Körfez’in Çanakkale’si: BAHREYN

0
85

Körfez’in Çanakkale’si: BAHREYN[1]

“…Bir gün geçmiyor ki Şii-Sünni rekabeti üzerine bir cephe daha açılmasın…” Irak, Lübnan, Filistin ve Yemen’den sonra Bahreyn’de de yaşananlar basın mensuplarının bu türden yorumlar yapmasına sebebiyet vermektedir. Her ne kadar Sünni Suudi Arabistan ile Şii İran arasındaki rekabetin kökenleri eskilere kadar gitse de; iki Körfez ülkesi arasındaki büyük yarış esas hızını, İran İslam Devrimi sonrasında göstermeye başlamıştır. Devrim ile birlikte iki ülke arasındaki anlayış farkları biraz da olsa ortaya çıkmaya başlasa da; ayrımların asıl belirginleşmesinde 2003 yılında Amerika’nın Irak’ı işgali sonrasında ülkenin eksenini belirleme kudretini demografik anlamda eline geçiren ve ülkenin en güçlü öğesi olan Şii kanadı belirleyici olmuştur. Saddam’ın 2003 yılında düşmesi ile Arap dünyasının Şii İran’a karşı sahip olduğu kalkanı düşmüş, bu da doğal olarak İran’ın Irak üzerindeki nüfuzunun artmasına neden olmuştur. Yine benzer bir şekilde Lübnan’da Şii İran destekli Hizbullah’ın İsrail yönetimine karşı art arda hem askeri hem de siyasi zaferler kazanması, hatta Suudi Arabistan’ın büyük engellemelerine rağmen Yemen’de Şii Zeydilerin İran’ın vesayeti altına girmesi, Suudi Arabistan’ın söz konusu tüm cephelerde söz konusu “Körfez Savaşı’nı[2]kaybetmesine sebep olmuştur. Çekişmeye sahne olan son cephe ise, Amerika’nın da gözünün üstünde olduğu ve bölgenin en stratejik yerlerinden biri olarak görülen Bahreyn’dir ve şimdi de kılıçlar Bahreyn için çekilmiştir.

Aslında Suudi Arabistan için Bahreyn’deki en önemli şey İran’ın, Suudi Arabistan’ın “son cephe” olarak gördüğü Bahreyn’de Bahreyn iktidarını koruması altına alıp almayacağıydı. Suudi Arabistan’ın merak ettiği tek bir şey vardı: İran iktidara; Irak, Filistin, Lübnan ve Yemen’den sonra Bahreyn’de de mi, kendine yakın isimleri geçirecekti? Başka bir tabirle, Suudi Arabistan için önemli olan Bahreyn’de rejimin değişip değişmediğinden çok İran’ın, “son kale” olarak görülen ülke üzerindeki nüfuzunun artıp artmayacağıydı. Öyle ki; Suudi Arabistan Bahreyn üzerine verdiği kararda aslında bunun ölüm kalım savaşını veriyordu. Ayrıca Suudi Arabistan Bahreyn müdahalesi ile İran’a, “Bu uğurda savaşa bile hazırım.” mesajını vermek istemiştir ve bunda da başarılı olmuştur. Çünkü Riyad yönetimine göre, güneyden Yemen, kuzeyden Irak ve doğudan İran ile Bahreyn tarafından çevrelenen Suudi Arabistan, içinde bulunduğumuz bu Arap Baharı’nda eline geçen bölgesel güç olma fırsatını kaçıracaktır. Bu yüzden ne olursa olsun, “Sünni Şah’ı koruyan kale” olan Bahreyn’in düşmesine izin vermemelidir. Çünkü ayakta ve yanında duran Bahreyn, Suudi Arabistan için bölgede nefes almasını sağlayan tek soluk borusudur. O kesilirse, Suudi Arabistan da yaşamdan kesilecektir. Kaldı ki; Amerika ve İngiltere de böyle stratejik bir üssün İran’ın eline geçmesini arzu etmeyecek, Suudi Arabistan’ın hukuki zeminden yoksun olan müdahalesine ses çıkarmayacaktır. İşte tüm bu motivasyonların verdiği itici güç ile Suudi Arabistan Bahreyn’e yönelik son müdahalesini gerçekleştirmiş ve bunda da başarılı olmuştur.

Söz konusu müdahale sonrasında İran’ın yaptığı açıklamanın Rusya’nın, yakın bir zaman önce koalisyon güçlerinin Libya’ya yaptıkları müdahale sonrasında yaptığı açıklamadan aşağı kalır yanı yoktu. Tahran yönetiminin açıklaması açıktı: “Suudi Arabistan’ın hukuki zeminden yoksun olan söz konusu müdahalesi, İran’ın da bölgedeki sorunlara müdahil olmasının yolunu açacak ve İran bundan sonra bölgedeki çeşitli bölgesel örgütlerin (Körfez İşbirliği Örgütü kastediliyor) barışçıl çabalarına güvenemeyecektir. İran’ın bundan anlaması gereken, bölgede vukuu bulan gelişmelere uzak kalmaması ve askeri alandaki çalışmalarına hız vermesi gerektiğidir.” Söz konusu açıklamadan da anlaşılacağı gibi, Suudi Arabistan’ın Bahreyn müdahalesi Bahreyn halkını bastırmamış; aksine bölgesel silahlanmanın ve güvensizliğin kapısını aralamıştır, tıpkı Fransa liderliğindeki koalisyon güçlerinin Libya’ya yönelik gerçekleştirdikleri müdahale gibi[3]. Aslında Vahhabi Suudi Arabistan ile sıcak bir rekabet içinde olan Şii İran’ın asıl amacının bölgedeki ülkelerde yer alan Şii halkların ve liderlerin de yardımıyla bir “Şii Ekseni” oluşturmaktır ve bunu önemli konumlarda bulunan İranlı gayri resmi ağızlar birçok kez dile getirmişlerdir. Batılılar da buna dayanarak bir Şii ve Sünni ekseninden bahsetmeye başlamış ve hesaplamalarını buna göre yapar olmuşlardır.

Aslında Vahhabi Suudi Arabistan’ın, Şii İran ile bölgesel bir rekabet içine girmesinin birçok sebebi vardır. Her şeyden önce, 11 Eylül olayları sonrasında Mısır’ın Sunni dünyası üzerindeki etkisi azalmış, oluşan bu boşluğu, Amerika’nın da yardımıyla, Amerika’nın yakın müttefiki Suudi Arabistan doldurmaya çalışmış, bunu da büyük ölçüde başarmıştır. Ayrıca yine aynı yıllarda ABD ile İran arasında gerilen ipler, Suudi Arabistan’ın bulunduğu yerden daha uzaklara zıplamasına vesile olmuş, söz konusu ülkenin bölgede önemli bir güç haline gelmesine zemin hazırlamıştır. Aynı dönemde İran kanadında ise reformistler, iktidara gelen radikaller tarafından tasfiye edilmiş (ABOOTALEBİ, Winter 2004), çevre bölgelerde Şii kanadın temsilcileri (Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de Hamas, Irak’ta Şiiler…) önemli birer güç haline gelmişlerdir. Bu ise, zamanında devrim ihracı misyonunu gerçekleştiremeyen İran’a bölgede, en azından fikirlerini yaymak için uygun ortam yaratmıştır. Tüm bunların yanı sıra İran, petrol fiyatlarındaki artış sayesinde maruz kaldığı ve her geçen gün artan ambargo uygulamalarına karşı koyabilmiş ve kendisi için uygun, görece rahat bir manevra alanı oluşturmuştur. Ayrıca “Saddam duvarının” devrilmesi ile birlikte bölge mezhepsel anlamda iki bloğa ayrılmış, İran’ın karşısında Suudi Arabistan’ın başını çektiği ve içine Ürdün, Bahreyn ve Mısır gibi ülkelerin de dâhil edilebileceği bir Sünni bloğu oluşmuştur ki; bu sayede Suudi Arabistan Bahreyn’e müdahale edebilmiştir. Çünkü Suudi Arabistan her şeyden çok Filistin, Lübnan, Irak ve Yemen cephelerinde kaybettiği savaşı Bahreyn’de kazanarak geri döndürmek istiyordu. Bunu da büyük oranda başardı.

Bölgenin iki süper gücünün ve bunların uzantılarının anlaşamadıkları bir diğer nokta ise bölgenin güvenliğinin nasıl ve kimler tarafından sağlanacağı üzerinedir. Çünkü İran ve uzantılarına göre bölge “yalnız” bölgelilerinken; Suudi Arabistan ve uzantılarına göre bölgesel güvenliği sağlayacak olan bölgesel bir konvansiyonun istikrar ve güvenliği için dünyanın süper gücünün buna dâhil edilmesi gerekmektedir. Ancak bu durumda bölgesel çatışmalar barışçıl yollardan bir aracı yoluyla engellenebilecektir.

Önemli bir jeopolitiğe sahip olan iki “OPEC üyesi” bölgesel gücün arasında özellikle yeni bin yıl ile birlikte artan siyasi rekabet henüz ekonomik bir yarışa dönüş değildir. Ancak Irak’ta yeni hükümetin kurulması ve işlerlik kazanması ile OPEC[4] kriterlerinden ve kotalarından bağımsız olan ve üretimini böyle sürdüren Irak’ın OPEC’e dönmesi söz konusu olabilecektir. Böyle olası bir senaryoda ise, şuana kadar ekonomik anlamda, özellikle enerji sektöründe pek de rakip gibi durmayan iki Körfez ülkesinin rakip olması söz konusu olacaktır. İşte yeni kurulan Irak yönetiminde söz sahibi olan Şiileri kullanarak büyük ihtimalle Irak’ın tekrar etkin bir üye olarak OPEC’e dönmesi İran tarafından engellenecektir. Buna rağmen Irak’ın OPEC’e olası üyeliği ve Şii Ekseni lideri ile Sünni Ekseni lideri arasındaki siyasi, diplomatik ve askeri rekabetin petrol sahasına sıçraması sadece bölgeyi değil, finansal krizin kucağında oturan Batı dünyasını da derinden etkileyeceği malumun ilanından başka bir şey olmayacaktır. Her iki taraf da şuan için petrol sektöründe rakip gözükmeseler de; petrol ile alakalı olmayan hemen hemen tüm konularda rekabet halinde olacaklardır. Petrol ile alakalı olmayan konulardaki gittikçe artan ve ısınan rekabetin petrol sektörüne sıçrayıp sıçramayacağını ise yine zaman gösterecektir. Lakin bölgedeki Şii-Sünni/Vahhabi çatışması her daim devam edecektir. Çünkü tarih bugüne kadar sadece bunu yazdı ve yalnız bunu söyledi.

 

Deniz Tören

Hacettepe Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler

 

 

KAYNAKÇA

ABOOTALEBİ, A. R. (Winter 2004). Iran’s 2004 Parliamentary Election and the Question of Democracy. Iran Analysis Quarterly , 2-7.

OSAYIMWESE, I. (1999). OPEC: The Quest for Alternative Financing for Development. Cooperation South , 1-4.


[1] Bölgedeki bazı yazarlara göre, Suudi Arabistan için Bahreyn Çanakkale’dir. Nasıl ki Çanakkale’de kazanılan bir zafer savaşı iki sene kadar daha uzatmış, Çarlık Rusya’sının çökmesine neden olmuş ve Kurtuluş Savaşı’nın ateşini yakmıştır[1]; Bahreyn de aynı şekilde, Körfez bölgesindeki bu Sünni-Şii Savaşı’nı uzatacak, İran’ın nüfuz alanlarının çökmesine neden olacak ve Suudi Arabistan’ın bölgede tekrar üstün konuma geçmesini sağlayacaktır.

[2]Buradaki “Körfez Savaşı” metaforu Orta Doğu’da vukuu bulan Körfez Savaşlarını değil, Şii İran ile Sünni Suudi Arabistan arasında, Körfez ülkelerinin üzerinde nüfuz elde etmek için verdikleri mücadeleler silsilesini anlatmak için kullanılmıştır. Söz konusu ülkelerin her birisi birer cephe, tüm Körfez bölgesi ise bir savaş mahali olarak ele alındığı için Körfez Savaşı metaforu bunu ifade etmek için uygun bulunmuştur.

[3] Koalisyon güçlerinin Libya’ya yönelik son müdahalesi sonrasında da Rusya, “Rusya’nın bu müdahaleden anlaması gerekenin sadece kendi gücüne güvenmesi ve askeri anlamda başladığı modernizasyonuna hız vermesi gerektiğidir.” diyerek benzer bir tepki vermiştir. Ayrıca, Libya müdahalesi ile özelde Libya, genelde ise bölgedeki sorunlar sonlandırılmaya çalışılsa da tam tersine tırmandırılmıştır. Çünkü kendi ülkelerine sıçrayan uyanış dalgası sebebiyle ayaklanan halkın susturulamaması durumunda kendi ülkelerine de müdahale edileceği korkusu nedeniyle komşu ülkelerdeki rejimlerin daha baskıcı olmasına sebebiyet vermiştir ki; bu özgürlük isteyen halkın daha fazla baskı görmesine sebep olmuştur. Ayrıca artan göçler, AB üyesi ülkelerin sosyal çalkantılar yaşamasına ve söz konusu ayaklanmaların bastırılması için gerekli olan teçhizatın kendilerinde olmaması nedeniyle bölge ülkelerinin daha hafif ama daha etkili silahlar ithal etmesine sebep olmuştur ki; tüm bu olaylar bölgede güvenlik yerine daha fazla güvensizliğe neden olmuştur.

[4] Petrol İhraç Eden Ülkeler anlamındaki İngilizce ifadenin baş harflerinin oluşan kavram, daha çok Ortadoğu bölgesindeki petrol gelirlerinin büyük miktarını kendilerine alan çok uluslu ve Batılı enerji şirketlerine karşı alınan karar sonucunda kurulan bir örgütlenmeyi ifade etmektedir. Örgütün temel amacı, bölgedeki ülkelerin toplam petrol üretimlerini sınırlayarak petrol fiyatlarını yüksek tutmak suretiyle yıllardır mahrum olunan ama hak edilen petrol gelirlerin elde edilmesidir (OSAYIMWESE, 1999).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.