İnsan Hakları, Küresel Siyaset ve Türkiye – 1

0
278

Demokratikleşme konusunda dışsal güçlerin, ulusal güçler bağlamında etkisinin olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Nitekim ülkemizdeki demokratikleşme süreçlerini irdelediğimiz zaman dışsal güçlerin bu sürece etkisi tartışılamaz bir gerçeklik mahiyetindedir. Demokratikleşmeyi destekleyen uluslararası aktörlerin varlığı halinde gerek demokratikleşme süreci gerekse insan hakları taleplerinin gücünü arttırmaktadır.

Siyasal ve egemenlik bağlamında kendilerini mutlak ve hiçbir otoriteye bağımlı olarak hissetmeyen devletler genellikle ülkelerinin içlerinde yaşanan demokratikleşme sürecine dışsal etkinin olmasına şiddetle karşı çıkmış ve ulusal egemenliklerine saygı gösterilmesini istemişlerdir. Genelde siyasal iktidarların Küresel Güçlere karşı korumak istedikleri ve paylaşmak istemedikleri yetki ulusal egemenlik değil kendilerinin egemenlik tekelleridir. Bunlar ellerinde bulundurduğu ulusal egemenliği devleti oluşturan ulusla bile paylaşmayan Jakobenler’dir.

Egemenliğin tek meşru kaynağı şüphesiz halktır. Ancak egemenliğin nasıl ve kimler tarafından, hangi yetkiler çerçevesinde kullanılacağı sorununda farklı cevaplar ileri sürülebilir. Burada demokrasiler Liberal olabileceği gibi Sosyalist veya Faşist temelleri üzerinde de kurulabilir. Küresel dinamiklerle örtüşen demokrasi anlayışı Liberal Demokrasi’dir. Liberal demokrasi hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını tanımış bir halk demokrasisidir, ’seçkinler demokrasisi’ değildir.        

Demokratikleşme sürecinin ön şartı olarak küreselleşmeyi göstermiştik. Aslında küreselleşme, ulusal düzeyde birey ile devlet arasında bir tampon alan yaratmaktadır. Bu nedenle global düzen bu bağlamda da önem teşkil etmektedir. Yukarıda da anlattığımız üzere küreselleştirme ve küresel aktörler hem demokratikleşmeyi hem de devleti evcilleştirmeyi sağlayan bir kavramdır. Evcilleşen devlet gerek demokrasi gerekse insan hakları bakımından ulusa ve onun egemenliğine daha tutarlı yaklaşır. İdeolojik devletlerde ise egemenliğin kaynağı halk değil de ideoloji olduğu için küresel sistemle bağdaşmaz.

Bu ışık altığında küreselleşme demokratikleşmeden başka bir şey değildir.         

İnsan hakları siyasetin evrenselleşmesinin yalın bir örneğidir. İnsan haklarının sunulması ahlaki bir tercih veya zorunlulukta değildir; bu, uluslararası güvenliğin teminatına hizmet eder. Çünkü; insan hakları ihlalleri ulusal sınırlar içerisinde yapılsa dahi bunu etkisini ulusal sınırlar içerisinde tutmak mümkün değildir. İnsan haklarına dayalı bir siyaset ise uluslararası barış ve güvenliğin ön şartıdır.        

Yukarıda da belirttiğimiz üzere kendilerini mutlak ve sınırsız egemen olarak gören devletler, dışarıdan yapılan her türlü girişimi hukuk dışı müdahale olarak kabul ederler. Burada kendilerini sınırsız gören devletlere şu soru sorulmalıdır; temel hakları devlet tarafından çiğnenen ve ulusal sınırlar içerisinde soruna çözüm bulamayan bireyin, ulusal sınır dışında kendisine adalet temin edecek veya buna katkıda bulanacak kurumlara ve dahi süreçlere yönelmesi ahlaken kınanabilir mi? Hukuk dışı olarak sayılabilir mi?    

Modern devletler topluluğu Westphalia antlaşması ile ortaya çıktıktan sonra uluslararası ilişkiler bu temeller üzerine kurulmuştur. Aslında normal bakıldığı zaman insan haklarıyla dış politika bir birine hiçte uygun değildir. Her biri farklı siyasal alanları ve sosyal yaşantıları düzenler. Mesela insan hakları ulusal sınırlar içerisinde devlet-vatandaş ilişkilerini düzenlerken amacı da güçsüz vatandaşı egemenlik gücüyle benimsenmiş devlet karşısında korumaktır. Uluslararası hukuk ise global bir köy haline gelen dünyadaki egemen devletlerin aralarındaki ilişkileri egemenliklerine olabildikçe saygı göstererek düzenleyen bilim dalıdır.

Peki şu soruyu cevaplandırmamızda yarar vardır :uluslararası politikada insan haklarının yeri ve önemi nedir?Aslında insan haklarının uluslararası hukuk ve politikadaki yeri göreli kavramdır. Örneğin; Morgenthau, kültürel görelilik kavramını ileri sürerek evrensel insan haklarını olmadığını iddia etmekte ve insan haklarının her toplumdan her topluma değişe bileceğini ileri sürmektedir. Diğer tez daha tutarlıdır. Zira; BM Şartı’nın, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin ve diğer uluslararası insan hakları  sözleşmelerinin devletlerin çoğu tarafından kabulü kültürel görelilik tezini çürütmektedir. O halde dünyada yaşayan bütün insanlara uygulanabilecek evrensel insani haklar mevcuttur. Aynı zaman da şu tahlilide göz önünde tutmak lazımdır ki; Evrensel insan haklarını benimseyen ülkelerin bir kısmı üçüncü dünya ülkelerinin iç işlerini müdahale etmek için insan haklarını kullanmaktadır. Aynı bu devletler için insan haklarının uygulanması,kendi çıkar amaçlarının gerçekleşmesi için araçtır.      

Bazen de devletler İnsan Haklarının evrenselliğini kabul etse bile sorumluluklarının öncelikle kendi halklarına karşı olduğunu kabul etmişler ve bu nedenle insan haklarını dış politikada ele almaktan kaçınmışlardır.Yani Vatandaşların hakları ve ihtiyaçları devlet için önceliklidir.        

İnsan hakları gibi ahlaki kaygılara dayanan uluslararası  girişimlerin siyasal sonuçlarına dikkat çeken Hedley Bull, devlet merkezli bir uluslararası sistemde evrensel bir insan hakları tanımının düzeni tehdit edeceği görüşündedir. Bull’a göre uluslar arası hukuk anarşik yapıya sahiptir. Hobbes’te herkesin herkesle savaş halinde olduğunu belirtmiş ve bu açıdan evrensel bir insan haklarının mevcudiyeti konusunda eleştiriler ileri sürmüştür. Bull şu görüşü de benimsemiştir. Eğer ki bir devlet vatandaşı devletine karşı uluslararası düzeyde rol oynayabiliyor, onu başka bir merciye şikayet edebiliyorsa bu durum devletlerin vatandaşları üzerindeki doğal egemenlik hakkının çöküşünün başlangıcıdır.        

İnsan hakları, dış politika yapımının bir konusu olarak benimsendiğinden, bu politikayı yürütecek bazı araçların mevcut olması gerekir. Bunlar sessiz diplomasiden açık diplomasiye, dış yardımların kesilmesinden ticari yaptırımların uygulanmasına kadar uzanan bir dizi siyasa araçtır. Burada sessiz ve açık diplomasisinin ne olduğu üzerinde durulması gerekmektedir. Sessiz diplomasi ,diplomasinin geleneksel tarzını korumanın gereğine inanan realistlerin tercih ettiği görüşken; açık diplomasi insan hakları ihlallerine karşı daha sert bir tavır takınılmasını öngörmektedir.        

Küresel gelişmeler, devletlerin geleneksel olarak kontrol edebilecekleri alanların sınırlandırılmasının hızlandırılması anlamına gelmektedir. Devletlerin bu bağlamda kontrol yetkileri zayıflamakta, geleneksel egemenlik yetkileri erozyona uğramaktadır.

İNSAN HAKLARI ,İNSANİ YARDIM VE DIŞ POLİTİKA        

İnsan hakları ihlalleri, savaşlar, devrimler, etnik kavgalar, iç savaş, dini sebepler, kuraklık açlık gibi sebeplerle elli milyonu aşkın mülteci bulunmaktadır. Tabi ki bu durumda dünya kamuoyunun dikkatini çekmektedir. Şimdi ihlal edilen insan hakları kaça ayrılır bu konuda kısa bilgi vermek gerekirse: En genel anlamıyla insan haklarını üçe ayırabilir; medeni ve siyasi haklar, ekonomik ve sosyal haklar ve kolektif haklar. Günümüzde, uluslararası topluma baktığımızda şekillenen insan hakları kavramı batının kabul ettiği haklardır. Bu hakların kabulü ve kodifiyesi tamamen batılı devlerce yapılmıştır. Son zamanlar da gelişen Güney devletler ile doğu devletleri belirlenen bu insan haklarına karşı çıkabilmektedir.

İNSAN HAKLARI ,SIĞINMACILAR SORUNU VE ULUSLARARASI GÜVENLİK      

Yukarıda da belirttiğimiz gibi insani haklarına ve temel özgürlüklerine ters düşmesi sebebiyle mülteci olarak adlandırılan kişiler aynı zamanda birer sığınmacıdırlar.        

Sığınmacılar olgusunun temelinde bireyin veya grupların güvenliklerine ilişkin bir tehdit yatmaktadır. Güvenlikleri başka odaklar tarafından tehdit edilen kişiler veya gruplar, ülkelerinin başka bölgelerinde veya başka ülkelerde güvenlik arayışına girerken kendileri başlı başına bir güvenlik sorununu ortaya çıkaracaktır. Sığınmacı basitçe ülkesinden göçe zorlanan insandır. Sığınmayı yaratan nedenlerden en önemlisi etnik çatışmalardır. Farklı ırk, din, dil veya kavim ve kültür aidiyetlerinden dolayı insanlar bu çatışmalara katılırlar. Veya bu nedenlerden dolayı güvenlikleri ve yaşama hakları tehdit altındadır. Aslında heterojen devletler soğuk savaş sonrasında ülkesinde yaşayan farklı etnik grupları göçe zorlamışlar ve bu durumda homojen devlet yapısına sahip olacaklarını düşünmüşlerse de bu düşüncenin pratikte uygulanması insan hakları ihlallerinden başka sonuçları ortaya çıkarmamıştır.

Kitlesel sığınmacılar beyin göçüne de neden olabilmektedir. Bu da sığınmacıların farklı bir boyutudur. Sığınmacıları kabul eden devlet bu sığınmacıları gönderen devlete karşı tehdit unsuru olarak kullanabileceği gibi, vatandaşını göçe iten devlette sığınmacıyı kabul eden devlete bunların siyasal bağımsızlığını ve bütünlüğünü tehdit edici olarak bunları kullanabilir. Bu kullanmalar ne ahlaki, hukuki ne de insani açıdan kabul görülemez bir olaydır. Sığınmacılar sığınılan ülkenin demografik yapısını değiştirmekle kalmaz, ülke siyaseti üzerinde değişiklerin meydana gelmesine de neden olabilirler.

Peki bu bağlamda insan hakları sorununun Türkiye’ye ve Türkiye’nin diğer devletlerle ilişkilerini ne derece etkilemiş olabilir?       

İlk önce Türkiye’de insan hakları sorunu ve bu konuya dikkat çekilmesi ilk defa 1980 askeri darbesinden sonra yaşanmıştır.       

Başlangıçta askeri müdahaleyi ABD başlangıçta çok yumuşak karşılamıştır. Kenan Evrenin NATO yükümlülüklerini yerine getirmeye devam edeceğini açıklaması ve bu konuyla ilgili dış işleri bakanlığından elçilere brifing verilmesi sonucu Amerika Türkiye’yi ve askeri darbeyi destekliyordu. Sonuç olarak ABD askeri darbeyi yadırgamamış ve insan hakları ve demokrasinin tesisi için de Türkiye’ye herhangi baskıda bulunmadığı gibi yardımlarına da devam etme kararı almışlardır.Zira İran devrimi, Afganistan’ın işgali yeniden alevlenen savaş ortamında Türkiye’nin demokrasi ve insan hakları gerekçesiyle sıkıştırılması düşünülemezdi.        

Almanya Türkiye ilişkilerine baktığımızda Almanya askeri darbenin akabinde Türkiye’nin demokratik düzene derhal dönmesi gerektiğini belirtmiştir. Kısa bir süre sonra askeri müdahaleden doğan sorunlar iki ülke ilişkilerini etkilemeye başladı. Türkiye’de terör faaliyetlerine katılan suçlular Almanya’dan siyasi sığınma talep ederek bu ülkeye kaçtılar. Türkiye doğal olarak bu sığınmacıları geri istedi ve Almanya söz konusu sığınmacıların siyasi nitelikte olduğunu söyleyerek bunları Türkiye’ye vermekten kaçındı. Bu durum halk arasında Almanya’nı teröristlere yardım ettiği kanısını uyandırmaya başladı. Ayrıca Güneydoğudaki teröristlerden Alman teçhizatlar çıkıyor ve bu durum iki ülke arasındaki ilişkileri gittikçe geriyordu. Öte yandan Almanya’da PKK aktif faaliyet gösteriyor ,dernek kuruyor ve gösteri ile yürüyüşler düzenliyordu. Bu bilgilerin devlete ve halka yansımasıyla gergin olan ilişkiler daha da gerilmişti.        

Türkiye 1980 yılında AB ile yola çıktığı entegrasyon sürecinde frene basmıştı. Bu nedenle müzakereler yavaşladı.1980 askeri darbesi Avrupa Birliğince tepkiyle karşılanmasına rağmen çerçeve anlaşması olan 4.Mali Protokol görüşmeleri askıya alınmamıştır. Bunun yanı sıra AB durmadan Türkiye’yi demokratik hayatın yeniden tesisi ve insan hakların derhal güvence altına alması konularında uyarıyor ancak ABD ile olduğu gibi AB ile de çok büyük problemler meydana gelmiyordu. Türkiye 1988 yılında AB için tam üyelik müzakerelerine tekrar başladı ve 1989 yılının ilk ayında müzakerenin gereği olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini tanısa da üyelik için bu yeterli olmadı ve AB aynı yıl Türkiye’nin AB’ye tam üye olamayacağı yönünde bir karar aldı. Daha sonra yıl 1995’i gösterecek ve Türkiye bu yılda da AB Gümrük Birliğine dahil olacaktı.

{jcomments on} 

Gökhan Çayan

IFIK Hukuk Masası Eş-başkanı

Kırıkkale Üniversitesi, Hukuk Fakültesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.