Eğitim Zayiatı

0
489

Fotoğrafçı Anıl Çizmecioğlu, Eğitim Zayiatı isimli belgeselinde zorunlu askerlik sırasında yaşanan kaza, kavga, intihar gibi sebepler gösterilerek hayatını şüpheli şekilde kaybeden gençlerin hikayelerinin izini sürüyor. Belgeselde çocuklarını kaybeden ailelerle yapılan görüşmelere ve bizzat ailelerin anlatımına yer verilmiş.

Belgeselde hikayeleri anlatılan isimler şöyle: Adil Şipal, Cemal Timur, Davut Yıldırım, Murat Oktay Can, NesimTarhan, Serhat Yıldız, Sevag Şahin Balıkçı, Taner Deş, Uğur Kantar, Volkan Kamalak.

“SAVAŞIN TARAFI OLMAYA ZORLANMAK BANA GÖRE DEĞİL”

Anıl Çizmecioğlu kimdir?

Anıl Çizmecioğlu aslında şudur: Bir şehir, bir ülke aidiyeti olmayan, bir dine veya kültüre de kendini ait hissetmeyen, dünyaya dair bir derdi olan ve bu derdini bir şekilde anlatmaya çalışan, meşkalesi de fotoğraf ve multimedya belgesel olduğu için bununla anlatmaya çalışan biridir.

Askerlik hakkında ne düşünüyorsunuz?

Askerlik devletin, dini de yanına alarak insanların hayatlarından 12 ay, 15 ay her ne ise bunun süresi, bir yerde alıkoymaya ve onları orda hizaya getirmeye çalıştığı zorunlu bir sistemdir benim için.

Askerlik yaptınız mı?

Askerliğimi yapmadım. Şuan için legal yollarla bunu erteliyorum ve yapmayı da düşünmüyorum. Muhtemelen ilerde ben de bir vicdani retçi olabilirim. Henüz böyle bir şeye kalkışmadım ama böyle bir şey olacak gibi görünüyor. Bir insanın 20 yaşından itibaren bir yere kapalı tutulması, orda birtakım görevlere zorlanması, orda bi şekilde yontulmaya çalışılması pek benim kabul edebileceğim bir şey değil. Başka şekillerde de uzak durmak gerekiyor bence. Eline bir silah almak, bir insanı öldürmek üzere eğitilmek… Bir savaşın içindeyiz uzun zamandır ve bu savaşın bir tarafı olmaya zorlanmak bunlar pek bana göre birşey değil.

Eğitim Zayiatı adlı bir belgesel çektiniz. Peki eğitim zayiatı nedir?

Eğitim zayiatı dediğimiz şey aslında askeriye içerisinde kullanılan bir kavram. Bir genç zorunlu askerlik sırasında savaş dışı herhangi bir sebeple öldüğünde genel tanımlama bu. Eğitim zayiatı deyip dosyasını kapatabiliyorlar. Misal eğitim sırasında bir arkadaşının kaza kurşununa kurban gittiğinde, çatıdan düştüğünde veya araba çarptığında bu tür kazalarda direkt eğitim zayiatı deyip dosyayı kapatabiliyorlar. Aslında sorgulanması gereken bir şeyin sorgulanmadan, güzel bir dille üstünü örtmenin militarist sistem tarafından oluşturulmasıdır.

Neden bu kavramı belgeselde kullanmak istediniz?

Belgeselde bunu kullanmamın amacı biraz ironikti. Bu çocukların çoğuna yıllarca eğitim zayiatı dediler ve mevzuyu kapattılar. Onların ölümünün arkasındaki şüpheleri ya da gerçekten bir kaza, intihar, cinayet olup olmadığını araştırma gerekliliğini ortadan kaldıran bir tanımlamaydı bu.

“ÖYLE BİR DİL KULLANILIYOR Kİ BUNUN BİR İNTİHAR YA DA KAZA OLDUĞUNA SENİ İKNA EDİYOR”

Eğitim Zayiatı belgeselini yapmaya sizi iten sebep neydi?

Nadir de olsa sağda solda gazete haberlerinde, askerliğini yapan insanların intihar ettiği haberlerini görebiliyorduk. Ama günümüz haber mecrasının dili gereği, pek ardındaki şüpheleri araştırma eğilimine girmiyor insanlar. Ben de öyleydim uzun bir süre. Yani öyle bir dil kullanılıyor ki bunun bir intihar ya da kaza olduğuna seni ikna ediyor. Fakat bir yerde benim dikkatimi çeken bir haber vardı. Bu da 2011 yılında Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesinin bir köyünün nüfusuna kayıtlı bir askerin intihar ettiği iddiasıydı. Buraya kadar haberde her şey normaldi. Fakat şöyle bir anekdot da vardı haberde. Geçmiş yıllarda da aynı köyden 4 askerin farklı yerlerde, farklı zamanlarda yine ‘intihar’ ettiği söylenerek hayatını kaybettiği ve bu gencin beşinci vaka olduğu yazılmıştı. Burda dikkati çeken bir şey vardı. Türkiye’deki politikaları, savaş ve barış sürecini az çok bilen bir insan bunun altında politik bir şey olacağını tahmin edebiliyor. O zamanlar benim yeni yeni birtakım tarihi, politik gerçekleri öğrenmeye başladığım zamanlardı, bir farkındalık oluşmuştu bende. Ve bu haberin arkasında bir şey olabilir diyerek gidip ordaki aile ile görüşmek istedim. Sonrasında konuyu biraz daha araştırdığımda aslında bir çok ölümün çok da söylendiği gibi intihar kaza vb. şeyler olmayabileceğini, bunların arkasında farklı şeylerin olabileceğini düşündüm. Ondan sonra da bu konunun bir belgeselini yapmalıyım diye düşündüm.

“EN SAĞLAM TANIKLIK AİLENİN TANIKLIĞIDIR”

Bu ölümlerin intihar mı yoksa şüpheli ölüm mü olduğu hakkında nasıl bilgi edinebildiniz?

Böyle bir olayın çok fazla kaynağı yoktur. Birincisi dışardaki insanlar haberlerden öğrenir. İkincisi bu konu hakkında araştırma yapan birtakım kuruluşlar var. Misal İnsan Hakları Derneği’nin hazırladığı raporlar vardı. Üçüncüsü de en sağlam ya da en yakın, sözüne ikna olabileceğimiz tanıklık ailenin tanıklığıdır. Bu gazete haberleri bana sadece birer bilgi veriyordu bu hikayeler hakkında. Ben de çeşitli araştırmalar yapıp asıl kaynağa yöneldim. Ailenin konu hakkındaki düşüncelerini önemsedim ve ailenin ne yaşadığını öğrenmek için onlarla görüştüm. Bu konuda rütbeli bir askerle ya da konu hakkında araştırma yapan derneklerle görüşmekten daha verimli daha ikna edici bir kaynak olarak gördüm aileleri.

Filmde hikayesini dinlediğimiz, evlatlarını kaybeden on aile var. Bu aileler hakkında bilgi verebilir misniz? Neden bu aileleri seçtiniz?

Temel olarak hikayelerine göre belirledim. Bu belgeselin araştırmasını yaparken yaklaşık 200 tane isim çıkardım. Bu da son 3-4 senenin gazetelerinde haber olmuş isimlerdi. Bunlar içerisinde hikayelere önem verdim. Böyle bir konuyu anlatıyorsanız biraz daha bariz hikayeleri seçmek belkide daha doğrudur.

“…İPLE KENDİNİ ASTIĞI İDDİA EDİLEN YERDE AYAKLARININ YERE DEĞDİĞİ DE İDDİA EDİLİYOR”

Peki bu 200 kişinin hepsinde ortak bir noktalar var mıydı?

Evet mesela şöyle bir ortak nokta var. Ölen gençlerin bir çoğu Kürt. Ve birçok aile bu ölümlerin intihar olmadığı fikrinde birleşiyor. Bu önemli bir ortak nokta hele ki böyle bir savaşın olduğu ülkede. Bir ikincisi birtakım hikayeler kendisini çok bariz gösteriyor. Mesela Nevşehir Avanos’ta yaşayan Taner Demir Kıbrıs’a gidip gelen bir gemide zorunlu askerlik yapıyor. Ve bu gemide komutanlarının bariz bir şekilde alkol ve sigara kaçakçılığı yaptığına tanık oluyor. Komutanlarıyla tartışan Taner, “siz benim üzerime çok geliyorsunuz ben sizi ihbar edeceğim foyanızı ortaya çıkaracağım” minvalinde şeyler söylüyor. Kısa bir süre (2-3 gün) sonra kendisinin intihar ettiği haberi geliyor. Taner’in fiziki şartlarda pek olamayacak bir yerde intihar ettiği bilgisi de var. Yani küçük basık bir odada iple kendini astığı söyleniyor. Fakat iple kendini astığı iddia edilen yerde dizleri ayaklarının yere değdiği de iddia ediliyor.

“O YIL 24 NİSAN’IN PASKALYA BAYRAMI’NA DENK GELMESİ…”

Mesela belgeseli yaparkenki süreçte Ermeni er Sevag Şahin Balıkçı’nın ölmesi. Hem 24 Nisan’da ölmesi hem de o sene 24 Nisan’nın Paskalya Bayramı’na denk gelmesi, ölümündeki birtakım şüpheler de bir cinayet olabileceğine işaret ediyordu. Nitekim son günlerde bir tanık ifadesini tekrar değiştirerek Sevag’ı vuran kişinin onu kasten vurduğunu söyledi. Bunun gibi şeyler bunların politik birer cinayet olabileceğine insanı daha çok inandırıyor.

“SORDULAR, SORGULADILAR HATTA KİMLİĞİME BAKTILAR”

Aileler ile görüşmek ve onları konuşturmak zor oldu mu? Onları ikna etmeniz gerekti mi?

Elbette bazen pek kolay olmuyor. Bu ailelerin bir kısmı birbirini tanıyor, birbiriyle iletişim halindeler. Birbirlerinin davalarını takip ediyor, toplanıp basın açıklamaları yapıyorlar, meclise gidiyorlar. Dolayısıyla bazı ailelerle birbirleri vasıtasıyla iletişim kurmak mümkün. Fakat benim görüştüğüm ailelerden bazılarıyla da hiç haberleri yokken, çat kapı gittim ve derdimi anlattım. Nevşehir’deki aileyi sadece gitmeden bir gün önce telefonla arayıp, böyle bir derdimin olduğunu gelip görüşmek istediğimi söylemiştim. O an kabul ettiler ama gittiğimde bana güvenmeleri için bir süreye ve beni tanımaya ihtiyaçları vardı. Evlerine çatkapı gelen ve oğullarının şüpheli şekilde ölümünü araştıran bir yabancıdan bahsediyoruz. Dolayısıyla böyle bir insana güven süreci gerekir. Onlar da benim kim olduğumu öğrenmek istediler. Sordular, sorguladılar hatta kimliğime baktılar. Bu güvenme sürecini aştıktan sonra da bana her şeylerini anlattılar. Anlatmak istemeyen aileler oldu.

Neden anlatmak istemediler?

Sanırım temel sebep korku. Çünkü karşılarında büyük bir kurum var. Karşı koymak için gücünüzün yetmeyeceği bir kurum var.

Belgeselde yer alan görüştüğünüz on aile de, çocuklarının kaza sonucunda veya intihar edip öldüğünü kabul etmeyip, şüpheli buluyorlar. Şüphelerine gerekçe gösterdikleri şeyler neler?

Tabi birtakım dayanakları var bu şüpheler için. On aileden iki tanesine olaylardan sonra mektup ulaşıyor. Nevşehir’deki aileden örnek verecek olursak, baba cenazeyi almaya gittiğinde o gemiye, Taner’in birlikte askerlik yaptığı arkadaşlarından biri babasının kulağına “bu iş bildiğin gibi değil bu konunun peşini bırakma” diyor. Bir süre sonra da o asker ailenin evini ziyaret ediyor. Onlara neler olup bittiğini anlatıyor ve delil olarak kullanabilmeleri için bütün olanı biteni anlatan beş sayfalık bir ifade imzalayıp bırakıyor.

Fotoğraf: Şeyda Ayaz (Fatih Üniversitesi Uluslararası ilişkiler 2.sınıf)

“…DAVUT YILDIRIM’IN AİLESİNE 6 AY SONRA İSİMSİZ BİR MEKTUP GİDİYOR”

Muş Varto’daki Davut Yıldırım’ın ailesine onun ölümünden 6 ay sonra isimsiz bir mektup gidiyor. Bu mektupta da belgeselin sonunda gördüğümüz şekilde aslında Davut’un intihar etmediği, sadece Kürt olduğu, Muş Varto’lu olduğu için Erzurumlu bir komutan ve onun Erzurumlu askerlerden oluşan çetesi tarafından kötü muamelere maruz bırakılıp öldürüldüğü iddia ediliyor.

Bir diğer konu da aileler askeriye içerisinde gördükleri, çocuklarının telefonda onlara anlattıkları ya da çocuklarının cenazesinde gördükleri birtakım şeylerden dolayı çocuklarının intihar etmediğine ikna oluyorlar. Ya da intihar ettiğine ikna olmak istemiyorlar.

Belgeselinizde yer verdiğiniz ailelerin sosyo-ekonomik durumu hakkında bilgi verebilir misiniz?

Görüşeceğim aileleri seçerken aslında bunu biraz gözardı etmiştim. En sonda gördüm ki bu insanların hepsi aslında işçi sınıfı ya da orta sınıf diyeceğimiz alt tabakadaki insanlar. Bu şimdi verdikleri mücadeleyi ve belki de o çocuklarının ölümünü de etkileyen bir durum. Bu insanlar için askerliği zorunlu tutan nüfuzlu insanlar, kendi çocukları için pek de zorunlu tutmayabiliyor, ya da daha rahat şekilde bu askerlik süresini geçirmelerini sağlayabiliyorlar.

“İNTİHAR EDENLER NASIL BİR SÜREÇTEN SONRA BUNA SÜRÜKLENDİLER?”

Bu ailelere çocuklarının ölüm sebebi intihar olarak açıklanıyor genellikle. Peki gerçekten de askerlik yaparken kişileri intihara sürükleyecek psikolojik ortam oluşuyor mudur sizce?

Evet bu mümkün. Yanı sıra piskolojik sorunları olan gençler askeriye içerisinde intihara meyilli de olabilir bu ihtimali reddetmemek gerekir aslında. Bu ölümlerin intihar ya da cinayet olduğuna dair yüzde yüz deliller yok. Kaldı ki gerçekten intihar edenler de var şühesiz. Hepsine cinayet demek de yanlış olur. İntihar edenler nasıl bir süreçten sonra buna sürüklendiler? Neler yaşadılar, nasıl bir baskı gördüler? Bunları da sorgulamak gerekiyor.

“BABA BEN İZİNE GELİCEM MANGALI HAZIRLA…”

Fakat bu belgeseldeki ailelerde çocuklarının intihar etmiş olabileceğine dair bir inanç yok. Bir iki gün önce telefonda konuştukları ve hiç bir sorun olmadığını bildikleri çocuklarının intihar etmiş olacağına inanmıyorlar. Antalya’daki Murat Oktay Can’nın babası oğluna telefon ediyor. Oğlu, baba ben bir iki gün sonra izne gelicem mangalı hazırla diyor. Ertesi gün Murat Oktay yerine bir grup rütbeli asker geliyor evlerine ve çocuklarının şehit olduğunu söylüyor. Baba ilk başta şehit olduğuna ikna oluyor. Fakat cenaze töreninde oğlunun şehit olmadığı aslında intihar ettiği söyleniyor. Baba çocuğunun otopsi raporlarına bakıyor, çocuğunun yüzünde iki tane mermi olduğunu, olay yeri fotoğraflarında silahının emniyetinin kapalı olduğunu, kurşunların sayısında bir eksiklik olmadığını görüyor. O zaman bu nasıl bir intihar, diye sorguluyor. Oğlunun intihar etmediğine, şüpheli bir şekilde öldüğüne kanaat getiriyor.

Aileler şüpheli buldukları ölümler için kurumda (Türk Silahlı Kuvvetleri) muhattap bulabiliyorlar mı? İddialarını ordu mensuplarına ilettiklerinde nasıl bir cevap alıyorlar?

Çoğu zaman sonuç elde edebilecekleri bir muhattap bulamıyorlar. Bildiğim kadarıyla askeriye içerisinde şöyle bir durum var. Askeriye içinde bir kaza olduğunda kaza nasıl olursa olsun bir soruşturma açılıyor Askeri savcılık tarafından. Bu soruşturma sonrasında da genelde pek bir şey çıkmıyor açıkçası. Sorumlular birtakım cezalar alıyorlarsa da bu çok düşük (10-12 ay hapis veya para cezası) cezalar oluyor. Ya da dava erteleniyor, dosya kapatılıyor. Aileler askeriyeye gidip komutanlarla ya da diğer askerlerle görüştüklerinde çok da bir sonuca varamıyorlar genel olarak.

Aileler şüpheli buldukları çocuklarının ölümüyle ilgili hukuki yollara başvurmuşlar mı?

Bildiğim kadarıyla hepsinin bir hukuki süreci oldu. Az önce söylediğim gibi bu açılan davalar Askeri Mahkemeler’de görülüyor. Yaklaşık üç sene önce Askeri Mahkemelerde görülen davaların Sivil Mahkemeler’de görülmesinin yasalaşması gündeme gelmişti. Fakat CHP Anayasa Mahkemesi’ne dava açarak bunu iptal ettirdi. Bildiğim kadarıyla bu süreçten sonra Sivil Mahkeme’de dava açılamıyor bu konu hakkında.

“DURUŞMASIZ GEÇEN DAVALAR OLABİLİYOR”

Askeri Mahkemelerdeki davalara aileler müdahil olabiliyor mu?

Olabiliyor. Fakat duruşmasız geçen davalar da olabiliyor. Mesela Aydın Kantar, oğlu Uğur Kantar’ın davasında bir kere dahi gidemediğini söylüyor. Sadece avukatı resmi evraklarla bu süreci sürdürebiliyor.

Bu aileler içerisinde konuyla ilgili şimdiye kadar sonuçlanmış bir hukuki süreç var mı?

Görüştüğüm aileleri tatmin edecek bir hukuki sonuç yok. Türkiye’deki iç hukuk yolları kapandığında da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne davayı taşıyan aileler oluyor. Serhat Yıldız, Murat Oktay Can ve bir iki ailenin daha davaları hala AİHM’de. Oradan gelecek sonucu bekliyorlar.

“VOLKAN ÜÇ BEŞ METRE GİDİYOR VE KAFASINA SIKIYOR”

Aileler ölümlerin sorumlusu olarak kimi görüyor?

Aileleri çocuklarının intihar etmediğine ikna eden sebepler var. Volkan Kamalak’ın hikayesini örnek verebiliriz. Volkan’nın intihar senaryosu şöyle; atış talimi sırasında on asker yere yatıyor ve ateş ediyor. Volkan’nın silahı tutukluk yapıyor. Komutanına işaret ediyor. Komutanı geliyor silahı düzeltiyor. Volkan Tekrar ateş ediyor. Silah tekrar tutukluk yapıyor. Volkan üç beş metre gidiyor ve kafasına sıkıyor. Bu aile için ikna edici bir intihar olmuyor. Sivil hayatta sosyal çevresi içerisinde olsaydı bire bir temas kurabileceği insanlarla başka türlü bir iletişim kurabilecekti. Askeriye denilen o kapalı kutu sistemin içerisinde olduğu için, bu aileler de özellikle babalar da yıllar önce askerlik yapıp bu kurumu tanıdıkları için ikna olmak istemiyorlar. O militarist sistem şüphe oluşturuyor.

Görüştüğünüz aileler içinde askerliği “vatan hizmeti” olarak görüp çocuklarını geleneksel törenlerle askere gönderenler var mıydı? Çocuklarının şüpheli ölümü sonrasında askerliğe orduya bakış açılarında bir değişiklik olmuş muydu?

Tabi aileler belli bir ritüeli takip ediyor. Buna şu şekilde bakmak gerekiyor. Devlet din ve militarizm üçgeninde ölümleri bir kılıfa uydurmayı çok iyi beceriyor. Savaşta şehit veya gazi söylemiyle insanların ölümlerinin daha kolay kabullenilmesini sağlıyor. Fakat bu gibi ölümlerin haricinde ardında şüphe bırakan ölümler, intihar gibi durumlar varsa bu biraz onlara olan güveni sarsar. Bu ailelerde de böyle bir durum vardı. Yani sanmıyorum ki bu insanlar bir daha başka çocuklarını gönül rahatlığıyla askere göndersinler. Kaldı ki görüştüğüm aileler içerisinde bunu açıkça ifade eden babalar da vardı. ‘Ben bir daha hiçbir oğlumu, yakınımı askere göndermem’ diyen baba da vardı. Sorgulama başlamış tabiki. Çünkü yaşanılan şey hiç kolay bir şey değil. Yakınınızı, çocuğunuzu içeriğinden hiç haberdar olmadığınız bir yerde kaybediyorsunuz ve ardından şüphelerle soru işaretleriyle kalıyorsunuz. Ama şöyle bir bakış da mevcut bazı ailelerde, mesela “onlar da vatan evladı vatani görevlerini yapıyorlar” diyebiliyorlar. Bu konuda aileleri suçlayamayız aslında. Din devlet miliytarizm üçgeninde size birtakım şeylerin kutsallığını, meşruluğunu kabul ettirebilmiş bir sistem var. Toplumsal kabul böyle bir şey.

“BENİ BÜYÜTEN İŞ BU OLMUŞTUR”

Belgeseli bitirdiğinizde ne hissettiniz?

Aslında hiç kolay değildi. İki sene sürdü belgesel ve iki sene böyle bir konunun içerisinde olmak hele ki duygusal bir insansanız pek kolay olmuyor. Bir yandan da şu var. Ben de tıpkı aileler gibi bu işin arkasında politik birtakım şeyler olabileceğine, bunların intihar olamayacağına inanıyordum ve bu birbirimizi ikna etme süreciydi. Bu kadar hikaye dinlemek, en yakınlarıyla, ailelerle muhattap olmak, onların acısını paylaşmaya sevk ediyor beni de. Dolayısıyla hem çekim süreci hem kurgu süreci benim için epey zor oldu. Beni büyüten iş bu olmuştur derim ben.

“…AİLELERİN YANINDA BULUNMAK İSTİYORUM”

Bitirdiğinizde bu konuyla ilgili ‘benim yapabileceğim şey buydu ve yaptım’ diyebiliyor musunuz?

Böyle bir konu üzerine bunu söylemek zor. İnsanların tiyneytiyle alakalı bir şey heralde. Ben sadece fotoğrafçıyım, sadece belgeselciyim diyip bir kalıba sığdırırsanız o konuyla ilgili sadece o işi yapmış olursunuz. Ama bir konuyla olayla ilgili farklı bir bağ kuruyorsanız şayet burda yapılacak şeylerin sınırı bitmez. Ben bu belgeseli yaptım ve benim bu konuyla işim bitti diyemem. Aileler bir süredir bir dernek kurup o şekilde bir mücadele sürdürmek istiyorlar. Böyle bir şey olduğu anda ben de onların içinde, yanında bulunmak istiyorum. Benim içimi şöyle bir şey rahatlatabilirdi. Bu belgesel ve bunun gibi şeylerin vesilesiyle bir şeylerin değişmesi. Asıl amaç bu ölümlerin bitmesi, askeriyenin şeffaflaşması, zorunlu askerliğin kalkması, hayatını kaybetmiş bu gençlerin hesabının sorulabilmesine vesile olabilmek. Bunlar için çaba göstermek gerekiyor. Bunlar olduğu zaman evet benim bu konuda yapabileceğim bu kadar diyebilirim.

Filminizde görüşmeler sırasında çektiğiniz fotoğraflar da yer alıyor. Filmde fotoğrafları kullanmanızın nedeni ne?

Ben fotoğrafçıyım ama böyle bir konu sadece fotoğrafla anlatılabilecek bir konu değil. Aynı zamanda sadece videoyla anlatılacak bir konu da değil. Üstelik ben video belgeselci değilim. Dolayısıyla belgeselde gördüğümüz videoların bir çoğu sadece röportaj videolarından oluşuyor. O nedenle teknik olarak multimedya tercih ettim. Fotoğraflar bir şeyi anlatabilmek için benim başvurabileceğim ilk yol.

“UMUTLU BİR ŞEY SÖYLEMEYİ İSTERDİM…”

Peki son olarak, bu konuyu dert edinip, belgesel yapan biri olarak sizin şüpheli ölümler, intiharlar konusundaki çözüm öneriniz nedir? Neler yapılması gerekiyor?

Yapılması en faydalı olacak şey zorunlu askerliğin kaldırılması olurdu. İkinci olarak bu şekilde hayatını kaybetmiş bu gençlerin hikayelerinin açığa kavuşturulması, sorumlularının ortaya çıkarılıp ceza almaları, yaşananların nedeni olduğuna inandığım politik sürecin çözümlenmesi gerekir diye düşünüyorum. Burda açıkça gerçek bir barıştan söz ediyorum. Ordu ve gerillanın savaşı bırakması fakat Konya’da Afyon’da orda burda Kürtlerin dövülmeye devam etmesi gibi bir şey değil.

Umutlu bir şey söylemeyi isterdim, ama sanırım mümkün değil. Çünkü hala şüpheli ölümler devam ediyor. Daha geçen ay Edirne’de Dersimli bir genç hayatını kaybetti. Ailesi buna inanmıyor dava süreci var.

Çok teşekkür ederim zaman ayırdığınız için.

Rica ederim.

Fotoğraflar için ise Şeyda Ayaz’a teşekkür ederim..

Eğitim Zayiatı Belgesel Filminin fragmanı için bakınız…

Facebook sayfası: https://www.facebook.com/pages/Eğitim-Zayiatı-Collateral-Damage-Of-Education/675370279143122

Filmi izlemek isteyenler için; 26 Ocak Pazar günü saat 16.00’da Ermeni Kültürü ve Dayanışma Derneği’inde film gösterimi yapılacaktır.

 

Bu röportaj TUİÇ Organizasyonlardan Sorumlu Başkan Yardımcısı Çiğdem KAPAN tarafından 05.01.2014 tarihinde gerçekleştirilmiştir.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.