Hocalı Katliamı, Türkiye ve Fransa

0
88

Türkiye, geçtiğimiz günlerde birbiriyle bağlantılı iki gündem maddesi etrafında ciddi bir siyasal ve toplumsal dalgalanma yaşamıştır. Bu dalgalanmalardan birincisi, 26 Şubat 1992 tarihinde Ermeniler tarafından gerçekleştirilen ve aslında açık bir “soykırım” olan Hocalı Katliamı’nın 20. yıldönümü nedeniyle gerçekleştirilen anma töreninde yaşanan olaylara ilişkin olarak gerçekleşmiştir. İkinci dalgalanmayı yaratan temel neden ise Fransa Anayasa Konseyi’nin aldığı ve Fransa Parlamentosu tarafından çıkarılan “Ermeni Soykırımı’nı inkârın suç sayılmasına” ilişkin kanunun iptali kararıdır. Her iki gelişmenin de bu kadar ses getirmiş olması, uluslararası ilişkiler alanında milliyetçilik tabanlı gelişmelerin ne kadar büyük bir rol oynadığını göstermesi açısından önemlidir. Öyle ki, taraflardan biri kendi kimlik vurgusunu farklı bir ülkenin yaşadığı dramatik bir olay üzerinden saldırgan bir şekilde ortaya koyarak diğerine mesaj gönderirken, daha 15 gün önce elde ettiği siyasal zaferin sarhoşluğundan henüz kurtulamamış olan diğer aktör ise, elde ettiği zaferin “geçersiz” olduğunun ifade edilmesiyle yasa bürünmüştür. Tahmin edebileceğiniz gibi, kendi kimlik vurgusunu başka bir ülkenin yaşadığı büyük acı üzerinden meşrulaştıran ülke Türkiye, büyük acıyı yaşayan ülke Azerbaycan, zafer sarhoşluğu içerisine giren ülke Ermenistan ve elde edilen zaferin geçersiz olduğunu ilan eden aktör de Fransa’dır. Tarihsel, sosyo-kültürel ve psiko-sosyal nedenlere haiz dar kapsamlı bir milliyetçi tırmanmanın, uluslararası sistem ekseninde bu kadar büyük yer kaplıyor oluşu da herhalde küreselleşme sürecinin artan etkinliği ile ilintilidir.

Hocalı Katliamı, SSCB’nin en güçsüz olduğu ve Güney Kafkasya’da milliyetçi uyanışların yaşandığı bir dönemde, SSCB’nin askeri ve örgütsel kapasitesinden de yararlanan Ermeni silahlı güçlerinin, kendilerince var olduğunu iddia ettikleri “soykırım” unsuruna karşı hissettikleri “rövanş” isteminin bir sonucu olarak ortaya çıkmış planlı bir katliamdır. Toplumun her kesiminden insanların belli bir düzen dâhilinde katledildiği bu olay hukuksal anlamda bir soykırım olarak da tanımlanabilir. Ne var ki, bu dramatik olay dâhilinde katledilen insan sayısının, uluslararası aktörler tarafından “soykırım” olarak tanımlanan olaylara göre daha az olması (106’sı kadın, 83’ü çocuk toplam 613 Azeri vatandaşı), Azerbaycan’ın diplomatik manada yeterince güçlü olmaması, olaylarda ihmali bulunan SSCB üzerinden Rusya’nın da sorumluluk altına girebileceği gerekçesi ve tabii ki, Ermeni diasporasının siyasal etkinliği nedeniyle Hocalı Olayı yalnızca bir katliam olarak tanınmaktadır.

Türkiye’nin Azerbaycan’da yaşanan bu acıyı anmak istemesi ve Azeri halkının acılarına ortak istemesi kadar doğal bir durum olamaz. Ancak, bu meselenin Türkiye ile Ermenistan arasında yaşanan ve çok farklı bir gerçekliğe sahip politika unsurları ile birlikte değerlendirilmesi yapılabilecek en büyük hatadır. Bu girişim, her şeyden önce Hocalı’da hayatını kaybeden 613 Azeri vatandaşına yapılacak en büyük saygısızlıktır. Hocalı’da ölenlerin, geçtiğimiz günlerde Taksim’de gerçekleştirilen gösterilerde ortaya konan çarpık toplumsal dalgalanmalara benzer bir nefret dalgasının sonucunda katledildikleri hesaba katılırsa, Türkiye’de düzenlenen anma töreninin de rövanş odaklı bir başka nefret dalgasının kabarmasına yol açacağı da ortadadır. Zira her fırsatta Ermeni diasporasının ve Hocalı tarzı büyük katliamlar gerçekleştiren Ermeni Devleti’nin insanlıktan nasibini almamış olduğunu kaydeden Türkiye’nin ve hatta Azerbaycan’ın, anma adı altında düzenlenen bir gösteride, Ermenistan’ın ve diaspora Ermenilerinin Türkiye ve Azerbaycan hakkında dünya çapında ortaya koydukları dezenformasyon girişimlerini güçlendiren bir görüntü ortaya koymuş olmaları gerçekten affedilemez bir hatadır. Bunun yanı sıra, Azerbaycan’da gerçekleşen bir olayı anmak için meydanlarda toplanan kalabalığın, Ermenistan Devleti’nin işlediği insanlık suçundan dolayı, Türkiye’de yaşayan Ermeni kökenli vatandaşlar dâhil tüm Ermeni ırkını tehdit eden ve küçük düşüren bir dil kullanmış olması, üstelik bu dilin anma törenine katılan Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanı tarafından da meşrulaştırılması uluslararası anlamda Türkiye’yi zor duruma sokan bir görünüm yaratmıştır. Her fırsatta, sahip olduğu demokratik gelişmişlikten, siyasal çoğulculuktan, anayasal vatandaşlık kriterinden ve toplumsal hoşgörü ortamından dem vuran ve bölgesindeki ülkelere örnek gösterilmeye çalışılan bir ülkede bu tarz bir “anma töreninin” düzenlenmiş oluşu gerçekten büyük bir sorunun varlığına işaret etmektedir.

Fransa’da, siyaset arenasının tüm yozlaşmış görünümüne karşın, insan hakları ve özgürlüklere saygı duyan bir yargı sisteminin varlığını tüm dünyaya ispat eden bir kararın alınmış olması ise, demokrasiyi gücü elde tutan kesimlerle mücadele ederek kurumsallaştırmış ve Montesquieu’nun öngörüsüyle güçler ayrılığı ilkesini tam anlamıyla oturtmuş Fransa’nın neden büyük bir devlet olarak algılandığını tüm dünyaya göstermiştir. Buna göre, Fransız Anayasa Konseyi, iktidar ve muhalefet partilerinin anlaşarak çıkardıkları ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan “Ermeni Soykırımının inkârını suç sayan” kanunu, 1789 tarihli “İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi”ne aykırı olduğu ve Fransız Anayasası’nın düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenleyen 34. maddesini zedelediği gerekçesiyle iptal etmiştir. Fransız Parlamentosu’nun kuvvetler ayrılığı ilkesine ters düştüğü gerekçesi de iptal kararında etkili olan bir diğer gerekçe olmuştur. Böylece Fransa’nın eski Adalet Bakanı ve anayasa hukuku profesörü Robert Badinter’in deyimiyle Fransa’da tarihi konularla ilgili kanunlar çıkarmak imkânsız hale gelmiştir. Fransa’da alınan bu karar tüm dünyaya bir örneklik teşkil edeceği için Ermenistan’ın ve Ermeni Diasporası’nın da işi zorlaşmıştır.

Ne var ki, Türkiye’nin bu kararı bir zafer olarak ele almaktan çok bundan sonra ne yapabileceğine eğilmesi gerekir. Zira Fransız Anayasa Konseyi’nin bu kanunu iptal etmesinin nedeni Türkiye’nin tepkisi ve “soykırım olmadığına dair” yaklaşımı değildir. Nitekim Fransa Kamuoyu’nun çok büyük bir bölümü, ne yazık ki, Ermeni Tehciri’ni soykırım olarak kabullenmiş durumdadır. Soykırım inkârını suç sayan kanunu Anayasa Konseyi’ne götüren ve farklı partilere mensup olan parlamenterlerin çok büyük bir bölümü dahi, soykırımın varlığına inanmakta ancak bu mesele üzerinden ifade özgürlüğünü zedeleyecek ve parlamentoları tarihsel olayların tasdiklendiği bir noter haline çevirecek yaklaşımlardan kaçınmaktadırlar.

Hocalı Katliamı’nı anma töreninde ortaya konan görüntüler ve Fransız Anayasa Konseyi’nin Türkiye’nin lehine olacak bir karar almasının ardından beliren zafer havası, Türkiye’nin hiç de sağlıklı olmayan ve ayrımcılık temelinde şekillenen bir toplumsal kutuplaşmaya doğru gittiğini göstermektedir. Aynı toplumsal kutuplaşma gerçekliği, iç siyasal gelişmeler anlamında da yaşanmaktadır. Ancak konu milliyetçi söylemlere kaydığı noktada çok dikkat etmek gerekir. Zira Agos Gazetesi’nden Rober Koptaş’ın Hocalı Katliamı’na gösterilen ve aşırıya kaçan tepkiyi, sözde soykırımın 100. yılına yaklaşılırken diasporaya verilmiş bir gözdağı olarak algılayan analizi çok doğrudur. Türkiye, eğer gerçekten bir hoşgörü ülkesi olmak istiyorsa, Ermenistan’dan gelen kaçak işçilerin çalışmasına izin verildiğini belirterek üste çıkmaya çalışacağına, hem Hocalı Katliamı’nı hem de Sumgayıt Pogromu’nu aynı anda anacak bir çoğulculuğa erişmek zorundadır. Zira Türkiye’nin hitap etmesi gereken asıl aktörler, Azerbaycan Cumhuriyeti ve Ermenistan Cumhuriyeti halklarıdır, diasporalar değil. 

 

Göktürk TÜYSÜZOĞLU

Giresun Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü Araştırma Görevlisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.