vaziri “ İran’s nuclear quest” s. 318 “

[16] Mehmet Şahin- Türel Yılmaz Ortadoğu Siyasetinde İran s. 211

[17] Mustafa Kibaroğlu “ İran’ın Nükleer Güç Olma İddiası ve Batının tutumu; Şaha Destek, Mollalara Yasak”

[18]  Mehmet Şahin-Türel Yılmaz “Ortadoğu Siyasetinde İran” s. 224–225

[19] Mustafa Kibaroğlu “ İran’ın Nükleer Güç Olma İddiası ve Batının tutumu; Şaha Destek, Mollalara Yasak”

[20] Mehmet Şahin-Türel Yılmaz “Ortadoğu Siyasetinde İran” s. 229

[21],[22] http:// www. ehlibeyt-alevi-seyyitleri.com/20.html

[23] Murat Saraçlı “ İranda Azınlıklar” Akademik Ortadoğu cilt 2, sayı 2, 2008

[24] bkz. a.g.e

[25] Mustafa Kutlay “Yeni Dönem Türk Dış Politikasının Politik Ekonomisi” analist sayı 3, Mayıs 2011, USAK

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.