Kitap Analizi; Geçmişten Günümüze Ortadoğu

0
1513

Kitabın Adı: Geçmişten Günümüze Ortadoğu Siyaset, Savaş ve Diplomasi

Yazarı: Tayyar ARI

Yayın evi: Alfa Yayınları

Basım tarihi: 2007

Türü: İnceleme

İşlenen Konu: Orta Doğu ülkeleri ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir.

Geçmişten Günümüze Ortadoğu Siyaset, Savaş ve DiplomasiBu çalışmada kitaptaki verileri dikkate alarak Ortadoğu’daki en önemli aktörlerden biri olan İsrail Devleti’nin kuruluşunun öncesi ve sonrası üzerinde bir inceleme yapmaya çalışılmıştır.

Ortadoğu; geçmişte üzerinde birçok medeniyeti barındırdığından mozaik bir kültüre sahip olan, Dünya petrolünün %70’ini sınırları içerisinde bulunduran ve en önemlisi üç dinin birleştiği bir bölgedir. Fakat tüm bunlara rağmen geçmişten günümüze istikrarı, kültürel, dinsel birliği sağlayamadığından ne sınırlarını tam oturtabilmiş ne de istikrarsız yapıdan kaynaklanan savaşlara ‘dur’ diyebilmiştir. İsrail ise dini, ideolojik bir araç olarak kullanarak Ortadoğu politikalarının hemen her aşamasında bulunmuş, tabiri caizse her karışıklıktan her savaştan dış desteklerle beraber kendine pay çıkartabilmiştir.

Ortadoğu; Hristiyanlığın, Müslümanlığın ve Yahudiliğin kutsal yeri Kudüs’ü içerisinde bulundurduğundan, geçmişten günümüze hala çözümlenememiş sorunlar tam da bu noktada başlamıştır.

Kudüs’ün bu dinlerdeki etkisi; Hz. Süleyman’ın mabedi (Mescid-i Aksa) nin burada olması, Yahudilerin ilk yerleşim yeri olması ve ilk kurulan Yahudi devletinin başkenti olması nedeniyle Yahudiliğin temel taşıdır. Hristiyanlar için Hz İsa Kudüs’te yaşamış ve inanışa göre burada çarmığa gerilmiştir. Müslümanlar için ise Miraç burada gerçekleşmiş, Kur’ an’da birçok peygamber burada yaşamış, Hz. Ömer Mescid-i Aksa’ yı tamir ettirmiş ve en önemlisi ise Müslümanlar için her dine her peygambere saygı duyulan bir yer olmuştur. Müslümanlıkta kendi içersinde Hz. Ali döneminden kalma karışıklıklar nedeniyle Şii’ler ve Sünni’ler olarak ta ayrılmıştır. Bu da özellikle İran’ı diğer Ortadoğu ülkelerinden ayıran en önemli özelliklerdendir.

Yahudi toplumunun Ortadoğu diye tabir edilen coğrafyaya yerleşme sürecine bakarsak; Yahudiler yerleştikleri her bölgede antisemitik hareketlerden dolayı sürekli göç halinde olan bir toplumdur. Özellikle feodal dönemde ticaretle uğraşmaları, Avrupa’da burjuva sınıfının baş aktörleri olmaları, Kralların bile para konusunda bunlara başvurmaları bulundukları bölgelerde tepkilere neden olmuş ve sürekli dışlanan kesim olmuşlardır.

Fransız devrimin yaydığı milliyetçilik düşüncesiyle gelişen yabancı düşmanlığı Yahudi toplumunun aleyhine bir durum olmuş ve Fransa, İngiltere, İspanya ve Portekiz gibi ülkelerde barınamayıp buralardan kaçan Yahudiler, Osmanlı hoşgörü politikasından yararlanıp milli bir şuur etrafında örgütlenerek (siyonizm) Filistin’e doğru yerleşmeye başlamışlardır. ‘ Aliyah ’ diye de tabir edilen Yahudi tarihinin en büyük göçü Rusya’dan ABD’ye Filistin’e ve diğer yerlere olmuştur. ABD ‘ye gerçekleştirilen bu göçler sayesinde iç ve dış politikada daha fazla örgütlenerek ileride kurulacak olan İsrail Devleti’nin de temellerini atmışlardır. Bu milli şuur çerçevesinde örgütlenme, Yahudilerde din dayanaklı gelişmiştir ve bunun en önemli savunucusu ise Theodor Herzl olmuştur. Avrupa’da oluşan bu Anti-semitik hareketlere karşı bir Yahudi devleti’nin olması gerektiğini savunan Herzl, kendilerini tüm dünya dinlerinden ve toplumlarından soyutlayıp Allah’ın onlara toprak vaat ettiğini ve tüm ırklardan ayırdığını ileri sürerek, Nil’den Fırat’a kadar olan topraklara yerleşme bilincini tüm Yahudilere benimsetmiştir.

Siyonist hareketlerin gerçekleşmesi için Osmanlı ve diğer büyük devletlerin desteğine ihtiyaç duyduklarından, kendilerine müttefik aramaya başlayan Yahudiler, Osmanlı kendi topraklarında böyle bir şeye izin veremeyeceğinden ikinci Wilhelm Almanyasına başvursalar da, ikinci Wilhelm politikalarına uymadığından destek görememiş ve gözlerini İngiltere’ye dikmişlerdir. İngiltere’ye, destek verdiği takdirde kurulacak devletin İngiltere’den bağımsız olmayacağını ve Süveyş Kanalı’nın güvenliğini vaat etmişlerdir. Herzl’ in ölümünden sonra başa geçen Weizmann hareketlere hızla devam etmiş ve 1. Dünya Savaşında paylaşılan Osmanlı toprakları iki müttefikin de ekmeğine yağ sürmüştür. Bu aşamada İsrail ve İngiltere müttefikliğinin ilk ve en önemli aşaması Balfour Deklarasyon’u yayınlanmış ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurmanın gerekliliğini vurgulayan deklarasyon; bir devletin başka birine üçüncü bir ulusun toprağını vermesi şeklinde yorumlanmıştır.

Rusya’da gerçekleşen 1917 Ekim devrimi Rusya’nın Ortadoğu’ya müdahalesini engellediği gibi Yahudi faaliyetlerine de hız kazandırmıştır. İki bin yıl sonra akılları başlarına yeni gelmiş gibi ’İki bin yıldır o toprakları bekliyoruz’ gibi,  Filistin de %91-92 oranındaki Arap halkını görmezden gelip sanki azınlıktaymış havası vererek ‘Yahudi olmayan topluluk’ ya da ırkçılık kokan ‘Tanrının seçilmiş halkı’ gibi söylemlerle kamuoyunu aldatmaya çalışmışlardır.

İkinci Dünya Savaşı’na kadar Ortadoğu’da egemen olan İngiltere’nin, Filistin’de ki mandasından sonra bölgedeki Yahudi nüfusunun ciddi şekilde arttığı görülür. Ve İngiltere dayanaklı oluşturulan Dünya Yahudi Kongresi ve Yahudi Bürosu, Weizmann planı çerçevesinde faaliyetlerini sürdürmüştür. Bu plana göre; bölgeye Yahudi göçü sağlanmalı, özellikle Filistin’den kamu mülkiyeti şeklinde toprak alınmalı, İbrani dili ve Kültürü diriltilmeli.

Bu politikanın hızlı şekilde işlemeye başlamasıyla bölgedeki Arap ayaklanmaları artmış ve bunun sonucunda da 1937 de İngiltere dış işleri bakanı Peel, Taksim Raporu’nu öne sürmüştür. Araplar bunu kabul etmemiş, Yahudiler ise vaat edilmiş toprakların küçük bir bölümünü kapsaması nedeniyle reddetmişlerdir. Bir diğer önemli belgede Araplara daha fazla hak tanıyan Mcdonald’ın Beyaz Kitap adlı belgesidir ve bu da hem Araplar hem Yahudiler tarafından reddedilmiştir.(s.212,213)

Beyaz Kitap düşüncesiyle bir yere varılamayacağını anlayan Yahudiler İkinci Dünya Savaşı ile Filistin’deki İngiliz mandaterliğini bitirmek için ABD ile anlaşmaya başlamışlardır. Roosvelt ve Truman’ın da desteğini alan Yahudiler, 1942 de NewYork’da Biltmore Programını kabul ederek Filistin’de devlet kurma amaçları resmen belirtilmiş ve tüm Yahudi örgütlerine bu program benimsetilmiştir. 1945’te Roosvelt’ in ölümüyle başa geçen Truman,Yahudi faaliyetlerine hız kazandırmış ve binlerce Yahudinin Avrupa’dan Filistin’e göçünü sağlamıştır.Yahudiler, Mossad’ın da yardımıyla bir yandan bölgeye göçü sağlamış bir yandan terör eylemleriyle bölgeyi boşaltmaya çalışmışlardır. İngiltere’nin müdahalelerine rağmen olaylar kontrolden çıkmış ve 1947 de BM ye taşınmıştır. Fakat bu aşamada da Arap Birliğinin görüşleri alınmadan BM Filistin Özel Komitesi hazırlanarak, BM Genel Kurulu’nun devlet kurma gibi bir görevi olmamasına rağmen bu yönde adımlar atılarak, o çok meşhur BM Taksim Kararları onaylanmıştır. Araplar karşı çıkmakta haklı olmalarına rağmen, Yahudiler bunları hiç dikkate almadan bölgeyi temizleme çalışmalarını yerinde bir deyimle ‘katliamlarını’ sürdürmüşlerdir.. Daha sonra Arapların da silaha başvurmalarıyla olay ‘savaş’a dönüşecektir.(s.221)

Taksim kararları çerçevesinde Filistin’de ki manda yönetimi kesinkes sona ermiş ve bundan bir kaç saat sonra da (14 Mayıs 1948) Tel Aviv’de toplanan Yahudi Ulusal Konsey’i İsrail Devleti’nin kurulduğunu ve Weizmann’ın Cumhurbaşkanlığını açıklamıştır. İlk tanıyan devlet tabi ki de ABD ve sonrasında da Sovyetler Birliği olmuştur.

Bunu kabul etmeyen Ortadoğu ülkelerinden Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak kuvvetlerinin Filistin’e girmesiyle 1. Arap-İsrail savaşı başlamıştır. Bu savaş sonrasında BM Taksim Kararları’nın daha fazlasında toprak elde eden İsrail, Filistin’in %80ini ve Kudüs’ün de yarısını ele geçirmiştir. Filistinliler kendi topraklarından koparılıp mülteci durumuna düşmüştür. 1967 de ki Arap-İsrail savaşına kadar geçen süre içerisinde Ortadoğu ‘da ki en önemli olay Mısır’ın darbe sonucu monarşiye son vermesi ve başa geçen Nasır’ın 1956’da Suveyş Kanalı’nı millileştirmesi olacaktır. İsrail, Fransa ve İngiltere ittifakı Mısır’ı işgal etse de Sovyet tehdidiyle geri çekilmek zorunda kalmış ve bu durum Nasır’ın askeri başarısızlığına rağmen Arap dünyasında prestijini arttırmıştır. Suriye iç karışıklıklarının da nedeni olmuştur.

1964’te ise iki önemli olay yaşanmıştır; büyük çoğunluğu İsrail’e akacak olan Ulusal Su Şebekesi ve Arap Birliği zirvesinde FKÖ’nün kurulmasına karar verilmesi. Nasır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurma çabaları nedeniyle savaş istememesine rağmen bu olaylar 1967 de İsrail’in Suriye’ye asker yığmasıyla ve Sovyetler ’in de Suriye safında yer alması konusunda Mısır’a baskı yapmasıyla savaşa neden olmuştur. İsrail’in de ABD ve İngiltere’den destek alması ve BM’nin de işin için girmesiyle savaş İsrail lehine dönmüştür. Altı Gün Savaşı olarak ta bilinen savaşta İsrail; Ürdün’e ait Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü, Suriye’ye ait Golan Tepelerini, Mısır’a ait Gazze ve Sina’yı yani 1947 Taksim Kararlarının en az dört katı toprak ele geçirmiş ve özellikle Gazze şeridindeki birçok Filistinliyi katletmiştir.

Bu savaşın en önemli sonucu ise; Arap devletlerinin artık İsrail diye bir devletin varlığını kabul etmeye başlamalarıdır. 1948 savaşında sadece Filistin toprakları kaybedilmiş iken bu savaşta Mısır, Suriye, Ürdün de topraklarını kaybetmiş ve bu devletlerin bundan sonraki politikaları kaybettikleri toprakları geri almak üzerine olmuştur. Bu savaştan sonra 1967 öncesi sınırlarına dönmek istemeyen İsrail 242 no’lu BM kararını (savaş yoluyla toprakların kazanılmaması ve bölgede her devletin güvenlik içinde yaşaması) reddetmiş, bundan sonra da BM kararlarını dikkate almayacağını söylemiştir.

1967 savaşıyla beraber Kahire merkezli örgütlenip İsrail’e karşı silahlanarak daha militan bir hal alan fakat savaşta pek etkin olamayan FKÖ, savaş sonrası İsrail’in işgal ettiği topraklara uyguladığı politikalar nedeniyle Filistin halkının tam desteğini sağlamış ve Filistin devleti kurma çalışmalarında Yaser Arafat önderliğinde ciddi yol kat edilmiştir. Özellikle ABD’nin Vietnam savaşı olsun, Cezayir’in Fransızlardan bağımsızlık mücadelesi olsun FKÖ’yü etkilemiş ve bağımsızlık için mücadelelerini perçinlemiştir.1969 da Mescid-i Aksa’nın da İsrailliler tarafından yakılmasıyla Müslüman ülkelerin dayanışması artmış ve İslam Konferansı Örgütü’nün kurulmasına neden olmuştur. Bu da 1973 savaşına giden süreçte FKÖ’nün faaliyetlerini arttırmıştır. Nasır’ın ölümü üzerine yerine geçen Sedat’ın, İsrail’in eskisi gibi güçlü olmadığını göstermek istemesi nedeniyle de 1973 savaşı, ilk defa Arap ülkelerinin saldırısıyla başlamıştır. Bu savaşın sonunda kazanan tam olarak belli olmasa da İsrail’in yenilmezlik efsanesi ortadan kalkmıştır. Sınırlarda bir değişiklik olmamasına rağmen bu savaşı diğerlerinden ayıran en önemli sonuç ise petrol ihracatçısı ülkelerin (Kuveyt, BAE, Katar, Bahreyn, Mısır, Suriye, Libya ve Cezayir) petrolü siyasal amaçlarla kullanmaya başlaması ve İsrail’e yardım eden batılı güçlere ambargo uygulaması olmuştur. Bu da uzun yıllar sürecek olan ekonomik krizin nedenidir.

Bu savaş sonucunda 14 Ekim 1974 BM kararları(s.375); Filistin halkının sorununu dikkat çekmekte, FKÖ’yü Filistin halkının tek sözcüsü olarak görmekte ve en önemlisi siyonizmi ırkçılığın bir türü olarak tanımlamaktadır. Savaş sonrasında Mısır’ın İsrail politikası değişmesi sonucu Camp David anlaşmasının imzalanması ve İsrail’in de etkisiyle Lübnan iç savaşı patlak vermesi ve İsrail’in Lübnan’a saldırısı da önemli gelişmelerdendir. Bu saldırı sonucu Lübnan topraklarındaki FKÖ üyeleri Yemen’e, Tunus’a, Cezayir’e ve diğer Arap ülkelerine dağıtılmıştır. Mücadelenin uzağına düştüklerinden Gazze ve Batı Şeria’ da devlet kurma ihtiyacı bu noktada başlamıştır.

Ürdün’ün Batı Şeria ile olan bağlarını kopardığını açıklamasının ardından Filistin Ulusal Konseyi, 15 Kasım 1988’de, Filistin topraklarında kontrolü olmamasına rağmen Cezayir’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Böylece 242 no’lu BM kararını da kabul ederek İsrail’i de tanımıştır. Filistin Devleti’ni ise ilk tanıyan ülkelerden biri devrim sonucu başa geçmiş Kenan Evren hükümetinde Türkiye’dir.

Filistin topraklarının hala İsrail işgalinde olması nedeniyle uzlaşma arayışları ve Körfez Krizi’nden sonra ABD‘nin bölgede etkin rol oynayarak savaş istememesi nedeniyle barış görüşmeleri 1991 yılında Madrid Konferansıyla başlamış ve bu süreç 2000 yılındaki ikinci İntifada’ya kadar sürmüştür. Bu ‘barış’ olarak adlandırılan sürecin baş aktörleri ise Yaser Arafat ve  ‘ılımlı’ politika yürüten İzak Rabin’ dir. Barışın istenmesindeki temel neden; İsrail’in savaş istememesi ve neo-liberal politikalara entegre olmak istemesi olduğu gibi barışın sağlanamamasında ki temel neden de İsrail’in anlaşma hükümlerini uygulamaması ve vaad ettiği geri çekilmeleri gerçekleştirmemesidir. Tabi Filistin ekonomisindeki kötü gidişata Körfez Savaşı’nın ardından Arap ülkelerinden gelen yardımların kesilmesi de eklenince Filistin yönetimi mali krizle karşı karşıya kalmış, bu da barış sürecinin başlamasında ve özellikle FKÖ yönetiminin İsrail’le barış masasına oturmasında etkili olmuştur.

Madrid Konferansı’nda Ürdün/Filistin birlikte temsil edilirken, Oslo görüşmelerinde FKÖ, Filistin halkının resmi temsilcisi olarak kabul edildi. 1997 de Rabin ’in öldürülmesinden sonraki süreçte başa geçen Netanyahu hükümeti Oslo görüşmelerini kabul etmeyerek barış görüşmelerinin tıkanmasına neden oldu. Clinton’un da baskısıyla, FKÖ lideri Arafat ile bir araya getirilerek, Batı Şeria’dan çekilmenin hızlandırılmasını öngören Wye River Memorandumu’nun imzalanmış olmasına rağmen Netanyahu’nun sert tutumu tepki toplamış ve 1999 yılında Barak’ın başbakan seçilmesine neden olmuştur. Barak’ın liderliği temel sorunların aşılması yönündeki umutları arttırmıştır. Genel olarak bu anlaşmalarda anlaşılamayan noktalar; Yahudi yerleşimleri, Filistinli mülteciler, Kudüs’ün statüsü ve Filistin devletinin tüzel kişiliği konularında idi. Camp David ve İkinci İntifada da bu konular üzerine bir anlaşmaya varılamamasıyla beraber tüm görüşmelerde üzerinde durulan konu olan HAMAS’ın etkinliğinin artmasıyla başlayan çatışmalar barış görüşmelerinin çöküşü olmuştur. Top yine Filistin üzerine patlamış ve Filistin’in uzlaşmacı bir politika sergilemediği ve İsrail’e başarısızlığın sorumluluğunu yüklememek gerektiği görüşleri kamuoyuyla paylaşılmıştır. Şaron’ un da iktidara gelmesiyle Filistin-İsrail sorunu sürekli çatışma halinde olan bir boyuta gelmiştir ve günümüzde de çözüme ulaşması ihtimali düşük gözükmektedir.

Dilek KÜTÜK

Trakya Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü 2.Sınıf

TUİÇ Stajyeri

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.