Kıbrıs CTP Genel Başkanı Ferdi Sabit Soyer ile Röportaj

0
127

Uluhan Ceran: Bildiğiniz gibi AK Parti iktidara geldiğinde Kıbrıs konusunda alışılmışın dışında bir politika ortaya koydu. Özellikle Annan Planı’nı desteklemesi gerek Türkiye’de gerek KKTC’de bazı çevreler tarafından eleştirildi. Kuşkusuz ki CTP bu değişimin en önemli parçalarından biriydi.  Geçmiş hükümetlerce yapılan hatalar nelerdi? Siz bu sürece yön veren siyasi liderlerden biri olarak, AK Parti ve CTP’nin ortaklaşa yürüttüğü politikadan bahseder misiniz? 

Ferdi Sabit Soyer: Öncelikle şunu söylemek isterim, Adalet ve Kalkınma Partisi 2002 yılında yapılan seçimlerde, Türkiye halkının desteğini alarak göreve gelmişti. Ben sosyalist bir partinin, o dönem genel sekreteri olarak Türkiye’deki siyasi partilerin seçim bildirgelerini incelediğim zaman Adalet ve Kalkınma Partisi’nin seçim bildirgesinin Kıbrıs Sorunu, Türkiye’nin demokratikleşmesi, ekonomisinin oldukça flexibile bir hale döndürülmesi ve yine Türkiye’nin temel bazı meselelerinin çözümlenmesiyle beraber, Avrupa Birliği perspektifinde son derece yeni, demokratik açılımlar içerdiğini görmüştüm. Bu beni mutlu etmişti, bunu söylemek isterim. Ancak Türk siyasetinde bir gelenek var, insanlarda bir kuşku var, söylediğiyle yaptığı farklı olma noktası. herkesin içinde de böyle bir endişe vardı, ama seçimlerden sonra AK Parti’nin iş başına gelmesiyle birlikte benim inancıma göre AK Parti bu seçim bildirgesindeki temel hedeflere ulaşmak için çok önemli, ciddi reformlar gündeme getirdi. Yasal, demokratik, anayasal, Türkiye’nin dış politikası, ekonomideki yapılanma konusu. Üzüldüğüm en temel nokta, bu temel demokratik değişimler yıllar boyu sosyal demokratların, sosyalistlerin, liberal kesimlerin talep ettiği bir kısım demokratik dönüşümlerdi. Örneğin söz, düşünce, anlatım özgürlüğünün sendeki sınırlamaların kalkması, demokrasinin genişletilmesi, parlamenter demokrasinin ve sivil demokrasinin öne doğru geçmesi noktaları oldukça önemliydi. Kanıma göre bu konuda bütün bu kesimler maalesef AK Parti’ye başka bir ön yargıyla, muhafazakâr ve İslami muhafazakar olmaları nedeniyle bir ön yargıyla yaklaştılar. Biz hiçbir zaman o ön yargıyla yaklaşmadık AK Parti’ye. Bu yüzden gerek Kıbrıs’ta, gerek Türkiye’deki sosyal demokrat ve bazı liberal kesimlerden, kendini Atatürkçü olarak tanımlayan bazı diğer kesimlerden müthiş tepkiler aldık. Fakat buna rağmen biz doğruyu savunmak durumundaydık ve partimiz Kıbrıs Sorunu’nun aşılması için ve Trkiye’nin Avrupa Birliği sürecinin gelişmesi için AK Parti’yle son derece önemli bir iş birliği ve anlayış birliği içinde hareket ettik. Bizim üstümüzden Türkiye’yi ve hükümeti vurmak isteyen bütün girişimlere karşı pozisyonlar geliştirdik, kanıma göre de çok yararlı sonuçlar elde edilmiştir. Gerek Türkiye’nin  dünyadaki imajı, gerek Avrupa’da, gerek ekonomisinin gelişmesinde bu izlenen siyasetin büyük katkısı olmuştur. Kıbrıs’ta da ekonominin gelişmesi, Kıbrıs Sorunu’nunda atak bir duruma gelmemizde bu politikanın faydası olmuştur kanısındayım. Ama bir kısım sıkıntılarımız da olmuştur. Bu sıkıntıları biz hiçbir zaman aleni ve açık bir tartışma ortamına almayı tercih etmedik, şimdi de almak istemem. Çünkü sonuçta Kıbrıs meselesi iç siyasetin garnitürü olamayacak kadar önemli bir meseledir. Eğer biz AK Parti’yle aramızda bulunan belli bir kısım sıkıntıları tartışmaya açarsak yaygın olarak, sonuçta Kıbrıs gibi önemli ve hassas sorunda bunlar iç siyasetin birer mezesi haline döner ve bu hem Türkiye’ye hem bize zarar verir. Dolayısıyla önemli olan bu yararlı iş birliğini götürmektir. Ancak süreç içerisinde de gerek buradaki yanlış yapılanmalardan, gerek Türkiye’deki bana göre hala daha değişmeyen bazı yanlış siyasi yaklaşımlardan ötürü AK Parti’nin Kıbrıs’a dönük yaklaşımlarında son dönemlerde ben sıkıntılar görüyorum. Bu yazık, günahtır diyorum ve bunun giderilmesi gerektiği inancındayım. Bunun yolu da diyalogdan geçer, söylemek istediğim bu.   

 

Uluhan Ceran: Sade vatandaş Soyer olarak bir değerlendirme yaparsanız siyasetçi Soyer’in doğruları ve yanlışları nelerdi? Halk hangi sebeplerden ötürü CTP’yi muhalefete taşıdı?  

Ferdi Sabit Soyer: Şunu söylemek isterim, bizim dönemde önemli ölçüde ekonomiyi ciddi bir büyümeye tabii kıldık. Yaşam standardı çok yükseldi. Ancak özellikle global kriz, diğer başka kuraklık gibi afetler bize büyük problemler yarattı. Bu büyük problemler yapısal sorunlarımızla da birleşti, buradan doğan karmaşa bizim iktidardan gitmemize sebebiyet verdi. Bazı insanlar beni tenkit ediyor ki çok açık konuştum ama bugünkü tartışmalara baktığımda o açık konuşmanın doğru olduğunu herkes anlamıştır şimdi. Ben çok açık söyledim, biz cari giderlerimizin kapanması için Türkiye’den ekstra para istemeyeceğiz dedim ve bunu çok açık bir şekilde ifade ettim. Kendi gelirimize kendi giderimizi karşılamamız, böyle bir hedefi önümüze koymamız gerekiyor. Bunun için bazı tedbirleri almamız gerekiyor ve biz bu tedbirleri bir zaman süreci içerisinde almaya başladık. Belirtmek isterim geçmiş dönemde popülist politikalar nedeniyle Türkiye’de yapıldığı gibi, erken yaşta emeklilikler, kamudan emekli çıkan insanın hem çalışırken maaşını alması hem emekli maaşını alması gibi absürt popülist politikalar. Bütün bunları biz değiştirdik, bu tabi yılların alışkanlığını sarstı ve bizim başaramadığımız nokta, özellikle belirtmek istiyorum, bir kültüre karşı yaygın bir propaganda süreci ya da yaygın bir aydınlatma süreci yapamamamız. O da Türkiye’den parayı alarak sorunları çözmek. Sonuçta bugünkü iktidar 19 Nisan seçimlerinde çok açık bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’ndan alacağı kaynaklarla ülkede bir çeşmeden yağ bir çeşmeden bal akıtacağını ve eski günleri çağrıştıran, işte Ferdi Sabit Soyer Türkiye’den para istemez, en iyi parayı alacak olan biziz kampanyasıyla bizi enterne ettiler işin gerçeği. Birde sağda ve solda yıllar itibarıyla oluşan bir anlayış vardır. O da biz Türkiye’nin burada sınır bekçisiyiz, dolayısıyla sınır bekçisi olduğumuz için bize parayı vermek mecburiyetindedir. Çünkü yıllar itibarıyla bu anlayış kemikleştirilmiştir. Bu anlayışın getirdiği dalgalanmalara biz gereken karşılığı veremedik düşünsel anlamda ve bu büyük ölçüde bizi iktidardan götüren ana faktör oldu. Ama ondan sonraki süreçte bunun ne kadar doğru olduğunu da herkes kavramaya başladı şimdi bu tartışmalarla. Dolayısıyla kendi kendine yetme söylemi bizim dışımızdaki şimdi bunu ret eden tüm kesimlerin de dilinde dolaşan bir söylem oldu, bunun için bahtiyarım. Ağır bir bedel ödedim ama bunun için şimdi bahtiyarım. Bunun altını doldurmak kaldı şimdi bize, tartışarak, program çıkararak doldurmak kaldı. İkincisi bence Türkiye’deki siyasal iktidar odakları, Türkiye kamuoyu da bir şeyi artık değerlendirmek zorundadır, Kıbrıs’la Türkiye arasında var olan ilişkiler yeni bir içeriğe döndürülmelidir. Çünkü bizim aramızda yıllar önce ve yüz yıllara dayanan, tarihi, manevi, kültürel bir bağ vardır. Bu bizim en büyük gücümüzdür, en büyük zenginliğimizdir. Ama bu manevi kültürel, tarihi, ulusal, dini bağlar daha sonraki süreçler içerisinde alan-veren ilişkisine döndüğü zaman ve para ilişkisine girdiği zaman, bu güzel manevi özellikler zedelenmeye başlar. Bugün yaşanan sıkıntının temelinde bulunan nokta budur. Dolayısıyla Kıbrıs talep eden, alan, Türkiye de veren olduğuna göre, sonuçta bu Türkiye’de niye biz bunlara veriyoruz. Veriyorsak şöyle yapmalarını isteyeceğiz, burada da niye biz bunu alıyoruz da sana bunu bir minnet gibi ben bunu duyacakmışım, bende ulusal bir mücadelede yer alıyorum duygusuyla hiç istenmeyen karşılıklı bir birikim oluşmaktadır. Yanlış olan budur, dolayısıyla bunu söylüyorum. Türkiye’yle Kıbrıs arasındaki ilişkiler muhasebe defterinin mizanı gibi olamaz. Bu yanlış birşeydir, yeni bir içeriğe kavuşması gerekiyor bunun. Bunu da şöyle dile getiriyorum açıkça, bizim bir hedefimiz olacak, cari giderlerimizi biz kendi gelirlerimizle karşılayacağız, bu hedefe ulaşabilmek için Türkiye diyelim ki bize 200 milyon TL yılda katkı yapacak. Biz bileceğiz ki bu 200, 201 olmayacak, biz bunu bileceğiz. Eğer 100 ise bizim bütçemiz yahut 1000 ise, 800’nü bizim karşılayacağımızı biz bileceğiz. Bütün planlamamızı buna göre yapacağız, bunun için Türkiye bu desteği veren ülke olarak doğaldır, verdiği desteğin doğru noktaya gidip gitmediğini denetleme hakkına sahiptir, buna sahip olacak. Ama bugünkü yardım heyeti modelinin değiştirilmesi lazımdır. Şimdi herbir bakanlığa koşut bir müşavir var burada. Haliyle süreç içerisinde ne gelişmiştir, diyelim bir yerel yönetici, bir muhtar, bir belediye başkanı ve ya bir işletmeci ya da bir vatandaş ya da bir kesimin temsilcisi kendi alanına bir destek alabilmek için KKTC devlet mekanizmalarını by-pass ederek doğrudan o müşavirle görüşmektedir ve o müşavirle bu iş bağlandıktan sonra formaliter işi için devlete gelmektedir. Dolayısıyla maalesef burada kendimize ait bir inisiyatif geliştirmek, kendimize ait bir yetki ve mesuliyet yüklenmek olgusu erozyona uğramaktadır. Bundan çıkan sonuç şu olmaktadır, iyi iş yaptıysam ben, kötü iş yapıldıysa Türkiye sorumludur, bu kültür gelişmektedir. İkincisi size söylemek isterim, mesele Cemil Bey’in (Cemil Çiçek) çeşitli açıklamalarında da var bu, doğrudur da bunu ret etmiyorum. İşte şu kadar milyar dolar KKTC’ye verilmiştir, peki bunların nereye gittiği incelendi mi? Örneğin ben tarım bakanıydım ve yüzde yüz karşı çıktım ve bunu olmayacağını söyledim ama Türkiye düşmanı ilan edildim. Hükümete karşı Tansu Hanım’ın(Tansu Çiller) döneminde operasyon yapıldı ve hükümetten gittik. Neydi bu? Balonla su getirmek Türkiye’den, bu mümkün değildi ve yazıktı Türkiye’nin parasına, karşı çıktım. Milyonlarca dolar harcandı, şimdi hiçbir şey yoktur orta yerde, hepsi toprağa gömülüdür. Somut söylüyorum, örneğin  Ercan – Yeni İskele yolu, 3,5 trilyona projelendirildi, 8,5 trilyona sonuçlandırıldı ve ben mecliste yazıktır Anadolu insanının parasına diye haykırdım. Ama bunların hepsi bizim hesaba yazılıyor. Lefkoşa-Mağusa yolu 8,5 trilyona projelendirildi, 21 trilyona çıktı zamanında. Yazık günahtır Anadolu’nun parasına dedim. Diğer başka atıl kalan, mesela bir et kombinası tesisi oluşturmuşlardı güya. Espri de yapıyorum, öyle bir projeydi bu, diyordum kendilerine, kara danayı koyacaksınız bir taraftan, öbür taraftan kıyma çıkacak güya, yani öyle bir projeydi. Türkiye’nin milyonlarca doları orada yatıyor, hiçbir işe yaramadı, öldü, bitti. Dolayısıyla burada neyin projelendirileceğini, hangi alanda nereye ihtiyaç olduğunu buranın otoritesi yapacak. Türkiye verecekse buna desteği verecek, bu noktaya kullanılıp kullanılmadığını da denetleyecek. Bu ilişki olursa bana göre sağlıklı olur ama bunun ulaşacağı nokta, sonuçta uygulanacak programın hedefi buranın kendi geliriyle kendi cari giderlerini karşılama hedefine ulaşmasıdır. Yine bir örnek vermek isterim size Türkiye pazarı konusunda. Biz burada büyük bir çiçekçilik projesi geliştirdik, tarım bakanı olduğum dönemde, 1994’te. Burada seralarda çiçek yetiştireceğiz, karanfil yetiştireceğiz, bunun da pazarını Hollanda olarak yaptım. Neden? Çünkü Türkiye’yle bizim bu alanda rekabet edebilme şansımız zaten yoktur. Çünkü onların maliyetleri, kapasiteleri. Sonra neden ben Türk pazarından pay almakla uğraşayım da Avrupa pazarından pay bulmak noktasında uğraşmayayım? Biz bu projemizi yaptık, Ziraat Bankası da bize destek olacağını beyan etti, sonra bana bir şart koydular. Dediler ki bunu ancak Türkiye pazarına pazarlarsan bu krediyi veririz. Bende dedim ki bu yanlıştır, yani bu ölecek bir projedir, onun için ben bu işe girmiyorum. Bu defa ben yine Türkiye düşmanı oldum, efendime söyleyeyim Türkiye’yi istemez kampanyaları yapıldı. Sonra bakanlıktan alındım, rahatsız da oldum ve öyle bir kampanya geldi partimizin üstüne ki o zaman parti yöneticiler dedi ki bunu yapalım. Bende dedim ki tamam yapın, yani bu sizin tercihiniz ama üzülürüm. Yapıldı, ne güzel seralar kuruldu, çiçek çıktı. Antalyalı çiçek üreticisi seni tabii rakip görecek ve gereken tedbiri aldı, biz burada iflas ettik, battık. Dolayısıyla bu tür hadiselerde de, ekonomik ilişkilerde vatan millet edebiyatı geçmez. Ne kadar kalite, ne kadar ucuz fiyat. Buna göre siz rekabet edebilirsiniz. Üstelik bizim başka alanlarda imkânımız varsa, o alanlarda da kendimize bir yol açmamız lazım. 

 

Uluhan Ceran: Kıbrıs Sorunu’nunun çözülmesi CTP’nin en büyük seçim vaadiydi. Rumlarla bir anlaşmaya varılamamasının seçimi kaybetmenizdeki payı nedir? 

Ferdi Sabit Soyer: Bizim kendimizden kaynaklanan bir sıkıntı yoktur bu konuda. Güney Kıbrıs’taki bağnaz anlayışın, bizimle ortaklık yapısını paylaşmak istemeyen zihniyetin, maalesef geçmiş dönemlerde yapılan bazı hataların üstüne basarak elde ettikleri avantajları bize karşı kullanmalarının sonucunda Kıbrıs Sorunu çözülmemiştir. Buda nedir? Maalesef biz o kadar söyledik ve 1994’te yine 1995’te Türkiye’de o dönemin hükümetiyle çatıştık. Bu nedenlerden bir tanesi de buydu. Gümrük birliğine girecek Türkiye. Biz dedik ki bu Türkiye’nin hakkı, bizim buna bir itirazımız olamaz. Ama Türkiye gümrük birliğine giriyorken, Kıbrıs Rum tarafı da Avrupa Birliği’yle hükûmetler arasında görüşmeye oturuyor. O zaman burada bize iki yol var, ya Türkiye diyecek ki kardeşim sen oturamazsın ve bende kesiyorum gümrük birliğiyle ilişkimi, bunu Türkiye diyecekse diyecek. Benim ona deme hakkım yoktur, ama Türkiye tercihini gümrük birliğine göre yaptıysa, o zaman bizde şu talebi koymamız lazımdır. Bizde kurulacak ortaklığın tarafı olduğumuz için, bizim de Kıbrıslı Rumlarla birlikte AB’yle görüşme sürecine girmemiz gerekir talebini koymamız lazım. Bunun için de federal çözüm tezini ki bu resmi tezdir, orta yere koymamız lazım dedik. Bu da ret edildi ve bize dendi ki, merak etmeyin, Türkiye girmeden Kıbrıs AB’ye giremez. Biz dedik bu siyaset yanlıştır ve bizi duvara vurduracak. Sonuç ne oldu? Maalesef 1999’da o dönem Türkiye ciddi bir ekonomik krize girdi ve Helsinki zirvesini kabul etmek zorunda kaldı Türkiye. Helsinki zirvesi de çok açıktı 1999’da. Türkiye aday ülke statüsünde olacak AB’ye ama Kıbrıs Sorunu çözülsün ya da çözülmesin, Kıbrıs AB’ye üye olacak. Hal böyle olmuş olmasına rağmen, yine bu görüşme sürecine girilmedi, AB kıyma makinasıdır gibi statükoyu korumak isteyen Türkiye’deki ve buradaki çevreler ki bunlar demokrasiye karşıttır, öncelikle belirtmek istiyorum ve Türk demokrasisinin 1. sınıf demokrasiye yükselmesi noktasında tepkileri vardı bana göre, başka bir şey değildi. Bu sürecin önü kesilmiştir, sonuç itibarıyla Kıbrıs Rum tarafı görüşmesini ilerletti, ama bizde şansımızı 2002’nin sonunda kaybettik. AK Parti seçimi kazandı ama ta erki eline alsın, Kopenhag’a maalesef gidilemedi ve bu süreç bu şekilde gerçekleşti ve çözüm olmadan Güney Kıbrıs AB’ye üye oldu. Şimdi ben soruyorum, AB’ye siyaseten endişeniz olabilir, ama Türkiye’nin ekonomik, sosyal, siyasal bir hayli ilişkisi var Avrupa’yla. Peki, ben soruyorum, nasıl olabilir bu şimdi, hangi ulusalcı anlayışa sığar bu AB’de bu iki tane helen karakterli oy olsun. Biri Kıbrıs Rum tarafı, biri Yunanistan. Bu nasıl ulusalcılıktır diye soruyorum ben. Bunu değiştirebilmenin yolu Kıbrıs’ta ortaklığa dayalı, cumhurbaşkanı ya da muavininin, ya da dışişleri bakanının bir Kıbrıslı Türk olacağı bir birleşik Kıbrıs oluşması, bu birleşik Kıbrıs’ın oyunun ortaklık temelinde AB’de kullanılması ve böylece iki helen karakterli yapıyı bozmak ve Avrupa’nın içerisinde Türkiye’ye komplo kuran muhafazakârların oyunlarını bozabilecek bir atmosfere girmek. Buna karşı çıkanlara ben soruyorum bu nasıl ulusalcılık diye, biri de bana bunun izahını yapmış değildir.

 

Uluhan Ceran: Ulusal Birlik Partisi’nin iktidara gelmesi ve Sayın Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığına seçilmesi müzakerelerin geleceğine ilişkin birtakım kaygılara neden olmuştu. Müzakerelerde bugün gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Eroğlu’nun tutumunda onaylamadığınız noktalar nelerdir?

Ferdi Sabit Soyer: Bir kere şunu söylemek isterim size, gerçi şimdi feminist hareket oldukça yaygın olduğu için bu kullanacağım kavramlara tepki duyar bazı çevreler ama onu da söyleyeyim. Benim bildiğim politikada erkek adam sözünün arkasında durandır. Bu kavramı kullandım, neden? Siz çıktınız ve dediniz ki, bu sürdürülen görüşme biçimi yanlıştır, iki ayrı egemenlik isterim. Talat büyük tavizler vermiştir, ey ahali beni seçin ve bu tavizleri geri alacağım. Bununla ilgili yaratılan bir demagojiyle, yüzde elli nokta küsürle seçilmişsiniz, seçildiğinizden bir hafta sonra bir yazı yolluyorsunuz Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ve hayır oyu kullandığınız 24 Nisan 2004 referandumunu ki bu referandumda UBP’nin kampanyası neydi? KKTC Meclisi’nin üstüne bir Yunan bayrağı monte etmişlerde montajla ve evet derseniz Yunan bayrağı KKTC Meclisi’nin üzerinde dalgalanacak diye. Bu en fenama giden metottu. Ne isterse olsun bir görüş, bir Yunan bayrağını, ya da başka bir ulusun bayrağını kendi meclisinin üstüne sembol dahi olsa dikemez. Bu kabul edilmez bir şeydir ama bunu bile yaptılar bu noktada. Bunu yapacaksın ama yollayacağın mektupta da diyeceksin benim halkım 24 Nisan 2004’te isteyerek ve gönülden evet dedi ve biz bu evetimizin arkasındayız. Ben bundan mutlu oldum, dedik ki o zaman eski ayrılıklar gideriliyor, çok güzel. Benim yerime bir başkası doğruyu savunuyorsa benim olmamam bir sıkıntı değildir, önemli olan doğrunun olmasıdır, bu güzel bir süreç. Sonra dedi ki Talat’ın bıraktığı yerden devam edeceğim, biz arkadaşlarımı da baskı altına aldık. Sakın ola kimse çıkıp dün ne derdin bugün ne derdin edebiyatı yapmayalım, önemli olan doğrunun gelişmesidir ve mümkün mertebe diyaloğu arttıralım. Kendisiyle yaptığımız ilk görüşmede şunu söyledik kendisine, lütfen senden rica ediyoruz, mülkiyetle görüşmelere başlama. Talat’ın getirdiği ve son seçimler nedeniyle Hristofyas’ın imzalamadığı yönetim ve güç paylaşımı konusundaki bütün anlaşmaları bağla, mademki aynı yolu izleyeceksiniz, bağla, ondan sonra geç mülkiyet konusuna. Çünkü mülkiyet konusuna geçersen Rum tarafının eline yönetim ve güç paylaşımında, yani eşitlikte elde ettiğimiz konumları da yeniden tartışma konusuna geçirilmesine fırsat vereceksin. Maalesef bu görüşümüz dikkate alınmadı ve mülkiyetle başladı. Mülkiyetle başlandığı anda biliyordu ki Rum tarafı pazarlık masasına toprak, onların yerleşikler dediği, Türkiye’den gelip bu memlekette yaşayan vatandaşları tartışma konusuna getirecekler. Hâlbuki bunlar en son ele alınması gereken noktalardır, haliyle mesele budur ve bu konuda biz endişelerimizi beyan ettik ama bunu çatışma noktasına getirmedik. Bu şekliyle bunu tuttuk, görüşlerimizi söylemeye devam ediyoruz ama süreçten huzursuzum. Çünkü atak politika izlenmiyor, bu bakımdan biz bu 23 Mayıs ve 1 Temmuz anlaşmalarına bağlı Türkiye’yle iyi koşullardaki ilişkiyi getirmemiz lazım. Ama bizim ve Türkiye’nin, herkesin düşünmesi gereken bir gerçek vardır, bunu biz engelleyemeyiz. 2012’de Kıbrıs Rum tarafı AB’nin dönem başkanı olacak. Ben soruyorum şimdi 2012 Temmuzunda Kıbrıs Cumhuriyeti AB dönem başkanı olduğunda ne olacak? İster istemez Sayın Davutoğlu telefon açacak, ister istemez Ankara’ya gelecekler. Demek ki bizim hareket noktamız, 2011 ve ya 2012’nin ilk etabında, elimizdeki bütün imkân ve olanakları kullanarak Kıbrıs Rum tarafının çözüm istemediğini de herkese gösterecek şekilde, yapıcı, girişimci, yaratıcı, bazı alanlarda geri çekileceksek, onları da iyi ayarlayıp geri çekilmemiz ve bu pozitif atmosferi gerçekleştirmemiz gerekiyor kanısındayım.

 

Uluhan Ceran: Adada çözümsüzlük statükosunun devam etmesi halinde KKTC için Kosovalaşma, Tayvanlaşma gibi alternatif modellerin gündeme gelmesi gerektiğini düşünen bir grup var. Sayın Talat daha önce Kosova’yla KKTC’nin durumlarının farklı olduğunu ifade etmişti. Siz bu modelleri nasıl değerlendiriyorsunuz?               

 

Ferdi Sabit Soyer: Şimdi genellikle bizim siyasal kamuoyunda çok bilgiççe söylenen ifadelerdir bunlar. Bu siyasetçiye bir ağır abilik sağlar, yani ben her şeyi biliyorum diye. Bu plan olmazsa benim b planım var, benim b planım da budur. Senin b planın buysa, c planın nedir? Bence bir yola çıkıldığında, o yol sonuçlanmadan b planı tartışmak a planındaki hedefi zayıflatır, konumunu zedeler. Bu ondan sonraki çıkacak ortamda, yeter ki bunun sonuçlarını çıkart, oluşacak olan ortamda sizin destek bulacağınız bir sonucunuz muhakkak olacaktır. Onun için ben şimdi konuşmuyorum bunları. Ama madem sordunuz Tayvanlaşma modelini, ben çok endişeliyim bu Tayvanlaşma modelinden. Bu Türkiye’nin de, bizim de aleyhimizedir. İki ayrı devlet tezine dayalı,  

belki bu söyleyeceğim çok büyük tepki çeker ama kimse kusura bakmasın bunu söyleyeceğim, Türkiye’de iki dilli tartışmanın geldiği aşamaya baktığımda ve Türkiye’nin misak-ı milli sınırlarıyla ilgili bir politikası olduğu bir aşamada, Kıbrıs’ta iki ayrı devleti bu şekliyle gündeme getirmenin nelere sebebiyet vereceğini ve hangi siyasetlerin bunların üstüne basarak yol alacağını herkesin düşünmesi gerektiği kanısındayım. Onun için bunlar ulu orta ele alınmaması gereken noktalardır. Elimizde güç ve imkanlar vardır, bir kere Trkiye artık G20 ülkelerine üye olmuştur. Bugün Avrupa Konsey’inde bir Türk Parlamenter başkanlık yapmaktadır. Birleşmiş Milletler’in geçici olarak dahi olsa güvenlik konseyinin üyesidir Türkiye. İslam Konferansı’nın başat üyesidir ve aynı zamanda bölgede son derece yeni ve önemli dinamiklerin unsurudur, ekonomisiyle de gücü vardır. Bütün bu avantajlar bizim pozitif noktalarımızdır, bu pozitif noktalara dayanarak öyle bir aşamada siyasetler belirleme imkânımız vardır. Onun için bunu yapmak lazım.  Tayvan modeliyle ilgili olarak, peki biz serbest ticaret yapacağız. Güzel, yapalım. Peki, AB’de temsiliyetimiz ne olacak? Biz neden yokuz orada? İki helen karakterli oy oradadır. Bu neyi değiştirecektir ki? İkincisi en önemli bir başka unsur var, şimdi yeni çıktı bu. Kıbrıs’ın Güney deniz alanında çok önemli gaz ve petrol rezervleri oluşmuştur. Şimdi adanın bütününde, 1960 garanti ve ittifak anlaşmaları temelinde, adanın bütününde toprak bütünlüğünün garantördür Türkiye. Bütün deniz alanlarının da, Kıbrıs’ın egemenliğinde olmasının da garantördür ve Kıbrıs Türk tarafı da bu egemenliğin siyasi eşit ortağıdır. Şimdi ben nasıl iki ayrı devleti savunacağım ve güneydeki bu bütün deniz alanlarının üzerindeki egemenlik hakkını kendi elimle devredeceğim güneydeki devlete? Bu nasıl bir iştir ve onun bütün kıta sahanlığını, ekonomik münhasır bölge alanlarını belirlesin diye kendisi ona bu güç ve yetkiyi kendi başına mı vereceğim? Ve üstelik AB’nin de üyesi olacak o tek başına, bizde yine tanınmamış ve yalnız ticaret yapan bir ülke konumunda olacağız. Bununda bence bu bölgede ne Türkiye’nin çıkarlarıyla ne bizim çıkarlarımızla bağdaşır bir hali yoktur çünkü adanın bütününde biz egemenliğin ortağıyız, Türkiye de adanın bütününün garantördür. Dolayısıyla bu temel nokta bu yeni çıkan olgularda da bizim hak ve menfaatlerimizi güçlü bir şekilde savunacağımız zemin olma özelliğini sürdürüyor. Onun için terk etmeye gerek olduğu kanısında değilim.  

 

Uluhan Ceran: Erken seçim konusundaki fikriniz nedir? Yakın bir zamanda ihtimal dâhilinde görüyor musunuz? 

Ferdi Sabit Soyer: Ben bunun sonuç itibarıyla olması gerektiğine inanıyorum ama bu erken seçimi çok yüksek dillendirmiyorum. Çünkü bunun bir siyasi kaos ortamına dönüşmesini de arzulamıyorum ama yapılması gereken kaçınılmazdır. Bu yapısal sorunları nasıl çözeceğiz, halka birinin bir program sunması lazım. Bu insanlarda hangi programı beğeniyorsa onu seçip bunun vebaline katlanması gerekiyor, mesele budur. 

 

Uluhan Ceran: Sendikalar ve muhalefet hükümet üzerinde ciddi bir baskı kurmuş durumda. Sizce bu süreç nasıl sonlanacak? İktidara gelmeniz durumunda mevcut sıkıntıların aşılması için neler yapmayı planlıyorsunuz? 

Ferdi Sabit Soyer: Öncelikle söylemek isterim ki demokrasilerde bilinen, açık ve şeffaf görüşler halkla paylaşılır. Bugün uygulanan bu biçim maalesef halkla paylaşılamadı. 19 Nisan seçimlerinde UBP çok başka tezlerle seçim kazandı, tam bir popülizm yaptı. Vergileri düşürecek, sosyal sigorta primlerini aşağıya indirecek, asgari ücret altında çalışacak işçi getirtecek buraya, elektrik paralarını düşürecek, insanların maaş ve ücretlerini en az %30 arttıracak gibi. Bu vaatlerle iş başına geldi ve bunları da Türkiye’den alacağı parayla yapacağını söyledi. Sonra geldi ve 2009 Ekim ayının sonunda yapısal sorunları dikkate alan bir program hazırladı Türkiye’yle ve imzaladı. Bu programı halktan gizledi, cumhurbaşkanlığı seçimleri olana kadar kulağının üstüne yattı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri olup Sayın Eroğlu saraya çıktıktan sonra da yerel seçimler var bunu da bekleyelim dendi ve en ilginci, benim en fenama giden bu oldu. Yerel seçimlerin bittiği, sandıkların saat 6’da kapandığı anda bakanlar kurulu oturdu ve bu ekonomik tedbirler adı altındaki düzenlemeleri ilan etti. Millet şaşkınlığa uğradı, bu defa bu paketi tanıtmayı, bu programı tanıtmayı, bana göre gereksizdi ama sonuçta bunlar yapmadığına göre onlar kendilerini mesul hissettiler bu konuya. Çok değerli bir insandır onu söylemek istiyorum ve çok önemli bir teknik adamdır, şimdi büyükelçi olmuştur. Sayın Halil İbrahim Bey bunu kitap haline getirdi ve kuruluşları gezip dağıtmaya başladı. Aydınlatmak için, iyi bir niyetle. Şimdi bunu dağıtması gereken hükmet ve çok ilginçtir bu program meclise de sunulmadı. Yapılan uluslararası anlaşma meclise sunulacak, bu da yapılmadı. Halil İbrahim Bey bunları gezip kuruluşlara dağıtmaya başladı. Şimdi haliyle bunun kapağını çevirip içini okuyan, vergi kesileceğini gören adam kime öfke duyacak? Halil İbrahim Bey’e, onun şahsında Türkiye Büyük Elçiliğine. Kime öfke duyacak? Türkiye Büyük Elçiliği’nin şahsında Türkiye başbakana ve hükümetine. Bu arada bu idare de şöyle demeye başladı, bu çıkarılması gereken yasalarla ilgili olarak, bunları çıkarmaya mecburuz, bunu çıkartmazsak Türkiye bize parayı vermeyecek, biz de size maaşları ödeyemeyeceğiz. Bunu yapamazsak Türkiye şu yatırımı yapmayacak. Haliyle kendi eliyle tepkiyi yönetti. Biz çıktık zamanında dedik ki bu tedbirleri biz alıyoruz kardeşim ve bunun sorumlusu biziz. İster bize sövün, ister övün, ister oy verin, ister oy vermeyin, bunun sorumlusu biziz. Böylesi bir oportünizmin sonucunda maalesef istemediğimiz bir noktaya geldi. Bu arada Türkiye medyasında bulunan bazı kalemler de bu programı desteklemek adına, bu halkı aşağılayan gereksiz ve lüzumsuz tanımlama ve sıfatlarla yazılar yazmaya başladığında otomatikman, psikolojik olarak bir zemin kaybına girildi ve bu şiddetli bir tartışma sürecini getirdi. İşte yanlışlık budur. Şimdi yapılması gereken ise açık ve nettir. Her bir siyasi parti çıkacak önce, bu sorunlara nasıl çözüm yolu bulacağına dair programını koyacak orta yere, bunu halkıyla paylaşacak. Bir bayrak davasıdır gider bu memlekette ve ulusal en büyük simge maalesef siyasetin en büyük şeyine uğramıştır. Size şunu söylemek isterim, 1974’e kadar ve İngiliz sömürge idaresi döneminde de, her Kıbrıslı Türk evinin kapısına böyle kıvrılmış, üstünde kırmızı beyaz boyanmış bayrak direklerine Türk bayrağı çekerdi. 1974’ten sonra bunun her yerde olması lazım, insanların sorması lazım, niye bu insanlar vazgeçti, hiçbiri bir şey yapmadan niye bu insanlar vazgeçti bayrak çekmekten? Çünkü bayrağın üstüne o kadar siyasal demagoji yapıldı ki ve insanlara siyasi tercihi, pozisyonu ya da bir talebiyle ilgili bayrak söylemi üstünden o kadar bir pozisyon yapıldı ki insanlar kendiliğinden bayrağı evine asmamaya başladı. Çünkü bir siyasi simgeye döndürüldü bayrak. Hâlbuki bayrak insanların gönlündedir, kalbindedir, beynindedir. Hep söylüyorum Türkiye’de belli kesimler bizi yeterince Atatürkçü ve milliyetçi görmez. Belli kesimlerde bizi yeterince dindar görmez. İşin tuhaf tarafı bizi yeterince Atatürkçü görmeyen kesimler, yeterince dindar olmadığımız için çok severler bizi. Yeterince dindar görmeyenlerde bizi çok farklı demokrat ve hoş görülü olduğumuz için, her inanca saygı duyduğumuz için severler bizi. Burada  bir karakter şekillenmiştir yıllar itibarıyla. İnsanların yaşam biçimine de saygı duyulması gerekiyor. Bizde insanlar evinde ibadet yapmayı sever. Eskiden beri bu gelenek budur, camiye gidip ibadet yapmayı sevmez insanlar, istemez. Ancak cumada ya da bayramda gitmeyi sever ama ibadetini evinde yapar, yüreğinde yapar. Neden bunu böyle yapar? Çünkü ibadeti bir şova döndürmek istemez. Bizde kadınlar özgürdür, bu eskiden beri böyledir bizde, çok rahattır kadınlar bizde. Bunun nedeni kendi yapımızdadır. Şimdi mesela 2000 yılında biz muhalefetteyiz, bu örneği de vermek istiyorum size. O zaman Türkiye’de havalar başka türlü çalardı ve efendim buradaki üniversitelere de türban yasağı getirilecek, düşünün. Biz sosyalist bir parti olarak mecliste asla siz türban yasağı getiremezsiniz bu memlekete, başını örtüp okuluna gitmek isteyen bir kız, gitme hakkına sahiptir. Buna kimse müdahale edemez ve bunun kavgasını çıkarttık biz bu memleketin içerisinde ve üniversitelerimizde bu yasağı koydurtmadık. Ne oldu yani bu memleket battı şeriatçı mı oldu? Yoksa farklı bir şey oldu da bu memlekette insanlar ulusal ya da dini değerlerinden hepten vazgeçip Hristiyan mı oldular? Bu rahatlığı getirmek lazım. Ben Magosa’da yaşıyorum, en mutlu olduğum görüntüler nelerdir bilir misiniz? Tesettürlü bir kızla göbeği açık bluz giyen bir kızın kol kola yolda yürümesi. Bundan daha güzel bir hadise olabilir mi? Herkes kendi inancına göre. O dönemde de söyledim, biz bu türbanlı kızın okula girmesini yasaklayacağız. Peki, onunla aynı ideolojik ya da dini inanca bağlı bir erkek neden girsin madem okula? Ona ne diyeceğiz? Ne hakkımız var bizim bir kız evladının üzerinden siyaset yapmaya. Bu nasıl bir mantıktır, bu nasıl bir niyettir. Bu memleketteki kültür budur. Buna bağlı olarak bizde dini bir kısım hadiseleri de farklı örgütleme noktasına girmek büyük tepki yaratıyor insanlarda. Yani tarikat modeli örgütlenmeler ya da davranışlar da bu bakımdan tepki yaratıyor insanlarda. Buradaki laik kültürü ama bütün inançlara özgür davranma hakkı veren bir kültürü korumak gerek kanısındayım. Bu bize bir gerginlik yaratıyor. Kimisi bizi yeterince dindar bulmuyor, kimisi yeterince Atatürkçü ve milliyetçi bulmuyor. Biz Kıbrıslı Türk’üz. Benim ana dilim Türkçe’dir kardeşim, rüyamı bile Türkçe görüyorum, Çince görmüyorum rüyamı. Her Türk gibi bende Türkçe görüyorum rüyamı. O zaman bu coğrafyanın özelliğine saygılı olmak gerekiyor. Bunu başardığımız sürece gelişecek.

 

Uluhan Ceran: Sayın Genel Başkanım, değerli vaktinizi ayırdığınız için şahsım ve BİLGESAM TUİÇ Platformu adına çok teşekkür ederim. Son olarak eklemek istediğiniz noktalar nelerdir?

Ferdi Sabit Soyer: Önemli olan Türkiye’yle bizim ilişkilerimizin hiçbir gölgeye düşmemesidir. Önemli olan budur ve gelişmemizdir. Kanıma göre bu zemin de vardır. 

Önceki İçerik“Yeni Ortadoğu” Modelinin Kuzey Irak’a Yansımaları
Sonraki İçerikİslam ve Demokrasi
TUİÇ’in Medya Biriminden Sorumlu Başkan Yardımcısı Ramazan Ahmet Aydın Akdeniz Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. Arktik Bölge üzerine makaleler yazmış ve konferansta konuşmacı olarak görev almıştır. Aynı zamanda kısa film yarışmalarında yönetmen olarak dereceler elde etmiştir. İyi derecede İngilizce, orta derecede Fransızca ve İtalyanca, başlangıç seviyesinde Rusça bilmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.