Efsanelerle Gerçekler Arasında: İzmir Solun Kalesi mi?

0
1061

Normal süresi 2014 yılının Mart ayı olan yerel seçimler, büyük bir olasılıkla iktidarın teklifi ve muhalefetin de desteğiyle 2013 sonlarına çekilecek gibi gözüküyor. Yaklaşan yerel seçimlere yönelik tahminler, spekülasyonlar ve tartışmalar da, İstanbul ve İzmir üzerine yoğunlaşıyor. İstanbul’un, ülkenin ekonomik, demografik ve tarihsel olarak reel ve sembolik anlamlarının yüksek olması şehri seçimler öncesi ön plâna çıkartırken, İzmir ise, İzmir’in solun/sosyal demokratların kalesi olup olmadığı tartışması üzerinden önem kazanıyor. Peki İzmir gerçekten de kendini solda konumlandıran partilerin kalesi mi, yoksa bu yaygın söylem ve görüş, tarihsel bir yanılsamadan mı ibaret? Geçmişten bugüne gelecek şekilde bir bellek tazeleme işiyle, İzmir konusunu somut, ölçülebilir ve gerçekçi temellere oturtabilmek güç değil.

Çok partili siyasal hayata 1945’te geçen ve ilk çok partili seçimleri 1946’da gerçekleştiren Türkiye, serbest ve adil koşullarda ilk çok partili genel seçimi ise 1950’de gerçekleştirebildi, 1950’den bu tarafaysa tam 16 genel seçim düzenlendi. 1950 yılında gerçekleşen ilk serbest genel seçimlerde İzmir halkı, %56.7 gibi yüksek bir oranla Demokrat Parti’yi desteklemiş, DP’ye iktidar yolunda en büyük desteği veren illerden bir tanesi olmuştu. 1954 ve 1957 seçimlerinde de bu eğilim devam etmiş, İzmir halkı DP’ye yüksek oy oranlarıyla destek vermiştir.

1950’lerdeki çok partili demokrasiye geçiş yıllarında DP’ye büyük destek veren İzmir, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki süreçte de merkez sağ partilere destek vermeyi sürdürmüş, 1961, 1965 ve 1969 yıllarındaki genel seçimlerden, DP’nin ardılı olarak kurulan Adalet Partisi (AP) birinci olarak çıkmıştır. Hatta 27 Mayıs darbesinden sonra düzenlenen ve ülke genelinde asker destekli olarak yoğun bir CHP propagandasının gerçekleştirildiği şartlarda, AP tek başına % 55 oy alırken, diğer sağ partilerin oy oranları da katıldığında sağ partilerin toplam oy oranı %60’ı buluyordu.

Çok partili siyasi hayata geçişin yaklaşık olarak ilk 20 yılında İzmir halkı, hiçbir genel seçimde istisna göstermeyecek şekilde merkez sağ partileri desteklemiş, CHP’ye ya da kendini solda tanımlayan bir siyasi partiye İzmir’de seçim galibi olma şansını tanımamıştır. İlginç olansa, uzun yıllar boyunca merkez sağ partilerin yüksek oy oranlarıyla seçimleri kazandığı İzmir’de CHP’nin siyasi olarak etkinliğini arttırması da, paradoksal bir şekilde, partinin kendini solda tanımlamasıyla başlamıştır.

Kendini ilk kez 1965 yılında “ortanın solu”nda tanımlayan ve Bülent Ecevit’in 1971’de genel başkan seçilmesiyle politik söylemini de iyiden iyiye sola kaydıran CHP, bir sol parti olarak girdiği ilk genel seçimler olan 1973 seçimlerinde %44’lük oy oranıyla İzmir’den ilk kez birinci parti olarak çıktı. Yine Ecevit’in CHP’si, 1977 genel seçimlerinde de İzmir’de %52.6 gibi yüksek bir oranda oy alarak birinci parti olarak çıkıyordu. Burada dikkat edilmesi gereken, 20 yılı aşkın bir süre boyunca merkez sağ partileri birinci çıkartan bir şehrin, dünya genelinde solun dalga dalga yükseldiği, sendikal hareketlerin, gençlik örgütlenmelerinin güçlendiği bir dönemde, kendini solda tanımlayan bir partiyi sağ partiler karşısında yüksek oy oranlarıyla şehirde birinci çıkartmasıdır ki, “İzmir olayı”nı anlayabilmek için bu ayrıntıları akılda tutmak gerekir.    

İzmir’de 1970’ler boyunca süren sol dalga 12 Eylül’den sonra gerçekleşen ilk genel seçimlerde de devam ediyor, 1983 genel seçimlerinde de siyasal yelpazenin sol kanadını temsil iddiasıyla seçimlere katılan Halkçı Parti (HP), oyların yaklaşık %37’sini alarak İzmir genelinde birinci oluyordu. 1987 ve 1991 seçimleriyse, şehirde 1960’lardan sonra ilk kez merkez sağın geri dönüşü olarak görülebilirdi, nitekim bu seçimleri sırasıyla önce ANAP, ardındansa DYP birinci olarak tamamlıyordu. İzmir’de 1970’lerle esen sol dalga, 1987 ve 1991 genel seçimlerindeki aranın ardından 1995 ve 1999’da DSP’nin, 2002, 2007 ve 2011’de ise CHP’nin seçim galibiyetleriyle sürdü.

Yukarıda ana hatlarıyla seçimlerinin kazananlarını hatırlattığımız verilere bakacak olursak, 1950 yılından bu tarafa gerçekleşen 16 genel seçimde 8’inde merkez sağ, diğer 8’inde ise merkez sol partiler, İzmir’de seçim kazanmıştır. İzmir’de 1950’ler ve 1960’lar merkez sağ partiler için zafer yılları olurken, 1970’lerden itibaren etkisini arttıran ve Ecevit’in CHP’si kanalıyla ülke genelinde daha yaygın olarak kamusallaşabilen sol, 1970’lerden bugüne değin, 1987 ve 1991 dönemleri hariç, sürekli seçim kazanmıştır. Peki bu verilere bakarak ve özellikle de son 40 yıldır İzmir’de hemen hemen tüm genel seçimleri sol partilerin önde bitirdiğini düşünerek, şehrin solun kalesi olduğunu söylemek mümkün mü?

İzmir’in seçim alışkanlıklarına, siyasal parti tercihlerine baktığımızda fark edilen ilk gerçeklik, İzmir’in keskin bir siyasi yönelimi olmadığı. Nitekim bir dönem siyasetin sağındaki partilere kazandırmış bu şehir,  hemen ardından, hem de komünizmin bir tehdit olarak algılandığı yıllarda kendini solda tanımlayan bir partiyi de büyük oran oranlarıyla birinci yapmıştı. Burada hatırlanması gereken nokta şudur: 1950’lerde ve 1960’larda, merkez sağ partiler, devletçi elitlere ve asker sivil bürokrasiye karşı, “millet iradesi”nin ve özgürlüklerin taşıyıcılığını üstlenmişlerdi; 1970’lerde ise merkez sağ giderek daha devlet odaklı ve özgürlük düşmanı bir söylem benimserken, CHP daha iyimser, özgürlükçü ve açık bir söylemi benimsiyordu. Daha açık bir ifadeyle, 1950’lerden 1980’lere uzanan süreçte, İzmir’in tercihinin “özgürlüklerden” yana geliştiğini ve “daha çok özgürlük” söylemini iyimser bir dille aktarabilen partilerin şehirde seçim kazandığını teslim etmemiz gerekiyor.

İzmir’in, 1980’lerdeki ve 1990’lardaki tercihleri ise, dönemin kaotik ortamıyla paralel geliştiğini görmek mümkün. Bu dönemde sol partiler (HP ve sonrasında DSP) yine başarılı olarak öne çıksalar da, ANAP ve DYP de birer kez seçim kazanabilmişlerdi. Bu dönem, ideolojik yaklaşımlardan öte, isimlerin ve projelerin belirleyici olduğu bir dönem olmuştu. 

Özellikle 1990’larla birlikte yükselişe geçen ve 1995 genel seçimleriyle önemli bir güç haline geldiği tescil edilen siyasal İslam, İzmir’in 2000’lerle gelişen oy verme alışkanlığını değiştirecek ortamın zeminini hazırladı ve 1950’lerden çok daha farklı olarak, oy verme süreçlerinde “hayat tarzı” kaygıları belirleyici olmaya başladı. AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinden bu yana düzenlenen üç genel seçimden de İzmir halkına hayat tarzını/laikliği/Cumhuriyet’i korumaktan başka hiçbir siyaset teklifi olmayan CHP’nin galip çıkması, şehrin, ülke genelinde etkinliğini arttıran muhafazakâr dalgaya karşı altı laiklikle doldurulan bir refleksinden başka bir şey değildi.

İzmir, AKP öncesinde farklı tercihlerde bulunmasına rağmen, esasında “özgürlükler “ üzerinden ilerleyen bir oy verme alışkanlığına sahipti; dolayısıyla ideolojik bir sağ ya da sol yönelim söz konusu değildi. AKP sonrası İzmir ise, büyük ölçüde “modern hayat tarzını” korumaya ve yükselen muhafazakârlığa karşı direnç oluşturmaya dönük bir oy alışkanlığı geliştirmiş, yine ideolojik bir sağ ya da sol yönelim söz konusu olmamıştır. Bu nedenle, 1950’lere ve 1960’lara bakıp İzmir’in tarihsel olarak merkez sağın kalesi olduğunu söylemek ne kadar gerçek dışıysa, 1970’ler ve sonrasına bakıp şehrin merkez solun/sosyal demokratların kalesi olduğunu söylemek de o kadar gerçek dışıdır.

Görülen o ki İzmir, özgürlüklerden yana pozisyon alabilen, geleceğe dönük iyimser bir söylem üretebilen ve baskıcı bir dindarlık ve/veya muhafazakârlık algısı yaratmayan siyasal partileri ihya ediyor ve bu da, İzmir’de seçim kazanmanın bir nevi şifresi. Türkiye solu, İzmir’i gerçekten kalesi haline getirmek istiyorsa devlet merkezli söylemden tamamen sıyrılıp toplumla özgürlükler ve daha çok demokrasi üzerinden, iyimser ve anlaşılır bir dil kurmayı denemeli.     

 

Emrah Aslan

Hamburg Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Yüksek Lisans

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.