İsrail’de Sekülerliğin Gerekliliği Üzerine

0
51

 İsrail, şiddet ve militarizm yanlısı tavrı eritmeli ve birlikte yaşama arzusu ile içsel sorunlarından kurtularak barış sürecinde hızlı ve kararlı adımlar atmalıdır. Aksi takdirde bölgede ve uluslararası kamuoyunda  daha çok yalnızlaşacak, kendi dışında herkes ‘ötekileşecek’.

2009 yılında İsrail’de yapılan seçimlerden sonra kurulan koalisyon hükümeti İşçi Partisi’nin dengeleme faktörüne karşın sivri çıkışlarına ve politikalarından ödün vermeden uygulamalarına devam ediyor. İsrail hükümetinin uluslararası ilişkilerde de zaman zaman kullandığı bu dindar ve milliyetçi söylem sekülerleşen ve küreselleşen uluslararası arenada İsrail’i zor durumda bırakmaktadır. Uluslararası arenada bile çekinmeden sert söylemler kullanabilen Netanyahu Hükümeti iç siyasetinde de doğal olarak daha cesur adımlar atmaktadır. Bu konuda en cesur tavrı gösteren şüphesiz koalisyon ortaklarından Şas (Shas) Partisi ve Israel Beytenu Partisidir. Bunlardan Şas Partisi ruhani lideri Ovadia Yosef, barış görüşmelerinin başında, görüşmeleri baltalamak amacı ile bir açıklama yaparak Arap toplumu ve Mahmut Abbas hakkında “şeytandırlar ve hepsi ölmeli” şeklinde konuşarak tüm dikkatleri üzerinde toplamıştı. Yosef’in bu yorumları hem uluslararası arenada hem de ülke içinde tepkilerle karşılandı. Daha sonra da baskılar sonucu özür niteliğinde bir açıklama yaparak geri adım atıp sözlerini geri alsa da “ötekileştirme” ve “radikalleşme” üzerinden prim yapmaya devam ediyor. Şas (Shas) Partisi şimdi de dinsel içerikli bir çıkışı ile gündeme geldi. Yahudilik dininde çok önemli bir yere sahip olan, On Emir’de bile yeri olan, Cuma günleri akşam güneş batarken başlayıp cumartesi günü güneş batarken biten Şabat (Shabbat) günü şuanda İsrail’de resmi tatil günleridir. Parti’nin siyasi lideri, hem de İç İşleri Bakanlığı görevini yürüten, Eli Yishai ise, Yahudilik dininde çalışmanın yasak olduğu bu günde dinsel kuralların daha yaygın şekilde uygulanabilmesi için yeni bir girişimde bulundu. Shabbat günlerinde ve Yahudi kutsal günlerinde İç İşleri bakanlığına internet üzerinden yapılan ödemeleri yasakladı.

2007 yılında da Harry Potter isimli kitabın Şabat gününde piyasaya sürülmemesi için kitapevlerini uyaran Yishai, bunun gerekçesi olarak “diğer milletlere benzememek için bir sınır olmalı” sözlerini kullanmıştı. Yıl 2010’a gelindiğinde ise ultra ortadoks dindar yapısından hiçbir taviz vermeden bakanlığının işleyişlerini de din temelli kurallara dayandırmaktadır. Yishai’nin bu kararı hemen takipçilerini yarattı ve yine ultra ortadoks dini inanışa sahip Sağlık Bakanlığı’ndan sorumlu Yaakov Litzman da kendi bakanlığına Şabat günlerinde internet üzerinden yapılan ödemeleri yasakladı. İsrail’in önemli gazetelerinden Haaretz’e göre İsrail halkının yüzde altmışı kendisini dindar olarak tanımlıyor. Shas ve diğer dindar partilerin kendine güç olarak gördüğü bu oran, gerçekten de İsrail’in iç siyasetinde ve dış siyasetinde dindar bir ülke imajı çizmesi gerekliliği ise tartışmalıdır.

Dünya üzerindeki tek Yahudi devleti olan İsrail, şüphesiz kendi geleneklerini, tarihini, dilini ve kültürünü yaşatabilmek için gerekli önlemler almak durumundadır. Bir toplumun kimlik edinimi açısından önemi kaçınılmaz şekilde ortada olan bu başlıklar tarihi boyunca sürekli katliam ve sürgünler ile sınanmış bir toplumda çok daha büyük önem kazanmaktadır. Ancak İsrail’de kimlik miraslarını korumak adı altında yapılan uygulamalar daha çok aşırı dindar ve aşırı milliyetçi motiflerin baskıcı yanlarını barındırmaktadır. Gün geçtikçe İsrail’de etkinliklerini arttıran bu radikalleşmeler İsrail’i uluslararası düzlemde de sorunlarla karşı karşıya bırakacaktır. Küreselleşme süreci hızla devam eden mevcut dünya düzeninde ‘seküler’ yönelimler önemli bir araç olarak devletlerarası ilişkilerde, ticarette, sanatta ve teknolojide lokomotif görevini görmektedir. Halkların özgürleşmesi, özgür düşüncenin üretilmesi açısından da olmazsa olmaz bir araç olan sekülerlik İsrail’in mevcut gelişmişliğinde de çok önemli yer tutmuşken, tekrar dinsel temelli kararlar alınması ülke içinde de tepkilere yol açmaktadır.

 Ülke iç siyasetinde gördüğü tepkinin yanı sıra İsrail’in bulunduğu coğrafya açısından da birlikte yaşama felsefesinden uzaklaşıp bu şekilde radikalleşmeler, İsrail’in birincil önceliği olan güvenlik sorununu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bazı İsrailliler bu radikalleşmenin çevrelerinde bulunan Arap ülkelerindeki radikalleşmeye tepkisel olarak paralel bir artış gösterdiğini savunmakta. Her milliyetçi ve dinsel çıkışın genelleme itibariyle reaksiyonel bir kimlik taşıdığı açıktır. Bu çatışma ortamının da diyalektik olarak birbirini beslediği, daha da yücelttiği ise ironik bir gerçekliliktir. Arap ülkelerindeki din temelli radikalleşmelere ve saldırgan tutumlara reaksiyonel olarak İsrail’de önce özsel kimliği güçlendirmek amaçlı yapılan bahsi geçen çıkışların daha sonrasında ise saldırganlaşma sürecine girmesi ise kaçınılmazdır. Ancak Arap ülkelerindeki radikalleşmeleri de İsrail devlet politikalarının tetiklediği de aşikârdır. Uçsuz bir sarmal şeklinde iç içe girmiş olarak karşımızda duran bu radikalleşme süreçlerinde bir başlatan bulabilmek neredeyse imkânsız hale gelmiş ayrıca çok daha önemli ve çözümü güç problemlerin gölgesinde kalmıştır. Bu radikalleşmeye çözüm olarak İsrail tarafına sunulabilecek en basit öneri radikalleşmeye önayak olan siyasal partilerden uzak durmalarıdır. Ancak bu basit bir yaklaşım olur.

 İsrail’in bölgede kendi güvenliğinden de ödün vermeden birincil olarak yapması gereken bölgede kendi güvenliğini sağlayabilmek amacı ile yürüttüğü güvenlik politikasında değişiklik yapmak, bunu yaparken de uluslararası destek arayışını paralel olarak götürmelidir. Güvenlik algısında düşman seçiminden çok önceliği bölge ülkeleri ile problemleri çözmeye ve ortak paydalar bulmaya dönük çizdiği takdirde barışa çok daha fazla yaklaşılmış olacaktır. İsrail’in böylesi bir tutumuna rağmen Arap ülkelerinin düşman tutumlarının değişmemesi dış politikasında İsrail’i çok daha fazla güçlendirecektir. İsrail halkının tıpkı 1992’de yapılan seçimlerde olduğu gibi doğru bir tercihle başlatacağı bu kararlı barış yanlılığı için de dirayetli liderler gerekmektedir. Yitzhak Rabin gibi barış yanlısı ve ideolojik açıdan da barışa daha yakın kişilerin liderliğinde İsrail’in haklı kaygıları da tatmin edilmesi suretiyle İsrail halkının güvenliği ve refahından ödün vermeden bir barış ise mümkündür. Barışın ise gelmesi ise şüphesiz uzun bir süreçtir ve önünde Filistinli mülteciler, yerleşimciler, 1967 savaşı sonucu İsrail’in Araplardan aldığı topraklar, Hamas’ın varlığı, aşırı milliyetçi ve aşırı dindar İsrail siyasetçileri, İsrailli Arapların akıbetleri vb. birçok aşılması çok güç problemler vardır. Ancak bütün bunlara bir başlangıç niteliğinde önemli bir adım olan aşırılıklardan uzak durulmalıdır. Bunun için de İsrail’de Lieberman, Ovadia yosef, Eli Yishai gibi aşırılıklardan beslenen siyasetçilerin siyasal anlamda verilen oylarla etkisinin azaltılması, eş zamanlı olarak da İsrail devlet politikasının birincil başlığı olan güvenlik politikasını ve algısını değiştirmesidir. Ne yazık ki İsrail bu zamana kadar güvenliğe öncelik vermek zorunda kalmış, bunu da kimi zaman aşırılıklara götürerek insan hakları ihlalleri, uluslararası savaş suçları işleyerek İsrail’i daha güç durumlara sürükleyecek eylemlerle desteklemiştir. Siyasetçilerin yanı sıra İsrail’deki bu güvenlik önceliğinden kaynaklı olarak İsrail Ordusu da ülke gündeminde önemli bir aktör olarak durmaktadır. Ordu içerisinde ise Şin Bet (Shin Bet) gibi saldırganlığı ile tanınan özel ekibin şefi pozisyonundaki Yuval Diskin zaman zaman üçüncü intifadanın yakında olduğu şeklinde açıklamalar yaparak aşırı milliyetçi ve aşırı dindar kitleleri mobilize edebilmenin besleyici aktörlüğünü üstlenmektedir. Silahlı kuvvetlerin bu derece ülke yönetiminde ve gündeminde söz sahibi olması ise ülkedeki militarist tutumu besler bu da demokratikleşme sürecinde ve barış arayışları içerisinde önemli engel olarak durur.

 İsrail’in mevcut demokrasi algısı, modernite seviyesi ve insan hakları hakkındaki hassas tutumu sayesinde, gün geçtikçe de sekülerleşen dünya düzenine yetişmek ve hatta geçebilme tutkusu ile de kendi içindeki bu öteki üzerinden prim yapan, şiddet ve militarizm yanlısı tavrı eritmeli ve birlikte yaşama arzusu ile Shalom Achshav (Barış Şimdi) gibi organizasyonları da destekleyerek, önce içsel sorunlarından kurtularak barış sürecinde çok daha hızlı ve kararlı adımlar atmalıdır. Aksi takdirde İsrail bölgede ve uluslararası kamuoyu ve devletlerarası ilişkilerde gün geçtikçe daha çok yalnızlaşacak dahası da kendi dışında herkes ‘ötekileşecek’.

 {jcomments on}

 

Serdar ÇARHOĞLU

ORSAM, Ortadoğu Araştırmacısı

 

 

Bu yazı ilk olarak    ‘da  yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.