Güncellenen Türk Dış Politika Algısı ve Beklentiler

0
400

Türkiye, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası uluslararası sistemde çift kutuplu sistemden tek kutuplu sisteme dönüldüğünden bu yana proaktif ve çok boyutlu bir dış politika izlemektedir. Bu dış politika anlayışının kavramsal altyapısı özellikle Ahmet Davutoğlu tarafından kaleme alınan ve 2001 yılında yayımlanan ‘Stratejik Derinlik’ adlı kitapla hazırlanmıştır. Yeni dünya düzeni, Türkiye’nin yeni sistemden ve güvenliğin bölgeselleştiği, yumuşak gücün ağırlık kazandığı, terörizmin yeniden kavramsallaştırıldığı, zengin ve fakir arasındaki gelir dağılımının büyük ölçüde arttığı sistemdeki rolüne ilişkin beklentileriyle doğru orantılı olarak omuzlarına yeni yükler yüklemiştir. Bloklara nazaran bölgeler önem kazanmıştır. Bölgelerin böylesine önem kazandığı bir dünyada, bölgesel istikrarsızlıklar, özellikle Türkiye gibi dinamik bir nüfusa, dünyanın en büyük 20 ekonomisinden birine, biricik bir coğrafi konuma sahip bir ülkeyi fazlasıyla etkilemektedir.

Ortadoğu’daki iç karışıklıklar ülkemizin yanı başındaki meselelere karşı çeşitli politikalar üretmesini zorunlu kılmıştır. İşte Fırat Kalkanı Harekatı böyle bir zorunluluğun tezahürüdür. Çeşitli kesimlerce bu harekâtın gerekli olup olmadığı tartışılsa da bu harekatın stratejik bir hamle olduğu kabul edilmelidir. Reaksiyon algısıyla değil, stratejik düşünceyle yapılmış bir hamledir, çünkü sınırımızda terör koridoru oluştuktan sonra değil, oluşmadan önce düşünülmüş, güvenlik ve ekonomik etkileri değerlendirilerek uygulamaya geçirilmiştir. Katar’daki Türk üssü de tartışılan konulardan biridir. ‘Türk askerinin Katar’da ne işi var?’ tarzı sorular dönemsel olarak artmaktadır. Ancak siyaset bilimi açısından bakılacak olursa bölgesel güç olma, küresel sistemde etkinliğini hissettirme iddiasındaki ülkemizin çeşitli bölgelere asker konuşlandırmasında mantık dışı görülecek bir durum söz konusu değildir. Bugün, her nasıl küresel bir güç olan ABD’nin dünyanın birçok yerinde asker bulundurması, varlığını hissettirmesinin en önemli araçlarından biri olarak görülüyorsa, Türkiye’nin de, imkânlar el verdiği ölçüde, bu gibi girişimlerde bulunması yadırganacak bir durum değildir. Tabi askeri güç dış politikada etkin olmanın tek koşulu değildir. Hatta yumuşak güç ile desteklenmezse alıcı ülke için güvenlik ve egemenlik kaygılarını arttırarak uygulayıcı ülkenin dış politikasına zarar verebilir.

Dış politikada sonuç almanın üç yolu vardır: cebir, ekonomik baskı ve ikna. Cebir ve ekonomik baskı kısa dönemli sonuçlar verse de uzun dönemde başarısız olması çok yüksek ihtimaldir. İkna, cazibe yoluyla olur ve bu sağlanabilirse sonuç alma ihtimali artar. Bu cazibe, medya, kültür ve tarih etkisi, düşünce ve eğitim merkezleri gibi unsurların kurumsallaştırılmasıyla olur. Türkiye’nin uzun vadede başarılı olmasının yolu askeri başarılarının yanında bulunduğu bölgelere kendi değerlerini cazibe yoluyla yaymasıyla mümkündür.

Türkiye, çözülmesi gereken birçok sorunun olduğu bir bölgede varlığını sürdürmektedir. Mezhepsel çatışmaların, dinsel kargaşaların ve politik savaşların yoğun olduğu bir bölgede başarısız devletlerce bırakılan boşluklar çeşitli terör örgütlerince doldurulmaktadır. Böylesine kırılgan bir bölgede Türkiye’nin komşularından beklentisi iyi işleyen bir devlet yapısı inşa etmeleridir. Böylelikle ülkelerin bekalarını tehdit eden terörle uyum içerisinde mücadele etmek çok daha kolay olabilecektir. Terörizm, günümüzde insanlığa karşı en büyük tehditlerden birini teşkil etmektedir. Bölgesel ve uluslararası barış ve güvenlik yine bu kavramla doğrudan ilintilidir. Temel insan haklarını ihlal etmekte, masum birçok insanın canına kastetmektedir. Hiçbir gerekçeyle terörü yasallaştırmak için çaba gösterilemez. Ülkesel, bölgesel ve uluslararası eylem planları onun etkisini kırmada çok büyük önem arz etmektedir. Fakat burada asıl problem algı meselesidir. Teröre karşı ortak tavır takınılamaması Türkiye’nin en çok yakındığı konulardan biridir. Öyle ki, ‘Müslüman Kardeşler’ Türkiye ve Katar gibi ülkeler tarafından halk hareketi olarak görülürken, Suudi Arabistan tarafından terör örgütü kabul edilmektedir. PYD’nin ülkemizde birçok masum insanın canına kasteden PKK’nın uzantısı olduğu bir terör örgütü olduğu bilinmesine rağmen, ABD tarafından iş ortağı olarak görülebilmektedir. PYD ve DAEŞ’in anlaştığı düşünüldüğünde ABD’nin terör yaklaşımının sorgulanmasından daha doğal bir şey olamaz. Bu bağlamda, insanlığa ait olmayan teröre karşı ortak çıkarlar doğrultusunda bölgesel ve küresel olabildiğince çok devletle kurulacak etkin bir koalisyon inşası şüphesiz ki değerlidir. Joseph Nye, etkili, örtüşen koalisyon inşasının ‘akıllı güç’ kullanımının en gerekli araçlarından biri olduğunu söyler. Hiçbir devlet kendi başına bağımlılık ilkesini yok sayarak politika üretemeyeceği için, özellikle Ortadoğu gibi vekâlet savaşlarının yoğun olduğu yerlerde kalıcı barış, refah ve istikrarın getirilmesi adına ittifak seçimi son derece önemlidir.

Türkiye’nin küresel ekonomi açısından neler yaptığını ve yapması gerektiğini tahlil etmek için uluslararası politikanın ekonomiye etkisinin iyi anlaşılması gerektiği kanaatindeyim.  Ekonomik küreselleşmenin olumsuz emareleri açısından bakıldığında, dünya ekonomisinin 2008 ekonomik krizinden sonra yeni bir evreye girdiğini belirtmek gerekir. Güç ekseni Batı’dan Doğu’ya doğru kaymıştır. Fakat güncel rakamlar Çin’in 10 yıl önce büyüdüğü gibi büyümediğini göstermektedir. Japonya ekonomisi yoğun yaşlı nüfusun verdiği dezavantajla durağanlığa girmiştir ve şu an için verimsizleşen sistemine bir çare bulmuş değildir. Öte yandan, Avrupa devletleri, henüz krizin etkilerini tam anlamıyla atlatamadan Brexit ve Katalonya’nın tek taraflı bağımsızlık beyanının ekonomilerinde yarattığı belirsizlikleri fazlasıyla hissetmektedirler. Rus ekonomisi, Kırım’ın ilhakı akabinde uygulanan ambargolardan derin zarar görmüştür. Suriye’deki kriz de NATO bloğuyla Rusya’yı karşı karşıya getirdiği için ekonomisindeki ivme kaybına hız vermiştir. İran ekonomisinin ‘nükleer silaha sahip olma’ meselesinden ötürü Batı’yla uzun yıllar sürtüştüğü bilinmektedir. Üzerindeki ambargolar kaldırılmış olsa da etkisinin hala hissedilmekte olduğu ekonomik verilerden anlaşılabilir. ABD ekonomisi diğer devlet ekonomilerine oranla göreceli olarak daha iyi büyümektedir. Bunda inovasyonda yaptığı öncülüğün büyük etkisi vardır. Devlet başkanı Donald Trump’ın uygulamaya çalıştığı korumacı ‘Önce Amerikalı’ politikası kısa vadede işsizlik oranlarında belirgin farklılıklar yaratmış ve işsizlik oranlarını düşürmüştür. Ancak bu politikanın günümüz küresel dünyasında uzun vadede olumlu sonuç vermesi imkan dahilinde değildir. Hele ABD gibi küreselleşmenin öncülüğünü üstlenen bir devletin korumacı politikalara yönelmesi,  hem dünya ekonomisini hem de ABD ekonomisini küçültür. Orta ve uzun vadede devlete zarar verir.

Ekonomik küreselleşmenin olumlu emareleri açısından bakıldığında, insanlık tarihinde ekonomik bağımlılığın en yüksek olduğu dönemde yaşıyoruz. Bu dönemde çok uluslu şirketler ağırlıklarını fazlasıyla hissettirmekte. Ağlar fazlasıyla birbirine bağlanmış durumda ve ayrılmaz bir bütün gibi varlığını devam ettiriyor. John Burton sistemi ‘örümcek ağı’ olarak nitelendirmekte haksız sayılmaz. İşte böylesine küreselleşmenin lehine ve aleyhine birçok unsur etrafımızda dolaşırken, ülkemiz dünyayı, düzeni çok iyi okumalı, analizleri gelecekte dünyanın gittiği yönü verilerle destekleyerek hesap etmelidir. Türkiye, dış politikanın ‘sıfır toplamlı oyun’ olmadığı tezinden hareketle, tek bir yere bağlı kalmadan ikili, üçlü ve çoklu ticaret anlaşmalarıyla ‘kazan-kazan ilişkisi’ içerisinde çok boyutlu politikasını sürdürmesiyle ticaret hacmini arttırmasının yanında politik ağırlığını daha fazla hissettirmesinden ötürü önem arz etmektedir. Barış, istikrar ve refah birbirini tamamlayan üç unsurdur. Hiçbiri diğerinin alternatifi değildir. Bu yüzden Türkiye, bölgesel istikrar adına sorumluluk almaktan çekinmemelidir. Bunu yaparken, kişiler üzerinden siyaset üretmek yerine düşünceler üzerinden siyaset üretmenin başarı ihtimalini artıracağı kesindir. Eleanor Roosevelt’in ‘Büyük beyinler düşünceleri, ortalama beyinler olayları, küçük beyinlerse insanları tartışır.’ cümlesi benim bu konudaki tezimi destekler niteliktedir.

Sonuç olarak, gelişme potansiyeli çok yüksek olan ülkemizin dış politika anlayışında özellikle 2002 sonrası belirgin değişiklikler olmuştur. Çok yönlü dış politikanın 2008’e kadar verimli sonuçlar verdiği aşikardır. Uygun adımlar atıldığı takdirde önümüzdeki yıllarda da olumlu sonuçlar vermeye müsaittir. Güvenlik ve ekonomi boyutları içerisindeki ‘yumuşak güç’ gibi kavramsal değişiklikler de günümüzde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin davranışlarını anlama konusunda bizlere yardımcı olmaktadır. Dünya çok kritik bir süreçten geçmektedir ve bugün verilen kararların ve izlenilen dış politikaların yansımaları önümüzdeki on yıllarda fazlasıyla hissedilecektir. O yüzden, analiz odaklı, duygulardan arındırılmış ama vicdanını muhafaza eden bir akıl aracılığıyla, ilkeli bir dış politika ülkemizin geleceği açısından son derece önemlidir. İbn-i Haldun’un dediği gibi, coğrafya bir ülkenin kaderidir ama dış politik kararlar kaderi değil, seçimidir. Güncellenen dış politika anlayışımızın akıldan uzaklaşmadan kendi tarihsel devinimi içerisinde cisimleşen, fakat reel politikle somutlaştırılmış bir yörüngede hareket etmesi dış politikadaki seçimlerimizin olumlu sonuçlar vermesine ön ayak olacaktır.

Metin ESEN

KAYNAKÇA:

1)Davutoğlu,Ahmet(2001), Stratejik Derinlik

2) Nye, Joseph S.(2005), Yumuşak Güç

3)Haldun, İbn, Mukaddime

4)Stratejik Araştırmalar Merkezi Yıllık Dergisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here