Ferit Temur ile Röportaj

0
409

1)Arnolf Wolfers’e göre bir milletin güvenliği, objektif anlamda tehditlerin yokluğu, subjektif anlamda ise karşı taraftan korku duyulmasının yokluğu vurgusunu yapmaktaydı. Sizce Rusya ve Türkiye’de ki karar alıcılar 24 Kasım 2015’te yaşanan uçak düşürme krizinin akabindeki karşılıklı olarak birbirlerini terörü desteklemekle itham etme yönündeki politikalarından hangi ortak çıkarlar sayesinde uzaklaşabildiler? Tehdit algısı ve korku, yerini kalıcı bir güven ortamına bıraktı mı? Yoksa bu güven ortamı yalnızca geçici ve göreceli midir?

Öncelikle olarak şunu belirtmek isterim ki küreselleşen dünyamızda kitle iletişim araçlarının (KİT) yaygınlaşmasının muhtemelen olağan bir yansıması olarak dış politikada da algılar, olgulardan daha fazla ön plana çıkmaya ve kamuoyu düşüncesinin oluşumunda etkili olmaya başlamıştır. Buna bağlı olarak ülkelerarası gelişmeler tarihi arka plandan yoksun, yüzeysel bir biçimde gündelik medya diliyle değerlendirilmektedir. Özellikle bilgi birikiminin zayıf ve uzmanlığa dayalı bir anlayışın olmadığı ülkelerde KİTler çok daha tutarsız ve kısa sürede birbiriyle çelişki oluşturabilen kalitesiz bir dış politika haberlemesi yapabiliyor. Hal böyle olunca, dış politikadaki gelişmelerin nesnel çerçevede anlaşılması güçleşiyor. Bunun kuşkusuz en göze çarpan örneklerinden birini ise Türk-Rus ilişkilerinin oluşturduğunu söyleyebiliriz. 24 Kasım 2015 tarihli jet krizine kadar Türkiye kamuoyunda çoğu yazar ve basın mensubu tarafından Rusya ile ilişkiler son derece abartılı bir biçimde “stratejik ortaklık” olarak tanımlanmaktaydı. Oysa bu yaklaşımı ortaya koyan kişilerin özgeçmişlerine bakıldığında aralarında iyi düzeyde Rus dilini, edebiyatını, kültürünü, siyasetini bilen, bu ülkede belirli bir dönem yaşamış ve Rusya üzerine birikim edinmiş uzman hemen hemen yoktur. O nedenle Türk-Rus ilişkilerinde böylesi bir kriz yaşanabileceği ne dış politika karar alıcıları, ne de sivil kesimler tarafından öngörülmemiş ve krize hazırlıksız yakalanılmıştır.

Buradan hareketle sorunuza gerçekçi bir yanıt verebilmek için, Türk-Rus ilişkilerindeki jeopolitik fay hatlarını ve iki ülkenin de ulusal çıkarlarını göz önünde bulundurmanın yararlı olacağı kanaatindeyim. Öyle ki normal koşullarda ABD ve İsrail eksenli Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Suriye’de merkezi yönetimin zayıflatılmasını ve özerk yapılara bölünmesini hedeflerken, Türkiye’nin ve/veya Rusya’nın kendi jeopolitik kodlarına dayalı ulusal çıkarları, esasında başka konularda çelişmelerine rağmen bu sorunsalda, kah benzer, kah farklılık arzeden bir takım nesnel gerekçeler nedeniyle, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını dikte eder. Ancak gerek o dönemki Türkiye’nin Suriye politikasının kendi ulusal çıkarlarını hiçe sayar düzeyde akılcılıktan uzak oluşu, gerekse Rusya’nın; Kuzey Suriye’de Türkmenlerin yaşadığı bölgelere yönelik hiçbir hassasiyet gözetmeden askeri operasyonlarda bulunması böyle bir krizin patlak vermesine zemin hazırlamıştır. Bununla birlikte ABD ve İsrail tarafından, esasında arka planda BOP çerçevesinde Ortadoğu’nun yeniden jeopolitik tasarımına hizmet eden yapay İŞİD terör örgütü ile mücadele bahanesi altında Suriye’nin kuzeyinde yer alan silahlı Kürt gruplara süregiden askeri ve siyasi desteğin önünün alınamaması ve bunun sonucunda Türkiye’nin toprak bütünlüğünün tehlikeye girdiğinin Ankara’da geç de olsa anlaşılması, buna karşılık ABD’nin jeopolitik kuşatması altında hisseden Rusya’nın da kendi küresel jeo-stratejisi gereği “hattı müdafaa yerine sathı müdafaayı” önceleyerek Türkiye’yi bu süreçte yanında tutmasının daha yararlı olacağını görmesi üzerine taraflar yeniden barışmışlardır. Yine de bu durumun sağlam stratejik temeller üzerine inşa edilmemiş, daha çok Amerikan dış politikasından duyulan ortak rahatsızlığa bağlı konjönktürel oluşunu göz ardı etmemek gerekir. Zaten devletlerarası ilişkilerde mutlak güven anlayışı değil, çıkarlar etkilidir.

2)NATO üyesi Türkiye’nin Rusya ile kurduğu ilişki, neden Rusya ile yakınlığı olan diğer NATO üyesi devletlerden daha fazla göze çarpmaktadır? NATO’da Türkiye’yi istemeyen çevreler buna katkı sağlıyor olabilirler mi?

Bu sorunuza akılcıl bir yanıt verebilmek için önce NATO’nun kuruluş felsefesine ve koşullarına kısaca değinmek doğru olur. Bildiğiniz üzere NATO, ABD liderliğindeki kapitalist ülkelerin ekonomi-politik sisteminin Sovyet Rusya öncülüğündeki sosyalist modele karşı korunması ve ortak mücadele edilmesi amacıyla kurulmuştur. Bunda Stalin dönemi Sovyet dış politikasının yayılmacı karakteristiğinin vermiş olduğu “tehdit algısının” payı büyüktür. NATO aracılığıyla ABD bir taraftan Sovyet tehdidine karşı mücadele ederken, diğer taraftan II. Dünya Savaşı sonrası sahip olduğu ekonomik gücü merkeze alarak NATO coğrafyasında kendi üstünlüğünü kurumsallaştırmayı büyük ölçüde başarmıştır. Örneğin bu gidişatı öngören De Gaulle yönetimindeki Fransa’nın NATO’dan ayrılışı bu bakımdan önemlidir. Halbuki ancak yıllar sonra Sovyetlerin yıkılmasıyla anlaşılmıştır ki II. Dünya Savaşı sonrası Sovyet Rusyası’nın ABD’ye rakip olabilecek düzeyde bir güç olduğu tartışmalıdır.

Türkiye de Sovyet tehdidinden duyduğu haklı güvenlik kaygısı nedeniyle NATO’ya üye olmuştur. Tıpkı Soğuk Savaş sonrası Baltık ülkelerinin Rusya’yı ulusal güvenlik tehdidi olarak algılayıp çareyi NATO koruması altına girmekte görmesi gibi. Bununla birlikte Türkiye’nin zamanla bağımsızlığını ve egemenliğini büyük ölçüde yitirecek şekilde devlet aygıtı ve ekonomisi ABD güdümündeki NATO ekseninde şekillendirilmiştir. Başka bir ifadeyle, Türkiye’nin stratejik kurumları ve ticari kuruluşları NATO eksenli olarak yeniden yapılandırılarak ülkemiz Batıya eklemlenmiştir. Bu anlamda İngiltere veya Fransa’yı “NATO üyesi” olarak tanımlarken, Türkiye veya Almanya’yı “NATO ülkesi” olarak tanımlamayı daha doğru buluyorum! Bu özel duruma dayanarak, 1952 yılından bugüne kadar “Rusya karşıtı” olarak kodlanmış ve askeri, istihbari ve diplomatik kuruluşlarında “NATO’cu” olmayan kişilerin düzenli olarak edilginleştirildiği ya da tasfiye edildiği bir ülkenin Rusya ile gerçek anlamda yakınlaştığını öne sürmek pek tutarlı değildir.

Buna rağmen, yüzeysel dahi olsa Türkiye ve Rusya’nın ilişkilerinin iyi seyretmesi, Batı tarafında rahatsızlığa neden olmaktadır. Zira Avrasya coğrafyasında Batı dışı iki potansiyel gücün ittifak kurması gerek Amerikan, gerekse merkezi Avrupa jeo-stratejisi açısından tehlike arzetmektedir. 500 yılı aşkın bir süredir birbirinin jeopolitik havzalarına doğru genişleseler de, askeri, siyasi ve ekonomik bakımdan Türk-Rus ilişkileri kuramsal olarak büyük bir potansiyel arzetmektedir. Nitekim Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerine yöneltilen eleştiriler, salt bu potansiyelden duyulan Batı rahatsızlığının bir nevi dışavurumudur. Benzer şekilde söz gelimi Almanya, Fransa ve Rusya arasında olası bir ittifak da ABD ve/veya İngiltere için kabul edilebilir bir durum değildir.

Bu bağlamda son olarak ülkemizde pek bilinmeyen ve göz ardı edilen daha önemli bir noktanın altını çizmek isterim. NATO’ya üye oluşundan bugüne kadar Türkiye üzerinde nüfuzu kurumsallaşan iki dış güçten bahsetmek mümkündür. Bunlar İngiltere ve ABD’dir. Ne zamanki İngiltere ve ABD arasında Ortadoğu’da örtülü rekabet yaşansa bu doğrudan Türkiye iç ve dış politikasına yansımaktadır. Bu anlamda örneğin ABD-Rusya çekişmesi gibi kamuoyunda algılanan/algılatılan gelişmelerin aslında arka planında daha çok, tam bir strateji ustası olan ve pek çok parametreyi karmaşık görünümlü bir denklem içerisine yerleştirerek kendisini başarıyla “örtüleyen” İngilizlerin, kuzenleri Amerikalılar ile yaşadıkları rekabet yatmaktadır.

3) Suriye için, Temmuz 2018’de, Türkiye-İran-Rusya dokuzuncu kez bir araya gelmesi öngörülüyor. Pek çok analist, Suriye için iyimser düşünmüyor. Bazıları rejimin ayakta kalmasını savunurken, bazıları tıpkı eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi bir hesap sorma mekanizmasının, insanlık ve savaş suçlarının işlendiği Suriye için de kurulmasının gerekliliğine inanıyor. Siz, Rusya ve İran’ın böyle bir mahkemenin kurulmasına onay verebileceğine ihtimal veriyor musunuz?

Öncelikli olarak Ortadoğu uzmanı olmadığım için sorunuz kapsamında sadece “high politics” değerlendirmeler yapabiliceğimi vurgulamak isterim. Sorunuza gelecek olursak, burada önemli olan bence ABD ve Batılı müttefiklerinin kapalı kapılar ardında Rusya ve İran ile ayrı ayrı yapacakları diplomatik müzakelerdir. Suriye krizinin çıkışından bu yana ABD ve Batılı müttefiklerinin izlediği politikadan Şam rejiminin devrilmesinin hedeflenmediği çıkarımını yapmak mümkündür. Eğer Batılılar gerçekten Esad yönetimini devirmek isteselerdi, bunu gerçekleştirebilirlerdi. Ancak burada Suriye’deki krizin bilinçli olarak derinleştirilmesi hesabının güdüldüğü anlaşılmaktadır. Çünkü bir taraftan Rusya’nın eski sovyet coğrafyasında yeniden etkin bir güç haline gelmesinin, diğer taraftan da Çin’in uzun vadeli yükselişinin önünü almayı hedefleyen Amerikan büyük stratejisi özellikle 2001 yılından bu yana Avrasya coğrafyasında kontrollü kriz alanları yaratmaya odaklı diyebiliriz.

Öte yandan ne Rusya, ne de İran için Esad’ın vazgeçilmez olduğunu düşünmüyorum. Mevcut koşullarda iki ülke de ABD’ye karşı Şam yönetimini desteklemeyi bölgesel jeopolitik denklemde kendi çıkarlarının bir gereği olarak görmektedirler. Fakat Rusya’nın ve İran’ın ABD liderliğindeki Batılı ülkeler ile Esad’ı pazarlık konusu yapabilmesi için karşılığında oldukça önemli ödünlerin verilmesini talep edecekleri de tahmine müsaittir. Açıkçası Trump yönetiminin bugüne kadarki dış politika performansına ve tutumuna dayanarak ABD’nin Rusya ve İran ile eşgüdüm halinde böyle bir müzakere sürecini yönetebilecek bir izlenim sunduğunu ileri sürmek pek kolay olmayacaktır. Hele ki Trump yönetimi üzerindeki Yahudi lobisinin İran karşıtı etkisi bu kadar açıkken.

4) Bloomberg’ten Taylan Bilgiç’in aktardığına göre, Antalya’daki bir konuşmasında Aleksandr Dugin, Rusya’nın Türkiye ve ABD’nin kavgasından dolayı memnun olduğunu belirten açıklamalar yapmıştı. “Bu, iki NATO müttefiki arasındaki bir kavgadır, sırf bu sebepten bunun olmasına izin vermeliyiz” demişti. Hatta Rusya’nın artık bu strateji doğrultusunda PKK’nın Suriye uzantısı YPG’ye karşı Türkiye’nin tarafını tuttuğuna yönelik analizler yapıldı. Bunu doğrularcasına, Mihail Bogdanov, Suriye’nin kuzeyinde ABD’nin ayrılıkçı duyguyu ateşlediğini ifade etti. Buna karşın, Moskova’nın yönetimindeki medya organları bu örgütü halen Suriye’deki Kürtlerin temsilcisi gibi tanıtmayı sürdürüyor. Moskova’daki PYD ofisi, Batı Kürdistan adı altında faaliyetini sürdürüyor. Sizce Moskova PKK konusunda samimi bir biçimde Türkiye’nin yanında mıdır?

Ülkemizde Rusya denilince adeta fenomen haline gelen Rus jeopolitik uzmanı Aleksandr Dugin’in bu çıkışları yeni değil. Rus stratejik çıkarları yönünden meseleyi ele alırsak ABD ile süregiden jeopolitik savaşımda NATO içerisinde uyuşmazlıklar yaratmak son derece hayatidir. BOP çerçevesinde nasıl ki ABD ve İsrail tarafından “Ilımlı İslam” modeline ve Fetullahçı örgütlenmeye önemli bir rol atfedildiyse, aynı şekilde bazı Kürt gruplarına da taşeronluk görevi verilmiştir. Kuzey Irak’ta olduğu gibi Kuzey Suriye’de de ABD-İsrail destekli Kürt grupların ciddi etkinlik kazanması Ankara açısından ulusal güvenlik sorunu haline gelmiştir. Bir yandan ABD Ortadoğu’da yıllardır yatırım yaptığı Kürt faktörünü desteklemekten vazgeçmiyor, diğer yandan Ankara buna büyük bir kuşku ve endişe ile yaklaşarak kendince gerekli önlemleri almaya çalışıyor. Ortada Vaşington ve Ankara arasında kökeni tek taraflı Amerikan jeo-stratejik yaklaşımına dayanan bir çıkar çatışmasının olduğu çok açık. Böylesi tarihi bir fırsatı değerlendirmek adına Türkiye gibi stratejik önemdeki bir ülkeyi yanına çekmek Rusya için akıllıca bir taktiktir. Üstelik Kuzey Suriye’deki silahlı Kürt grupların, tüm çabasına rağmen stratejik düşmanı ABD’ye angajmanları istenilen ölçüde zayıflamazken. Yine de Rusya’nın bu tutumunu uzun vadeli bir politika olarak görmek yanlış olur. Ruslar bir süredir Ortadoğu’da Kürtlere ABD’nin tek seçenek olmadığı mesajını vermeye çabalamaktadır. Moskova’nın Kürt meselesine yaklaşımının Türkiye’nin ulusal çıkarlarıyla örtüşmesi için iki ülke arasında belirli konularda karşılıklı uzlaşıya ve dayanışmaya varılması gerekir ki bu da en az Türk-Amerikan uyuşmazlığının giderilmesi kadar karmaşık sorunlar yumağını çözmeyi başarmak demektir. En basitinden Rusya formalite gereği bile PKK’yı hala terör örgütü olarak kabul etmemektedir. Dolayısıyla Türkiye karşıtı eğilimleri yüksek Rus medya mensuplarınca ayırt edilmeksizin tüm Kürtler daima olumlanmaktadır.

Ferit TEMUR

Rusya ve Avrasya Siyasi Analisti olan Ferit Temur, bugüne kadar yurtiçi ve dışında çeşitli kamu kurumu ve think tank kuruluşunda “Rusya-Avrasya” birimlerinde çalışmıştır. Lisans eğitimini Gazi Üniversitesi Rus Dili ve Edebiyatı, yüksek lisansını da Polis Akademisi Güvenlik Stratejileri ve Yönetimi alanında tamamlayan yazar doktora çalışmasına Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Diplomasi Akademisi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde devam etmektedir. Türkçe, İngilizce, Rusça ve Gürcüce dillerinde yayımlanan 70’i aşkın analiz, makale, rapor ve mülakat çalışması bulunan yazarın “20. Asrın Casusluk Şebekesi: Cambridge Beşlisi” ve “Yükselen Asya’da Şangay İşbirliği Örgütü: Dünü, Bugünü ve Yarını” isimli iki kitabı vardır. Yazarın uzmanlık alanları Türk Dış Politikası, Rus Dış ve Enerji Politikası, Rus Devlet ve Etnik Yapısı, Kafkasya ve Orta Asya Ülkelerinin Siyasi Yapıları, Güvenlik, Dış ve Enerji Politikaları, Avrasya’da Ulusüstü Örgütler, İstihbarat Teorisi ve Diplomatik İstihbarat’tır.

Gökçe HUBAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.