Kimlik

0
464

Kimlik; belli bir yere, bir toprağa, değere, simgeye bağlanma, belli bir gruba ait olma eğilimi şeklinde tanımlanırken, bireyin kendini dâhil etme güdüsüyle ilişkilendirilir. Kimlik; psikoloji, sosyoloji, kültürel antropoloji gibi sosyal bilimlerde, ben, benlik, kendilik, kişilik kavramlarıyla eşanlamlı kullanılmaktadır. Bu kavramlar kişiyi başkalarından ayıran duygu, tutum, düşünce ve davranışların örgütlenmiş, kaynaşmış bir bütünlüğünü ifade etmektedir.[1]

Kimlik kavramında kişinin kendi çevresiyle anlamlı bağlantılar kurması söz konusudur. Küçük yaşta başlayan “ben kimim?” sorusunun cevabını belirleyen kimlik, toplumsal çevreden etkilendiği için süreklilik içindedir. İnsanın toplumsal bir varlık olması, toplumsal yaşamın çok yönlülüğü ve değişebilen bir yapısı olmasıyla kimlik, çoğulluk özelliğini kazanır. Kimliğin çoğulluğu, değişkenliği ve sürekliliği özellikleri mutlak olmasını engeller ki; edinilen yeni kimlikler bir tekel ve dışlayıcılık oluşturmaz. Kimlik, doğal ve yapay olmak üzere şekillenirken; doğal kimlik doğuştan kazandığımız aile-aşiret-soy ve din esaslarını kapsar; sonradan kazanılmış kimlikler millet, sosyal sınıf, kral ve imparator tebaası, vatandaşlık, gibi birçok sosyo-politik değerlerle oluşur. İnsan toplumsal bir varlık olduğu için her aidiyet eğiliminin görüldüğü çevrede yeni bir kimlik edinir bu nedenle temel ve sonradan yaratılmış kimlikler durmadan değişmektedir. Ancak temel kimlikler çok yavaş ve yüzlerce sene tutan süreler içinde değiştiği için adeta değişmiyormuş gibi görünürler. Örneğin; din kimliğinin doğuşundan bu yana Hıristiyan ya da Yahudi toplumunda kitlesel bir değişim görünmezken savaşlarla ya da bireyin isteğiyle yaptığı din değişikliği uzun zaman sonra artan Müslüman nüfusunda fark edilebilir. Edinilen kimliğin kişi için benimsenmesi esas alınırken(tanımlama), o toplum içinde de kabul edilmesi gerekir(tanınma). Bir kimliğe ait olma duygusu bireyde “ben” ve “öteki” kavramlarını oluşturmaktadır. Bu bağlamda ötekinin varlığı, başkasının mevcudiyeti olmadan kimlik duygusu gelişmez. İnsanın düşünen, planlayan bir varlık olması, tarihsel olarak sürekli değişebilecek bir toplumda yer alması birden fazla kimliğe sahip olabileceği sonucunu doğurmuştur. Kimlik veren ve kimlik edinen arasındaki bileşke toplumsal kimliktir. Toplumsal aidiyet, kültürel kimliğin oluşmasını sağlamıştır. Kültürel kimlik, kimliğin nesnel özelliğidir ve ortak değerleri, milli marşı, ortak dil, din, seçilmiş tarihsel yenilgiler ve seçilmiş zaferleri içerir. Bireysel kimliğin oluşturduğu toplumsal aidiyet özellikle 1789 Fransız Devrimi’nin yaydığı uluslaşma yapısından etkilenmiştir. Bu dönemde yayılan milliyet algısı keskin kimliklerin oluşmasını sağlamıştır.

Ulus-devletleşmenin başlangıç noktası sayabileceğimiz bu dönem hızla Avrupa’da, Osmanlı Devleti’ndeki ayaklanmalarla, Balkanların dağılmasıyla ve I. Dünya Savaşı’nda olumsuz etkisini göstermiştir. Uluslaşma gelişmiş olan devletlerde “kapitalist” bir toplum bilinci yaratırken, gelişmekte olan ve gelişmemiş devletlerde farklı fikirlerin yarattığı ayrımı doğurmuş, olumsuz yönde etkilemiştir. Dış dinamiklerin yanında toplumların parçalanması için iç dinamik olarak en etkili silah sayılabilecek uluslaşma, bireyde devlet bilinci uyandırmış ve içinde bulunduğu kültüre aidiyet duygusunu pekiştirmiştir. Osmanlı Devleti içine aldığı geniş topraklar sayesinde farklı kültürleri, farklı dinleri bünyesinde barındırmıştır. Ulus-devletleşmenin etkisinin çok olduğu son dönemlerinde ise, toprakların azalması, maddi açıdan zayıflatan ayaklanmaları ve dış dinamiklerin etkisiyle Avrupa’da “hasta adamı”n dağılmasını hızlandırmıştır. Oral Sander’in “Anka Kuşu” benzetmesiyle Osmanlı’nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti, çok kültürlü coğrafyanın mirasçısı olmuştur. Bu miras, devletin kuruluşundan bu yana pek olumlu bir etki göstermezken, çok partili sistem sonrası siyasal kimliklerin keskinleşmesiyle daha da olumsuz bir ortam yaratmıştır. İdeolojik çatışmaların hedef alındığı siyasal kimlikler, özellikle ergenliğin verdiği kimlik sorunsalı nedeniyle Anadolu’da gençlerle ses getirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü ile eş zamanlı olarak gündeme gelen ulusal kimlik arayışları, cumhuriyetin kuruluş yıllarından 1950lere dek resmi kültür politikası ile belirli bir ideolojik temele oldukça tutarlı ve kararlı bir biçimde dayandırılmıştır. 1960larla başlayan ekonomide liberalleşme ve siyasal yaşamda doruğa çıkan “halkçılık” ile bu resmi “Kemalist” ideoloji ve onun taşıyıcısı Batıcı, laik, çağdaş kültür ve kimliğe giderek artan bir başkaldırı başlamış ve 1970lerde de doruğa varmıştır.[2]

Osmanlı’nın dağılma sürecinde birliği korumak için kimlik üzerinden yapılan Osmanlılık ve İslamcılık ideolojileri başarısız olmuş fakat bu kimlik politikası cumhuriyet sonrası da etkisini sürdürmüştür.

Çok kültürlü Türkiye’de ideolojik/ulusal olarak seçenekler 3 kimlikte ayrılmıştır:

1-Anadolucular(Anadolu Hümanizmi-Mavi Anadolu): Batıcı, Atatürkçü şeklinde nitelendirebileceğimiz bu kimlik 1940 ve sonrası politikanın şekillenmesinde etkilidir. Çağdaş uygarlığı laiklik temeline dayandıran Anadolucular, İslam’ı “yobaz”lıkla yadsırlar.

2-Türk-İslam sentezi: Ulusal kültürümüzü Orta Asya, Selçuklu, Osmanlı değerlerine dayandıran bu görüş, Türkiye’deki bunalımın kaynağı olarak Batı emperyalizmini işaret eder.

3-Atatürkçüler (Kemalistler): Atatürk’ün imparatorluğun cemaat-ümmet kültüründen çağdaş bir ulusal kültür yarattığı bilincini taşıyan bu grup, Osmanlı kültürünün reddedilmesi görüşüyle eleştiri almıştır.

Uluslaşma süreci Türkiye’de Tanzimatla başlamış, 1950 sonrası Atatürk’ün oluşturduğu ulusal kültür çarpıtılmış ve laik ulusal kimlik bunalımına girmiştir. 1970ten sonra din ideolojisinin öne çıktığı siyasal İslam gündeme gelmiştir. “Bizlik” duygusu Osmanlı’da ümmet kimliğiyle şekillenirken, cumhuriyetin getirdiği özgür yurttaşlıkla gündeme gelen laiklik ve ulusal kimlikle oluşturulmaya başlamıştır.

1970lerde krize giren kapitalizm, toplumda değişen yaşam biçimini modern ve geleneksel şekilde ayırmış, bireylerin birbirlerini karşıt uçlardaki dünyaların insanı olarak algılamasına neden olmuştur. Zorlu yaşam koşullarının mecbur bıraktığı göç dalgası hızla Avrupa kültürüne entegre ederek kimlik duygusunun sarsılmasında etkili olmuştur. 

Türkiye’de dil kimliğinin 1928’deki Latin alfabesi, ülkenin siyasi kimliğinin hilafetten laikliğe geçişi ideolojik çatışmaları tetiklemiştir. Ülkenin adının “Türkiye” şeklinde koyulması çok kültürlü coğrafyada kimlik bilincini oluşturmuş; Laz, Ermeni, Boşnak, Çerkez, Gürcü, Arnavut, Roman, Süryani, Yahudi, Zaza kimliklerinin yanında Kürt kimliği bilinci 1970 sonrası sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Kürt azınlığının yol göstericisi sayabileceğimiz Abdullah Öcalan, PKK’yı “Kürt proleter devrimci hareketi” ve “ulusal kurtuluş mücadelesi” olarak tanımlamıştır.[3] Bu bilincin oluşturduğu mücadele terör şiddetine dönüşmüş ve Türkiye’nin günümüze kadar sorunsalı olarak devam etmiştir.

Günümüzde küreselleşmenin de etkisiyle alt kimliklere vurgu yapan, cemaatçi ya da ayrılıkçı tepkiler ve örgütlü siyasal yapıların da varlığı belirmektedir. Toplumun mensubiyeti içindeki gruplar kolektif kimlik verme iddiasıyla bireyleri bir arada tutmaya çalışmaktadır. Bu olgunun ülkemizde demokratikleşme sürecini tetiklemekte ve uzlaşma sanatını tıkamaktadır.[4]

Ulusal tabanda kimlik bu çatışmalarla şekillenirken, küresel anlamda kimlik kavramı daha çok dini aidiyetle bağdaşmıştır. Türk-İslam toplumunun, 600 yıl bulunduğu coğrafyada geniş hüküm sürmesinin etkisiyle Osmanlı mirasçısı olarak fobik bir algı yaratılmasına neden olmuştur. Batı-Hıristiyan dünyasının bu çerçevede özdeşleştirmesi Martin Luther’in değerlendirmesinde de görülür ki; Luther’in Kanuni döneminde yaşamış ve Osmanlı’nın Viyana’ya kadar gitmiş olmasının etkisi vardır. Döneminin aydın kişisi olan Martin Luther’in İslam’ı “Türklerin dini” şeklinde yorumlaması bu algının toplumda da yer etmesinde etkili olmuştur. Bu kimliklerin özdeşleştirilmesi İslamofobi algısını yaratmış ve özellikle Müslüman olmayan toplumların gözünde ötekileştirme ile düşman yaratılmasına neden olmuştur. Batı, Soğuk Savaş sonrası yeni bir düşman oluşturmak için İslam dünyasını işaret etmesinin bu algıda etkisi söz konusudur. Müslümanlığın cihat anlayışının etkisi, ilahi kitabın içeriğine uygun yaşam şekli oluşturması bu algının kabullenilmesinde katkı sağlamıştır.

Uluslararası ilişkilerde kimlik değerlendirmesi olarak İslamofobinin varlığını 1979 İran İslam Devrimi, 11 Eylül saldırısı gibi önemli kırılmaların yaşandığı dönemlerde fazlaca tepki görmüştür. Realist bir varsayım olarak uluslararası çıkar çatışmalarından daha etkili olması söz konusu olabilir. Batı dünyasının Osmanlı algısı sebebiyle yeniden bir seçilmiş yenilgi olmasından korktuğuna değinmek yerinde olacaktır. İslam fobisini 1856’da Paris Konferansı’nda kültürel ve yönetim şekli olarak bile Batıyla aynı kefeye konmayacak Osmanlı Devleti’nin çıkar uğruna Avrupa devleti sayılırken, Türkiye Cumhuriyeti Batılılaşan bir toplum olmasına rağmen 50 yıldır Avrupa Birliği’ne dâhil edilmemesinde görebiliriz.

Kimliğin oluşmasındaki “ben” ve “öteki” kavramı ulusalda “etnik” kimliğe dayanarak bir ayrım oluşturmuş, uluslararası çerçevede “din” kimliğinin etkisini göstermiştir. Kimliğin ülkemizde toplumsal demokratikleşmeye ket vurması söz konusuyken, uluslararasında ise İslam’ın Türklerin üst kimliği olarak Hıristiyan dünyadan bir ötekileştirmeye neden olmuştur.

 

Büşra Avşar

TUİÇ Stajyeri

 

Kaynakça

1) Web Adresi: http://www.halksahnesi.org/yazilar/kemal_karpat/kemal_karpat.htm e.t. 07.03.14

2) Güleç, Cengiz, Politik Psikoloji Açısından Siyaset Ahlakı, Kimlik ve Laiklik, Ankara, 2004.

3) Web Adresi: http://www.gunaskam.com/tr/index.php?option=com_content&task=view&id=199 e.t 07.03.14


[1] Cengiz Güleç, Politik Psikoloji Penceresinden Siyaset Ahlakı, Kimlik ve Laiklik, Ankara, 2004, s. 72.

[2] Güleç, a.g.e., s.82.

[3]Sosyalizm Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, C. 7, sayfa 2310-2311.

[4] Güleç, a.g.e., s. 130.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.