Dr. Emine Akçadağ ile Çin-ABD İlişkileri

0
1057

1) Sayın Dr. Emine Akçadağ, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Okuyucularımız için kendinizden ve çalışma alanlarınızdan bahsedebilir misiniz?

Lisans eğitimimi Yeditepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladım. Yüksek lisans derecemi Strasbourg Robert Schuman Üniversitesi Yüksek Avrupa Bilimleri Enstitüsü’nden aldım. Doktora eğitimimi ise Strasbourg Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde tamamladım.

2010 yılından beri BİLGESAM’da araştırma koordinatörü ve Kuzeydoğu Asya uzmanı olarak çalışmaktayım. Çalışmalarım savunma ve güvenlik konuları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bununla birlikte özel olarak ilgilendiğim bölgeler içerisinde Avrupa Birliği ve Kuzeydoğu Asya yer almaktadır.

2) ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler nasıl ve ne zaman başladı? İkili ilişkileri tarihsel olarak değerlendirebilir misiniz?

İlişkilerin başlangıcı çok eskiye dayanmamaktadır.1949 yılında Mao’nun iktidara gelmesiyle birlikte ikili ilişkilerde ciddi sorunlar meydana gelmeye başlamıştır. ABD’nin uyguladığı ticari yaptırımlarla karşı karşıya kalan komünist rejimli Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler’den çıkarılmış ve uzun bir süre boyunca da Milliyetçi Çin olarak nitelendirilen Tayvan, ABD ve BM tarafından -Çin’in temsilcisi olarak- tanınmıştır. Özellikle Kore Savaşı sonrasında Çin ile ilişkiler daha da kötüleşmiştir.

1960’lı yıllardan itibarense bu kez Sovyetler Birliği ile Çin arasındaki ilişkiler kötüleşmeye başlamıştır. Bu durumun çeşitli nedenleri bulunmaktadır. İlk olarak; iki ülkenin komünizm yorumlarındaki farklılık, ilişkilerin gerilmesinde önemli bir etkiye sahiptir. Mao, Çin’in, dünyanın ezilen halklarına destek vererek dünya barışını savunmak amacıyla emperyalist güçlere karşı koyması gerektiğine inanan bir liderdir. Ancak bu dönemde Sovyetler Birliği’nin uyguladığı dış politika nükleer güç odaklıdır. Mao bu nükleer odaklı dış politikanın ezilen halklar için ciddi bir tehdit unsuru oluşturduğunu düşünmektedir ve Sovyetler Birliği’nin dış politikasını sosyalist – emperyalist bir dış politika anlayışı olarak nitelendirmektedir. İşte iki ülke arasındaki ayrılma burada başlar. Yine Sovyetler Birliği ile Çin ilişkilerinde sıkıntı yaratmış olan bir diğer unsur; komünizm rejiminin liderliği konusundaki rekabettir. Batı ülkeleriyle ilişkilerin nasıl şekil alacağı ve Doğu Türkistan ile Moğolistan’daki sınır bölgeleri sorunları gibi çeşitli dış politika meselelerinin de hâlihazırda var olan anlaşmazlıklara eklenmesiyle ikili ilişkiler kopma sürecine girmiştir. Çin ile Sovyetler Birliği arasında herhangi bir şekilde blok kurulmasını istemeyen ABD de bu süreci kendi lehine kullanabilmek için girişimlerde bulunmuştur. Böylece; SSCB ile ittifak kurmasını engellemek isteyen ABD, Çin’e yönelik dış politikasını yumuşatma kararını almıştır.

Bu politika değişimleri sonucunda 1971 yılında Amerikan ping pong takımının Çin’e davet edilmesiyle temaslar başlamıştır. Bilindiği gibi; ABD’li sporcu Glenn Cowan kendi takımının otobüsünü kaçırdığı için Çinli sporcuların otobüsüne binmiştir. Cowan’a Zhuang Zedong isimli Çinli sporcunun bir fular hediye etmesine Çin Halk Cumhuriyeti lideri Mao’dan güçlü bir destek gelmiştir. Bu olayın ardından Amerikan ping pong takımının -davet üzerine- Çin’i ziyaret etmesiyle birlikte aynı gün ABD Başkanı Nixon tarafından Çin’e uygulanmakta olan ticari ambargo belli bir ölçüde kaldırılmıştır. Yaşanan gelişmeler sonucunda meşhur ping pong diplomasisi kavramı da tarih sayfalarındaki yerini almıştır. 1972’de Şanghay Ortak İşbirliği Antlaşması imzalanmıştır ve 1979 yılında Çin ile ABD arasındaki diplomatik ilişkiler de resmen başlamıştır.Ancak 1981 yılında Çin ile Tayvan arasındaki ilişkilerin gerilmesi ve ABD’nin Tayvan’ın savunma gücünü arttırmak için silah ve askeri mühimmat satması Çin-ABD ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. 1982’de taraflar Tayvan’a satılan silahların sayısını ve kalitesini yükseltmeme konusunda anlaşmaya varmıştır.

1989 yılına kadarki ABD ile Çin ilişkilerini, devlet başkanları görüşmeleriyle sürdürülen ılımlı nitelikteki ilişkiler olarak tanımlayabiliriz. 1989 yılında ise daha fazla özgürlük ve reform talebinde bulunan aydınların, işçilerin ve öğrencilerin gösterilerinin Pekin yönetimi tarafından kanlı bir şekilde bastırılmalarıyla sonuçlanan Tiananmen Meydanı olayları sonucunda ABD, Çin ile ilişkilerini askıya almıştır ve Çin’e silah ambargosu uygulamaya başlamıştır. Tiananmen Katliamı olarak da isimlendirilen bu olay ile birlikte ilişkiler durma noktasına gelmiştir ve 1998 yılına kadar da önemli bir ilerleme kaydedilememiştir.

1998’de Clinton’un Çin’i ziyareti sırasında taraflar önemli uluslararası sorunlar üzerindeki diyalog ve işbirliğinin güçlendirilmesi konusunda fikir birliğine varmıştır. Fakat ilişkilerin normal seyri NATO’nun Yugoslavya’ya yönelik hava operasyonu sırasında Çin’in Belgrad Büyükelçiliği’nin füzelere hedef olması sonucu 3 Çinli gazetecinin ölmesi ve 20’den fazla kişinin yaralanması yeni bir krizin patlak vermesini beraberinde getirmiştir. 1999’da iki ülke arasında gelişen ticari ilişkiler göz önünde bulunduran Washington, Çin’in DTÖ’ye girişine ilişkin çekinceyi kaldırmıştır.

2001’de ABD Deniz Kuvvetleri’ne ait bir keşif uçağının bir Çin savaş uçağıyla çarpışarak Çin’e zorunlu iniş yapması iki ülke arasında casus uçak krizini başlatmıştır. 11 Eylül 2001’de yaşanan saldırılar sonrası Çin ABD’ye terörle mücadele konusunda işbirliği teklifinde bulunmuştur. 11 Eylül 2001 saldırıları sonrası ABD’nin Tayvan’ı gözeten politikaları da değişmeye başlamıştır. Artık ABD de tek Çin prensibini benimsediğini ve Tayvan adasının barışçıl bir şekilde Çin’e dönmesini desteklediğini ifade etmeye başlamıştır. Bu durum küresel terörizm ile mücadelede Çin’in ABD’ye destek vereceğini belirtmesine ek olarak Rusya’nın Tayvan sorununda Çin’i desteklemesiyle de açıklanabilir.

Genel olarak ikili ilişkilerdeki genel alt başlıkları; küresel ve bölgesel güvenlik sorunları, terörle mücadele, siyasi, ekonomik ve askeri ilişkiler, Tayvan ve Doğu Türkistan meseleleri, insan hakları gibi konular oluşturmaktadır.

3) ABD ve Çin ilişkilerinin ekonomik yönü hakkında bilgi verebilir misiniz?          

1980 yılından 2004 yılına geldiğimizde ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ticaret hacminin 5 milyar dolardan 230 milyar dolara kadar yükseldiğini görmekteyiz. Bu durum, ticari ilişkilerin ciddi bir ivme kazandığı gerçeğini belirtmesi açısından önem taşımaktadır. Ayrıca ABD Japonya’nın önüne geçerek Çin’in bir numaralı ticaret partneri olmuştur. 2008 yılında da elinde en fazla ABD hazine tahvili bulunduran ülke haline gelmiştir. Günümüzde ekonomik gücüyle adından söz ettiren Çin’in, ABD ile kurmuş olduğu ticari ilişkiler aracılığıyla bu yöndeki kazanımlarını artırdığını da ifade edebiliriz. Esasında iki ülke arasındaki ilişkiler de öncelikle ekonomi ve ticaret konuları odaklı başlamıştır.                             

Emsalsiz ekonomik büyüme örneği sunan Çin ile ABD arasındaki ticari ilişkiler, ikili ilişkilerdeki önemli bir belirleyici olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak gerek Asya-Pasifik bölgesinde gerekse diğer bölgelerde çatışan çıkarlar işbirliği kadar rekabeti de beraberinde getirmektedir.

4) Çin’in ABD ve NATO ile ilişkisinin seyrinin değişmesi, Tayvan’ın uluslararası arenadaki statüsü hususunda bir farklılığa yol açtı mı?  

Evet. Zaten 1980 yılından itibaren Birleşmiş Milletler tarafından Tayvan’ın ikinci plana itilmekte olduğunu görüyoruz. Artık Çin Halk Cumhuriyeti uluslararası arenada Çin halkının resmi temsilcisi olarak tanınmaya başlıyor. 2001 yılında Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne girmesinden sonra aynı yıl Bush yönetimi aynı yıl Çin’e “daimi normal ticari ilişkiler” statüsü tanıyor. İkili ticari ilişkilerin gelişiminin önünü açacak bu adım Tayvan’ın ikinci plana düştüğünü göstermektedir.

5) Tayvan meselesinin ikili ilişkilerdeki önemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tayvan’ın çok eski bir tarihi var. İlk başta Hollanda tarafından sömürgeleştirilmişti. 1683 yılından itibaren ise ada Çin İmparatorluğu’nun yönetimine girmiş ve Çin’in bir parçası haline gelmiştir. 1895 yılındaki Japonya-Çin Savaşı sonunda Çinin yenilmesi ile adanın hakimiyeti Japonya’ya geçmiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nda yenilen Japonya, Tayvan’ı Çin’e iade etmek zorunda kalmıştır. Bu dönemde Çin’de iktidarda olan Milliyetçi Parti, 1949’da gerçekleşen devrim ile iktidarı Komünist Parti’ye devretmek zorunda kalmıştır.

Komünist Parti’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan etmesiyle Tayvan’a geçen Milliyetçi Parti, adada 1912 yılında kurulmuş olan Çin Cumhuriyeti’nin devam ettiğini ilan etmiştir. Ancak Pekin Hükümeti, Tayvan’ı kendi yönetimi altındaki bir eyalet olarak görmeye ve o topraklar üzerinde hak iddiasında bulunmaya devam etmiştir. Dolayısıyla 1949 devrimiyle Çin anakarasında ve Tayvan adasında ortaya çıkan iki siyasal otoritenin varlığının ve izlediği politikaların günümüz Tayvan sorununun kökenini oluşturduğu söylenebilir.

Komünist tehdide karşı uygulamaya konan Truman Doktrini, coğrafi konumundan dolayı Tayvan’ın ön plana çıkmasına sebep olmuş ve Kore Savaşı bu adanın ABD için önem kazanmasına yol açmıştır. 1954 yılında ABD ve Çin Cumhuriyeti arasında bir savunma antlaşması (US-ROC Mutual Defense Treaty) imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre, ABD, Tayvan’ın herhangi bir dış güç tarafından saldırıya maruz kalması durumunda, bu ülkenin güvenliğini sağlayacağını taahhüt etmiştir.

Değişen Soğuk Savaş konjonktürü içinde Batı, Çin Halk Cumhuriyeti ile ilişkileri düzeltmek için girişimlerde  bulunma kararı almış, bunun sonucunda da 1971’e kadar Çin’i temsil eden siyasal otorite olarak Tayvan’ı tanıyan BM, bu tarihte Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanımış ve Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul’daki koltuk  Tayvan’dan Çin Halk Cumhuriyeti’ne geçmiştir. 1979 yılına kadar Çin Cumhuriyeti’ni tanıyan ABD, bu yıl Pekin ile imzaladığı bildiri sonrası bu konudaki tavrını değiştirmiş ve Çin Halk Cumhuriyeti’ni Çin’in tamamını temsil eden meşru otorite olarak tanımıştır.

Bununla birlikte ABD Kongresi’nin 1979’da kabul ettiği The Taiwan Relations Act belgesi,  ABD’nin Tayvan’ı tanımama kararı almış olmasına rağmen bu yönetimle resmi olmayan ilişkiler kurmanın hukuki zeminini hazırlamış ve silah satışını da meşru kılmıştır. Dolayısıyla 1978 yılında ABD, Tayvan ile 1950’lerden beri var olan savunma antlaşmasını tek taraflı olarak sona erdirmesine rağmen adaya silah satışına devam etmiştir. Daha sonraki yıllarda, ABD’nin Tayvan politikasının en belirgin özelliği Çin’in adayı ilhakını önlemek ve statükoyu korumak olmuştur. 

Tayvan 1987’deki seçimlerle bir demokratikleşme sürecine girmiştir ve dış politikadaki argümanını da Çin’den ayrı bir devlet olduğunun diğer ülkeler tarafından kabul edilmesini sağlamak olarak belirlemiştir. Doğal olarak bu durum Çin’de büyük bir tepkiye yol açmıştır. Zira Çin tek ülke ve iki sistem politikasını gütmektedir. Yani Çin’e göre; Tayvan, Çin’e bağlı bir eyalet olarak güvenlik, iktisadi yapı, yöneticilerin atanması gibi dış politika haricindeki tüm konularda söz sahibi olabilecektir. Bu politikayı Makao ve Hong Kong’un şu anki durumuna benzetebiliriz.   

1995’te ve 1996’da ise Tayvan Boğazı Krizi, Çin ile Tayvan’ı neredeyse savaşın eşiğine getirmiştir. Yine bu dönemde ABD’nin Tayvan’a yönelik silah yardımlarına Çin, boğazın kendi tarafını füzelerle donatarak tepki vermiştir. Böylece Tayvan ciddi bir askeri saldırı tehdidine maruz bırakılmıştır.

Tayvan’ın özgün ve bağımsız kimliğine vurgu yapan Demokratik İlerleme Partisi’nin art arda seçimleri kazanması da -bu parti 2000 ile 2008 döneminde iktidarda olmuştur- Çin ile Tayvan ilişkilerinde nispeten bir gerginlik havasının oluşmasına sebep olmuştur. Ancak çok ciddi bir kriz meydana gelmemiştir. Çin’in Tayvan’ın bağımsızlığını ilan etmesi konusundaki endişeleri 2008 yılında Milliyetçi Çin Partisi’nin Tayvan’da iktidara gelmesiyle azalmıştır. Zira Milliyetçi Çin Partisi Çin’e yakın politikalar izlemektedir. Bu politikalara örnek olarak; iktisadi bütünleşmeyi hızlandıracak antlaşmaların imzalanmasını ve iki devlet arasında doğrudan yük ile yolcu taşınması kararını, gösterebiliriz.

6) Obama yönetiminin Çin’e yönelik dış politikası konusunda bilgi verebilir misiniz?

Öncelikle Tayvan konusunu ele alırsak, Tayvan’a silah satışları Obama döneminde de söz konusudur. Nitekim 2010 yılında 6 milyar dolar civarındaki bir silah satışına onay verilmiştir. Bununla birlikte ABD’nin Tayvan’daki Milliyetçi Çin Partisi iktidarından çok da memnun olmadığını söylemek mümkün.  Zira Tayvan’ın son dönemdeki savunma harcamalarında ciddi oranda bir düşüş yaşandığı görülmektedir.

Obama’nın göreve geldikten sonra Çin ile olan ilişliler için önemli bir ortak, aynı zamanda da rakip ifadesi ilişkilerin ticari ve ekonomik boyutu kadar siyasi boyutuna da vurgu yapmaktadır. Obama’nın Çine yönelik temel stratejisi bilindiği üzere ABD Çin’in yükselişine karşı çıkarlarını korumak ve nüfuz alanını genişletmek amacıyla “Asya Ekseni Stratejisi’’’ni hayata geçirmiştir. Bu bağlamda bölge ülkeleriyle gerçekleştirdiği ittifaklar ve bölgedeki askeri gücünü önemli oranda artırması, Çin’in kendisini ABD ve müttefikleri ile kuşatılmış hissetmesine ve önleyici tedbir alma yoluna gitmesine sebep olmuştur.

Obama döneminde ABD-Çin ilişkilerinin başlıca konularını Kuzey Kore ve İran’ın nükleer silah geliştirme programının engellenmesi, Suriye sorununun çözümü, Tayvan ile ilişkiler, Doğu ve Güney Çin Denizindeki anlaşmazlıklar, yuanın değerinin arttırılması, DTÖ kurallarına riayet, yabancı doğrudan yatırımlar, iklim değişikliğiyle mücadele ve insan hakları ihlalleri oluşturmaktadır.

7) Güney Çin Denizi’ndeki egemenlik sorununun ABD – Çin ilişkilerindeki rolü nedir?        

Bu sorunun cevabı ABD’nin Asya – Pasifik bölgesine dönüş politikasıyla alakalı. Bildiğiniz gibi Çin ekonomisi ihracata dayalıdır ve bu sebeple deniz yollarının güvenliği fazlasıyla önemlidir. Zira Çin’in endüstrisi üretime ve gelişime devam etmek için hammaddeye muhtaçtır. Çin’in fazlasıyla önem verdiği konuların başında ticaret yollarının güvenliğinin sağlanması gelmektedir. Yani Çin bu bölgeyi ne kadar çok kontrolü altında tutabilirse kendisini de o kadar fazla güvende hissedebilecektir. Ancak Güney Çin Denizi’ne baktığımızda mevcut durumun Pekin’in pek de istemediği şekilde olduğunu görüyoruz. Vietnam’ın, Tayland’ın, Kamboçya’nın, Malezya’nın, Filipinler’in ve hatta Myanmar’ın -önceleri Myanmar’ın Çin ile ilişkileri iyi olarak nitelendirebileceğimiz bir düzeydeydi fakat bu durum Myanmar’ın ABD’nin etki alanına girmesiyle değişti- ABD ile yakın ilişki içerisinde olduğunu söylemek mümkündür. Bu durum da Çin’in kendisini kuşatılmış gibi hissetmesine neden olmaktadır.

Harita üzerindeki söz konusu ülkelerin oluşturduğu coğrafi hat ilk ada zinciri denilen kavramı ortaya çıkarmaktadır. ABD bu zincirle aslında Çin’i bölgeye sıkıştırmayı ve böylece Çin’in hareket alanını kısıtlamayı amaçlamaktadır.

İki ülke arasındaki rekabet olgusu da bu bölgede ne kadar fazla nüfuz sahibi olunabileceğine bağlı olarak gelişim göstermektedir.

8) ABD anladığım kadarıyla Çin ile ilişkilerinde ciddi bir kriz yaratmak istemiyor. Ancak Çin’e karşı rekabet etmesi gerektiği gerçeğini de unutmuyor çünkü Çin ekonomik olarak ciddi bir yükselişte ve bundan dolayı ABD stratejik bazı bölgelerde Çin’in egemenlik haklarını kısıtlayarak rekabet gücünü azaltma yolunu tercih ediyor. Yine Obama ABD’sinin politikalarının da bu doğrultuda olduklarını ifade edebilir miyiz?

Evet, bunu söyleyebiliriz. Zaten Obama ABD’sinin birincil sırada ortaya koyduğu Asya Pivot Stratejisi ile de amaçlanan bölgede ABD nüfuzunun Çin aleyhine genişlemesinin sağlanmasıdır. Ekonomik anlamda gücünü her geçen gün artıran Çin’in bölgede daha sınırlı bir nüfuza sahip olmasıdır. Fakat doğal olarak Çin ABD’nin bu çevrelenme girişimine karşı bir reaksiyonu oluşuyor. Bu reaksiyonlara örnek olarak; Çin Hava Savunma ve Tanımlama Bölgesi hamlesini, askeri modernizasyonunu ya da çeşitli silahlanma çalışmalarını gösterebiliriz.

Ayrıca ABD’nin, Asya ekseni stratejisi bağlamında birtakım savunma politikaları ve doktrinleri de söz konusu. ABD Asya ekseni stratejisi çerçevesinde Çin’in bölgedeki askeri yükselişine karşı “Müşterek Operasyonel Erişim” adlı yeni bir savunma doktrinini ve “Hava-Deniz Savaşı” isimli askeri stratejiyi benimsemiştir. Hava-Deniz Savaşı stratejisi, Kuzey Asya ve Pasifik’te Çin’in güçlenmesinin ve etki alanının artmasının engellenmesini, Çin’e giden ve Çin’den gelen deniz trafiğinin kontrol edilmesini öngörmektedir. Müşterek Operasyonel Erişim doktrini ise girişimi engelleme (anti-access/A2) ve bölgeye hapsetme (area denial/AD) kapasitesini ve buna bağlı taktiksel kabiliyetleri temel almaktadır. Böylece Çin’in bölgedeki harekat kabiliyetinin sınırlandırılması ve muhtemel bir saldırının sınırlarını daraltarak Çin silahlı kuvvetlerinin operasyonlarının engellenmesi hedeflenmektedir. Tüm bunlar Çin’in bölgedeki harekat ve manevra kabiliyetlerini engellemeye yöneliktir.

9) Son zamanlarda Çin’in Latin Amerika’ya yöneldiğini gözlemliyoruz. Özellikle de ekonomik ilişkiler son on yıldır ciddi bir ivme kazanmış durumda. Çin’in Latin Amerika eğilimi ABD’nin o bölgedeki hegemonyasının kırılmasına yönelik olarak yorumlanabilir mi?    

Evet, yorumlanabilir. Ancak bu yorum, söz konusu durumun sadece tek bir boyutuna ilişkindir. Çin’in Latin Amerika ile ilişkileri 1970’ten itibaren başlamıştır ancak ilişkilerdeki asıl ivme son on yılda kazanılmıştır. Çin, kurmak istediği adil ve çok kutuplu uluslararası düzen için Latin Amerika ülkelerinin desteğini sağlamak istemektedir ki bu düzen ABD hegemonyasına karşı çıkmaktadır. Ayrıca Çin hem bu ülkelerdeki doğal kaynaklara daha kolay ulaşmayı hem de -ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin Çin ticaretinde aldıkları paya bakarsak- ticari ilişkilerindeki Batı bağımlılığını azaltmayı istemektedir. Bu bağımlılığın azaltılması ise ticari partnerlerin çoğaltılmasıyla söz konusu olabilir. Yani Çin’in Latin Amerika eğiliminde ekonomik gerekçeleri de göz ardı etmemek gerekmektedir. Öte yandan Tayvan’ı ekonomik ilişkiler sebebiyle tanıyan bazı Latin Amerika devletlerini kendi tarafına çekerek Tayvan’ı uluslararası arenada yalnızlaştırma amacındadır.

Latin Amerika ülkeleri açısından ise Çin aslında ABD’ye karşı bir alternatif olarak değerlendirilmektedir; çünkü Çin, ilişkilerinde ABD gibi bir ideoloji ya da siyasal rejim dayatması gütmemekte ve insan hakları, demokrasi gibi kavramları öne sürmemektedir. Yeni bir pazar edinmek, sermaye ve teknoloji çekmek, yabancı yatırımları artırmak, kalkınma fonu sağlamak ve ticareti geliştirmek açısından Çin bu ülkeler için önem taşımaktadır.

Tabii bir de madalyonun öteki yüzü var. Yani Çin’in Latin Amerika’ya yönelmesinin sadece olumlu etkileri söz konusu değil. Çin’den gelen ucuz ürünler sebebiyle Latin Amerika’daki yerli üreticilerin rekabet etmekte sıkıntı yaşaması, endüstrinin yeterince gelişememesi, ülkelerin ihracat ürünlerini çeşitlendirememesi ve kredi anlaşmalarında borç alan ülkeden altyapı projelerinde Çin’in inşaat, telekomünikasyon ve diğer ürünlerini satın alarak kullanması istemesi gibi olumsuz etkiler de mevcuttur.

Ancak doğal olarak Çin’in ABD’nin arka bahçesi olarak nitelendirilen bir coğrafyada bu kadar aktif olması ABD hegemonyasına karşıt bir durumdur. Bir bütün olarak, ABD hâlâ bölgenin en büyük ticaret ortağı olmakla birlikte Çin bugün Arjantin, Brezilya, Şili ve Peru’nun en büyük ticaret ortağı konumundadır. 2000’lerin başlarında 13 milyar dolar olan ticaret hacmi 2013’te 260 milyar dolara çıkmıştır.

Bildiğiniz gibi son dönemlerde ABD ile Küba ilişkilerinde yeni bir dönem başladı. ABD’nin Küba ile ikili ilişkilerini normalleştirmeye ve geliştirmeye başlaması bile aslında Çin’in Latin Amerika coğrafyasında artan nüfuzundan ABD’nin rahatsızlık duymakta olduğu şeklinde yorumlanabilir.

10) Nikaragua Kanalı aracılığıyla Çin -Rusya ile birlikte- Latin Amerika coğrafyasındaki ABD tekelini kırmaya ve Panama kanalına karşı yeni bir alternatif geliştirmeye çalışıyor. Bu projeyi Latin Amerika bağlamında ABD-Çin ilişkileri açısından ve ulaşım yönüyle nasıl yorumluyorsunuz?

Nikaragua Kanalı’na ilişkin olarak Amerika şu anda “bekle ve gör” politikasını uyguluyor. Yani ABD bu kanalın gerçekten yapılıp yapılamayacağını görmek istiyor.

Aslında süreç; Eylül 2012’de Nikaragua hükümetinin, Hong Kong Nikaragua Kanal Geliştirme Yatırım Şirketi (HKND) ile Nikaragua Kanalı’nın yapımı için bir anlaşma imzalamasıyla başlamıştı. Ancak yine de kanal konusundaki verilerin çok açık olmadığını gözlemleyebiliriz. Zira fizibilite çalışmaları ve çeşitli teknik düzenlemeler konusunda çok fazla rapor yayınlanmadı ve bu durum da ABD’yi “bekle ve gör” politikasını uygulamaya itiyor. Uluslararası toplumda da Çin destekli ve Hong Kong merkezli yatırım şirketinin bu projeyi ne ölçekte gerçekleştirebileceği konusunda çeşitli soru işaretleri mevcut.

1914 yılında hizmete açılıp 1999 yılında Panama hükümetine devredilen Panama Kanalı, Latin Amerika bölgesini ABD’ye bağlaması ve amiyane tabirle bu bölgenin ABD’nin arka bahçesi olarak tanımlanması açısından önemli bir etkiye sahiptir. ABD bu kanal aracılığıyla bölgedeki ticari kontrolünü de pekiştirebilmiştir. Çin açısından Latin Amerika ile yürütülmekte olan ticari ilişkilerden ötürü deniz yollarının güvenliğinin sağlanması artık daha da önemli bir mesele haline gelmiştir ve Nikaragua Kanalı aracılığıyla bu amaç gerçekleştirilebilecektir. ABD’nin Panama Kanalı üzerindeki otoritesini kullanarak Çin’in uluslararası ticari faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyebilmesi de söz konusu olabilecek bir senaryodur ve bu yüzden Çin, kendi kontrolü altında bir kanalın olmasına büyük önem vermektedir.

Nikaragua Kanalı’nı Panama Kanalı’ndan ayıran diğer bir nokta ise şudur: Çin, ticaretinin büyüklüğü oranında yeni nesil büyük konteynırlar ve süper tankerler kullanmaktadır; fakat o ebatlardaki gemilerin Panama Kanalı’ndan geçmesi şu anda mümkün değil. Panama Kanalı’nı genişletme çalışmaları da söz konusu ancak bu çalışmalar tamamlandığı takdirde bile bu büyüklükteki gemilerin kanaldan geçmeleri mümkün olmayacak. Nikaragua Kanalı bu gemilerin geçmesine olanak sağlaması yönüyle de Çin için ayrı bir öneme sahip. Yani yine bu durum da Çin’in ekonomik çıkarlarıyla örtüşüyor.

Genel olarak Panama Kanalı sayesinde ABD’nin elde ettiği kazanımları, gerçekleşmesi durumunda Nikaragua Kanalı aracılığıyla Çin de elde edecektir. Amerika kıtasında Washington’un kontrolü altında olmayan bir kanal üzerinde söz sahibi olmak Pekin’e önemli stratejik fayda sağlayacaktır.

11) 1980’li yıllardan itibaren bilgi teknolojilerinde meydana gelen gelişmelerle hizmet sektörü önemli ölçüde büyüme kaydetti ve yaşanan teknolojik gelişmeler devletlerin güvenlik ile istihbarat politikalarını da etkiledi. Bu bağlamda siber güvenlik ve siber suç olgularını tanımlar mısınız?                

Bilgi üretiminin, depolanmasının ve iletiminin oldukça hızlı gerçekleşmesine olanak sağlayan siber teknoloji, bir yandan büyük kolaylık ve imkânlar sunarken diğer yandan da yeni güvenlik tehditlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ülkelerin kritik altyapısının (ziraat, su, kamu sağlığı, acil hizmetler, hükümet ve savunma kuruluşları, bilgi ve haberleşme, enerji, ulaştırma, bankacılık ve finans, vs) siber uzaya bağımlı hale gelmesi tehdidin boyutlarını artırmaktadır. Dolayısıyla günümüzde gerek bireyler gerek kurumlar gerekse devletler her geçen gün daha karmaşık ve çok boyutlu hale gelen siber tehditlere açık durumdadır. Bu durum siber güvenlik konusunu ön plana çıkarmaktadır. Siber güvenlik kısaca bilgi ve iletişim sistemleri alanında kritik alt yapıların ve bilgi varlıklarının zayıf noktalarının belirlenmesi ve bunların tehlikelerden korunması amacıyla gereken önlemlerinin alınmasıdır.

Siber güvenliğe yönelik tehditlerden biri siber suçlardır. Siber suç Doç.Dr. Yılmaz Yazıcıoğlu’nun tanımıyla bilgisayarın konusunu veya vasıtasını yahut simgesini oluşturduğu suç olgusu içeren fillerdir. Siber suçları diğer siber tehditlerden ayıran temel özellik, suçluyu buna iten temel etkendir. Siber suç işleyen şahıslar genellikle şahsi menfaatler gütmekte,  maddi kazanç, ün veya tamamen kişisel tatmin amacıyla suç işlemektedirler. 2001 yılında imzaya açılan ve Türkiye’nin 2010’da imzaladığı Avrupa Konseyi Siber Suçlar Sözleşmesi siber suçları dört ana kategoride ele almaktadır. Birincisi kanunsuz erişim, veriye müdahale, siber casusluk, sistem engellemeleri, cihazları kötüye kullanmayı içeren bilgisayar veri sistemlerinin ulaşılabilirliği, bütünlüğü ve gizliliğine karşı işlenen suçlardır. İkincisi bilgisayar üzerinden yapılan sahtekârlık ve dolandırıcılığı içeren bilgisayar bağlantılı suçlardır. Üçüncüsü çocuk pornografisi temelli içerik bağlantılı suçlardır. Dördüncüsü ise telif hakları ve bununla bağlantılı hakların ihlaline ilişkin suçlardır. 


Siber suçların işlenmesinde pek çok farklı yöntem kullanılmakta olup teknolojik gelişmelerle bu yöntemlere yenilere eklenmekte veya var olanlar şekil değiştirmektedir. Bu yöntemlerden bazıları; kötü amaçlı yazılımlar (virüs, solucan, Trojan), internet sayfası yönlendirme, kimlik hırsızlığı, hizmet dışı bırakma (denial of service)vb. Örneğin 2000 yılında Filipinler
’den dünyaya yayılan Love Bug (aşk böceği) virüsü 40 milyon bilgisayarı etkilemiş, 8,7 milyar dolar zarara yol açmıştır. Siber suçlar dışındaki diğer önemli tehditler siber terörizm ve devlet destekli siber saldırıdır.

12) Siber casusluk konusunda Çin ve Amerika ilişkilerinde hâlihazırda güncelliğini korumakta olan bir gerilim söz konusu ve bu konuda iki tarafın da karşı tarafa yönelik suçlamaları mevcut. Sizce siber casusluğun önüne geçilmesi günümüz teknolojik şartlarında mümkün mü?

Siber uzay kavramının uluslararası ilişkiler alanında da önem kazanmasıyla karşımıza siber casusluk olgusu çıkıyor. Siber casusluk; askeri, siyasi ve ticari konularda istihbarat toplayabilmek amacıyla metin mesajlarının, e-mail trafiğinin ya da diğer haberleşme yollarının dinlenmesiyle çeşitli verilerin ele geçirilmesi süreci olarak tanımlanıyor. Bu konunun, iki büyük siber güç olarak nitelendirilen ABD ile Çin arasındaki en önemli gündem maddelerinin başında geldiğini görüyoruz. Nitekim Haziran 2013’te Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Obama arasında gerçekleştirilen toplantıda bu konu bir numaralı gündem maddesiydi.

New York Times, Washington Post, Microsoft, Coca-Cola, Apple, Facebook ve Twitter gibi şirketlerin maruz kaldığı siber saldırıların ardında Çin’in olduğuna ilişkin pek çok iddia bulunmaktadır. Ayrıca Çin’in Patriot füze sistemi, Black Hawk helikopteri ve F-35 taarruz uçağı gibi ABD’nin üst düzey silah sistemleri ve kurumsal sırlarını ele geçirmeye yönelik siber saldırılar düzenlediğini iddia eden birçok rapor yayımlanmıştır. En az 10 gelişmiş silaha ait bilgilerin Çinli internet korsanları tarafından çalındığı ve bunun Çin’in silah teknolojisine 25 yıl kazandırdığı iddia edilmiştir.

Siber saldırı konusunda Obama tarafından Çin’in -doğrudan- suçlanmasına karşılık Çin’den de ABD’yi aynı şekilde suçlayan bir açıklama gelmiştir. Yani iki gücün rekabet alanına artık siber uzay da eklenmiştir.

Bu güvenlik sorununun çözümü içinse ilk olarak konunun bütüncül bir şekilde ele alınması gerekmektedir. İkinci olaraksa ortak hukuki bir zeminin ve küresel bir siber güvenlik standardının oluşturulması için çalışmalara başlanmalıdır. Ancak devletlerin kendi çıkarlarını ön planda tutan politikalarına ve bilgi teknolojilerinde yaşanan gelişmelerle ağ denetiminin de zorlaşmasına bağlı olarak bu konuya ilişkin kalıcı efektif bir çözümün sağlanabilmesi pek mümkün görünmemektedir.

Özgenur AKTAN

LATAM Araştırma Asistanı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.