Anasayfa

 

Dönemler Olarak Türk Dış Politikası ve Eleştirisi

Dış politika genel olarak uluslararası sistemde bulunan devletlerin birer aktör olarak aldıkları kararlar bütünü veya uluslararası sisteme dönük eğilimleri olarak tanımlanabilir. Sistemde alınan bu kararlar devletlerin kendi çıkarları doğrultusunda alınır. Çünkü çıkarlar devletlerin politikalarını belirler. Bu politikalar devletlerin başındaki hükümetler aracılığı ile yürütülür. Hükümetler dış politika açısından kararlar alırken hem içsel yapı hem de dışsal yapıyı dikkate alırlar. Çünkü uluslararası sistemde toplum yapısı, kültürel gelenek, kamuoyu gibi düşüncelerin yanında güç dengeleri, ittifaklar, bloklaşmalar ve çatışmalarda önemlidir.

Sanılanın aksine güçlü bir dış politikanın en önemli kaynaklarından biri de demokrasidir. İçeride siyasi olgunluğu yakalamış, demokrasisini geliştirmiş devletler dışarıda daha rahat hareket ederler. Elitistler her ne kadar dış politikayı yüksek siyaset görüp onu sadece uzmanların işi saysalar da milletlerin iradesinden kaçırılan hiçbir siyasetten o ülkeye fayda gelmez. Bir grubun veya bir kişinin aklı ne kadar çok olursa olsun bir milletin aklından daha fazla olamaz. Bu nedenle ortak aklın en ideal düzeyine ulaşmamızı sağlayan demokrasi en etkili dış politikanın da olmazsa olmaz koşuludur.(Laçiner 2010;5)

Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişte uyguladığı diplomasi günümüze göre büyük farklılıklar göstermektedir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturan Osmanlı Devleti ‘ad-hoc’ denen tek taraflı diplomasiyi kullanıyordu. Osmanlı Devleti’nin göz ardı ettiği şey ise ‘iç dinamikler’ olarak tanımlandırılabilir. Çünkü merkez dediğimiz yöneticiler ile çevre dediğimiz halk arasında büyük farklılıklar. Kısaca örneklemek gerekirse halkın aldığı eğitim ile Osmanlı Devleti’nde bulunan gayrimüslim çocukları halk içinde doğmuş çocuktan bir adım önde hayata başlıyor farklı okullarda eğitim görüyorlardı. Sistemde bulunan devletler ise bu farktan yararlanmak için kendi güçlerini kullanıyorlardı. Zaten Osmanlı Devleti’nin uyguladığı fetih politikaları ve askeri güce dayalı üstünlük politikası sistemde kendisine yeterince düşman kazandırmıştı. Sistemdeki diğer devletler Osmanlı Devleti içindeki çıkar gruplarını provoke edip uluslararası areneda Osmanlı Devletini zor duruma düşürmeye çalışıyorlardı. Kısaca Osmanlı Devleti’ni askeri bakımdan yenilgiye uğratamayan devletler, masa başında diplomasi ile savaş kazanmak istiyorlardı. Çünkü iyi bir diplomasinin ülkeye getirdiği avantaj ne kadar fazlaysa, kötü bir dış politikanın da getirdiği dezavantaj o kadar fazladır.

Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti’nin mirasıdır fakat Osmanlı Devleti’nden farklı bir dış politikaya sahiptir. Çünkü köklü bir mirasa sahip olan devlet iç ve dış yapıda büyük sorunlar atlatmış; yeni bir devlet olarak uluslararası sistemde varolmuştur. Bu dönemde devletin temel dış politikası yeni kurulan devleti uluslararası sistemde tanıtmak olmuştur. Ayrıca temelde ‘barış’ faktörüne dayalı bağımsızlıktan taviz verilmeyen bir dış politika yeni kurulan devlete yön vermiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği “yurtta sulh, cihanda sulh” Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasında temel basamak olarak adlandırılmıştır. Teorik açıdan incelendiğinde ise Güvenlik politikaları ön plana çıkmış, bu fikir ikili antlaşmalarla desteklenmiştir. Özellikle Lozan Antlaşması ile sistemde bambaşka bir devletin varolduğunu kanıtlamıştır. Bu dönemde daha çok Sovyetler Birliği ile yakınlaşılmış fakat pratik olarak uygun bir yol izlenememiştir. Çünkü Sovyetler Birliği’nin tarihi emelleri iki ülkenin bir ittifak oluşmasını engellemiştir.

Tarihi birikim açısından bakıldığında Türkiye, gerek bölge-içi gerekse bölge-dışı ülkelerden çok farklı ve kendine has özelliklere sahiptir. Bu da Türkiye’nin uluslararası yapının hâkim sistemik unsurları ile tarih boyu süregeldiği ilişkilerin farklılığından kaynaklanmaktadır. Türkiye ne bu sistematik unsurları ortaya çıkaran tarihi süreçlerin bir parçasıdır ne de bu sürecin sömürgeleştirdiği ülkeler grubuna dâhildir. Türkiye konjuktürel gerçeklerle ortaya çıkmış herhangi bir ulus-devlet de değildir. Aksine uluslararası sistemi oluşturan hâkim medeniyet ile asırlarca süren çok yoğun bir hesaplaşma sürecinin oluşturduğu tarihi mirasın eseridir.(Davutoğlu 2010:65,66)

1940’lı yıllarda İtalya’nın balkanlarda Arnavutluk’a kadar işgal etmesi Türkiye’nin politikalarını değiştirmiştir. Artık yüzünü batıya dönen bir dış politika izlenmiştir. Uygulanan Denge Politikası’nın başarısı ülkeyi sistemde birkaç adım daha öne götürmüştür. Önceliğin iç politika olan bir dönemdir. Batı yanlısı politika kendisini iyice göstermiştir. Çünkü NATO’ya katılması, açık olarak Sovyetler Cumhuriyeti’ni tehdit olarak algıladığının kanıtıdır. Özellikle askeri ve ekonomik açıdan NATO’ya katılmak Türkiye Cumhuriyeti’ne katkı sağlamıştır. Fakat görevini tamamlamış bir NATO’da hala bulunmak ve füze savunma sistemi gibi oryantalist bakış açılarına sahip planı desteklemek düşündürücü bir politikadır.

Soğuk Savaş dönemi ise Türkiye dış politikası iki kutuplu düzende arada kalan bir politika olgusuna sahiptir. Özellikle Küba Krizi’nde Türkiye’nin ikinci sınıf devlet haline gelmesi dış politikanın zayıflığını göstermektedir. Bu krizle birlikte hem Türkiye hem de NATO ya üye devletler Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrı hareket edemeyeceklerini göstermişlerdir.1974 yılında yapılan Kıbrıs Barış Harekâtı ise artık dışa bağımlı hale gelen Türk Dış Politikası’nın ayaklanması olarak adlandırılabilir. Sistemdeki tüm baskılara karşı Türkiye kendi gücünü göstermeyi başarabilmiştir. Özellikle Bülent Ecevit tarafından söylenen ’İnsanlığa ve barışa büyük bir hizmette bulunmuş olacağımıza inanıyoruz.’ cümlesi aslında Türkiye’nin amacını pratikte nasıl uyguladığını göstermektedir. Özellikle Körfez Savaşı’ndan sonra Türkiye Amerika Birleşik Devletleri tarafından müttefik devlet ilan edilmiştir. Zira İncirlik Hava Üssünün ABD kullanımına izin verilmesi Türkiye’de bölgenin ABD himayesinde bir devlet olmasına neden olmuş ve Suriye gibi Arap devletleri tarafından müttefik olunamaz devlet haline gelmiştir. Özellikle Suriye ile yaşanan sorunların temel kaynağı olarak bu yaşanan yakınlaşma gösterilebilir.

2000’li yıllarda Türkiye de iç ve dış yapısal olgular değişiklik göstermiştir. Ekonomik açıdan yapılan reform hareketleri ve liberalleşme çabaları meyvelerini vermemiş tam aksine 2001 krizinde tüm Dünya ülkeleri ile birlikte Türkiye’yi de krizin etkisi altına girmiştir. Türkiye artık Avrupa sahnesinde yeni bir rol almaya başlamıştır. Avrupa Birliği ile müzakere gerçekleşmiştir. Daha önce zaten Gümrük Birliğine katılan devletler arasında olan Türkiye bu yanlışını Avrupa Birliğine girmeye çalışarak değiştirmek istemiştir.

2000’li yıllardan sonra ise Türkiye yeni bir dış politika vizyonuna kavuşmuştur. Ünlü stratejist George Friedman Türkiye’ye istemeseniz de büyük güç olacaksınız demiştir. Türkiye ‘bölgesel güç’ olarak yeni bir güç halini almıştır. Ekonomik açıdan 2001 krizinden dersler çıkarılmış, IMF’ye olan borçlarını kapatmıştır. Fikirsel olarak çevresinde ‘büyük abi’ olma anlayışı ekonomi temellerine dayandırılmış ve ekonomik güç sağlandıktan sonra siyasi gücün sağlanacağı düşünülmüş nitekim başarılı olunmuştur. Bu durum siyasi tesadüfler aracılığı ile çarkın Türkiye’ye dönmesine sebep olmuştur. Arap Baharı sürecinde bu etkinliği net bir şekilde ortaya çıkmıştır. İç politikası ve dış politikasını harmanlayabilmesi Türkiye’yi model ülke haline getirmiştir. Rusya gibi büyük devletlerle vizeleri kaldırmış hatta BRICS olarak adlandırılan ve Dünya’nın yükselen ekonomilerinin bir araya geldiği bir birliğe katılmasının gerekliliği gibi kavramlar tartışılmaya başlamıştır.

Bu olumlu olaylar dışında aslında Türkiye’nin dış politikasının eleştirilmesi gereken bazı noktalar vardır. Örneğin 2000’li yıllarda balkan coğrafyası da Türkiye’nin etkili bir politikası yoktur.18. yüzyılda balkan bölgesine hâkim olan ve bu bölgelerde iskân politikası uygulayan Osmanlı Devleti’nden örnek alınmadığı görülmektedir. Ayrıca Orta Asya bölgesinin de balkanlardan farkı yoktur. Türk işçileri Kazakistan’dan dövülerek kovulmuş fakat gerekli ültimatom verilememiş buna karşılık herhangi bir tepki gösterilmemiştir. Bunlara ek olarak Kuzey Kıbrıs Rum yönetiminin AB ‘ye üye olmasını engelleyememiştir. Komsuları arasındaki politikalarda çözüm geliştirememiş bilhassa elindeki gücü kullanamamıştır. Sözde Ermeni Soykırımını gerektiği şekilde açıklığa kavuşturamamıştır. Dış politikasını etkileyen en önemli unsurlardan birisi olan PKK meselesinde ise fevri davranmıştır. Terörün bittiği düşüncesi ile bölgeden profesyonel askerlerin çekilmesi büyük hata olarak gözükmektedir.

Suriye ve Filistin meselesi geçmişten bu güne Türkiye’nin dış politikasının temel gündemini oluşturmuştur. Suriye ile ilişkiler inişli çıkışlı bir hal almış 2000li yıllara doğru yükselen bir grafik izlemiştir. Fakat son dönemde yaşanan Filistin eğilimli politikası eleştirilmiştir. Özellikle Mavi Marmara olayından sonra diplomatik ilişkilerin koptuğu söylenebilir. Fakat Filistin konseptine bu kadar eğilimli bir dış politika eleştirilmeye açık bir politikadır. Çünkü Arap kökenli Filistinlilerin Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmaları Türkiye’nin güveninin sağlam temellere oturtulduğunun sorgulanmasına yol açmıştır. Zira Şerif Hüseyin döneminde Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan Filistinliler ayaklanmıştır. Kurtuluş savaşı yıllarında Filistin Cephesi’nin çökmesi ise diğer bir olumsuz örnektir. Doğu Türkistan’da yaşayan Türk kökenli insanların göz ardı edilip Filistin meselesine yoğunlaşılması dış politika yanlışları olarak adlandırılabilir. İsrail açısından bakıldığında ise Palmer Raporu ardından meşruiyet kazanan bir İsrail politikası vardır. Mavi Marmara’nın uluslararası arenaya taşınmadan önce tamamen haksız olduğu savunulan görüşler mevcut hatta bu doğrultuda yapılan araştırmalar vardı. Fakat Palmer Raporundan sonra İsrail ‘haklı çıkarılmış’ Türkiye ise savunma tarafına geçmiştir. Türkiye’nin dış politikası ise durumun bu şekilde sonuçlanacağının farkına varılamamasıdır. Ortadoğu’nun şımarık çocuğu olarak adlandırılan İsrail’in müttefiki olduğu devletlerden yardım alacağı aşikârdı fakat Türkiye Dış Politikası burada bir hataya düşmüş ve İsrail’i resmi olarak haklı durumuna getirmiştir.

Sonuç olarak, Türkiye uluslararası sistemde yepyeni bir aktördür. Bölgesinde lider söz sahibi bir konumdadır. Diğer Müslüman devletlerin desteğini almıştır. Ayrıca artık kendi ayakları üstünde durabileceğini göstermiştir. Daha önemli bir dış politika için öncelikle terör gibi bazı iç faktörleri düzeltmelidir. Kıbrıs konusunda fikirlerini sağlam temellere oturtmalı daha katı davranmalıdır. Avrupa Birliği gibi şu anda çökmekte olan ve gelecekleri parlak birlikler yerine BRICS gibi ekonomik oluşumlu örgütlere öncelik tanımalıdır. Dış politika uygulanırken daha fazla Türkiye’nin çıkarları düşünülmeli örgütlerin kurumsallaşmalarını sağlamalıdır. Çünkü sistemde devletler değil devletlerin çıkarları ilişkileri düzenler.

 

Mustafa ŞENGÜL

Kayseri Erciyes Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü

 

Kaynakça

1-Dinçer,O. , Özdal,H., & Necefoğlu,H.(Eds).(2010). Yeni Dönemde Türk Dış Politikası-Uluslarası IV.Türk Dış Politikası Sempozyumu Tebliğleri. Ankara:USAK Press

2-Davutoğlu,A.(2010).Stratejik Derinlik (57th ed).İstanbul:Küre Press

3-Doğan,N.(2008).Global Politika,Bölgesel Gelişmeler ve Türkiye. Ankara:Savaş Press

4- T.C.Dış İşleri Bakanlığı(undated).Sorularla Dış Politika.Retrieved November 16,2011 (de indirildi) from the World  Wide Web: http://www.mfa.gov.tr/sorular.tr.mfa      

5-Demirtepe,T.(2011).Türkiye-Türk Cumhuriyetleri İlişkilerinin Kısa Serencamı.Analist Dergisi,3,62-64

Araştırma Merkezleri

TUİÇ Yayınları

Twitter

Facebook