Kürtçü Faşizm ve ‘Özerklik’

0
66

“Demokratik” Toplum Kongresi Diyarbakır’da “Demokratik” Özerklik İlan Belgesini açıkladı.  DTK toplantısı sonrası açıklama yapan DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk, Demokratik özerkliği ilan ettiklerini açıkladı. Diyarbakır’da düzenlenen toplantıda sonuç bildirgesini okuyan Aysel Tuğluk, terör şebekesinin liderini “Kürtlerin önderi” de ilan ederek şunları söyledi:

“Ulus devletçi anlayış diğer halklara büyük acılar yaşattığı gibi Kürt-Türk ilişkilerinde de Kürtleri yok oluş sürecine götüren bir dönemin başlamasının temeli olmuştur. Türkiye’nin kuruluşunda büyük rol oynayan ilk Meclis ve siyasetinde bırakalım Kürt inkârının olması, Kürtlerle birlikte kurulmuş yeni bir Türkiye vardır. Türkiye’nin kuruluş felsefesi, Kürtler bakımından da kendilerinin içinde yer aldığı bir oluşumdur. Bu inkâr ve imha politikası bugüne kadar acımasızca yürütülürken, Ortadoğu statükosu ve uluslararası güçlerden de destek almıştır. Türkiye’nin Kürtler üzerinde egemenlik kuran devletlerle kurduğu ittifak da bu politikanın ağır biçimde sürdürülmesini sağlamıştır. Ulus devletlerin nasıl bir soykırımcılık taşıdığı görülmektedir. Güncelde biçimsel değişiklikler olsa da, özünde devam eden inkâr devam ettirilmektedir. Kürt halkının varlığı tanındığı ifade edildiğinde bile, parçalamaya çalışmaya yönelik siyaset üretilmektedir.”

Kendi için çelişkileri zaten olan bu sözler bir yana, Tuğluk bir de “demokratik özerklik” ilanını gerçekleştirmiş oldu. Yani aslında bölünmenin tohumlarına bir de gübre eklemiş oldu.

Kelamla devam edelim biraz. “Başlangıçta kelam vardı” diye başlar Yuhanna İncili. “Savaştasınız”, görünen rakip “bizden”, lojistik destek veren başkası. Kolunuz kopmak üzere, dirseğiniz dışarı fırlamış… Ayağınızla basıp kolunuzu koparır, devam edersiniz yolunuza. Aksi halde kan kaybı mutlak ölüm olacaktır.

Tevrat ise “Yaratılış” hikâyesi ile başlar. Habil ve Kabil kardeştiler. Âdem’den olma, Havva’dan doğma. Biri çiftçi idi, diğeri hayvancılıkla uğraşırdı. Biri diğerini öldürdü. İlk insanların ilk çocukları; biri katil oldu, diğeri maktul. Rivayet böyle olunca, insan neslinin katilden türemesi ürkütücü bir çıkarım. İlk kanı o döker ve ondan sonra da Tanrı’ya diklenir Kabil. Tanrı sorar: Kardeşin nerede? Kabil cevaplar: “Ben kardeşimin bekçisi miyim?”

Zoraki evlilikleri sürdürmek de evli çiftlerin nevrini döndürür. Karşılıklı tiyatro oynamaya başlarlar. Yaşam alanı ortaklığı, geçim endişesi yerini giderek bozulan ilişkiden bozulan insan doğasına götürür. Aynı ev ama farklı odalar da yaşamak, aynı evde olmak değildir. Ya orası evdir, ama “yuva” değildir. Salonda da, misafir odasında da, yatak odasında da beraber olmalıdır. Bahçede çalışırken de. Çocuklar mı? Onlar da tiyatroyu devam ettirirler.

Kelamın bittiği noktadayız… Mezar taşlarına kanla işlendi yazılar. Hafızaya kitabeler nakşedildi. Kan ile “demokrasi” yazmayı meşruiyet arayışı diye yutturmak ancak Türkiye’de olur! Bir ülkenin halini ve istikbalini, devletini ve hükümetini yani milletini ipotek altına almak böylesi bir şeydir. Öcalan “gak” dedikçe demokrasi, “guk” dedikçe katliam elini kullanıyor.

Referandum sürecinde, hükümeti sıkıştırmak ve alabildiğince taviz koparmak için BDP her fırsatı kullandı. Yan yana bayrakların olması teklifi göz yaşartıcı bir ittifaktı! Hele kadınlardan sonra ilkokul çocuklarına kadar uzanan “sivil itaatsizlik” terennümleri. Sonra zincirleme başka teklifler geldi: yerel parlamentolar, sonra yeni resmi diller. Ateşe püskürtülen her su zerresi, kendi elementlerine ayrılarak, söndürme yerine, ateşi körükleme, katalize etme mekanizması oluyor.

Sadece hak aramak arsızlık, sadece sorumluluk vermek zorbalıktır. Türkiye Cumhuriyeti “büyük devlettir”, malum. O halde büyüklüğünü gösterme zamanıdır. Nasıl olacak derseniz, “demokrasilerde çare tükenmez!” Bendenize sorarsanız “eski dost”a yardımcı olmalıyız. Devlet tecrübemizden yararlandırmalıyız “Kürdistan”ı.

Nedenlerine gelince… Federasyon olması aslında, hem iç hem dış etkenlerin marifetiyle kangren olmuş sağ kolu kesmek yerine tüm bedeni ipotek altına alacak dereceye götürmek ve tüm vücudu bitkisel hayata sokmak tehlikesini barındırmaktadır. Yerel yönetimlerden istenmeyen hakların merkezi hükümetten sonuna kadar istenmesi ve her seferinde “bir sonrası” geleceği açıktır.

Güneydoğu “Kürt” meselesi değil, bir Ortadoğu sorunudur. “Türk sorunu” ise, özünde eskiden “Şark Meselesi” denen sorunun uzantısıdır. Bir ucu tarihsel Orta Asya hesaplarına kadar gider. Diğer ucu Osmanlı sonrası yarım kalan hesaplara, paylaşımlara. Muhafazakâr hafıza bu kadar mı daraldı? Ortadoğu sorunu ile Orta Asya sorununun ikisi birden şu an önümüzdedir. Bu nedenle, kendinizi Orpheus yerine koyarak, Euridice yaratmaya çalışmanın anlamı yoktur. İrap’tan mahalli olmayan unsurlar, dilin gramerini yazmak istiyor ve hatta dili yeniden yazmak istiyorsa, o halde dilin kelimeleriyle semantiğini önceden oluşturmalıdır.

Aikido tekniklerini kullanmak lazım. O’Sensei Ueshiba, yaklaşık 900 yıllık Daito Ryu Aikijutsu tekniklerini, kendi aydınlanma yolunda kazandığı anlayışıyla yoğurarak farklı bir savaş sanatı olan bugünkü Aikido formunu ortaya koymuştu. Temel olarak ve en basit anlamıyla, karşısındaki saldırgan veya saldırganları düşürmek, atmak, eklemlerini kilitleyerek etkisiz hale getirmekti kural. Bunu en az enerji kullanarak yapmak, başka bir deyişle saldırganın gücünü ona karşı kullanmak üzerine kurulu bir savaş sanatıdır.

Bu noktada benim naçizane tavsiyem, Türkiye’yi “vatan” bilen camianın bir an önce devletlerden ve hükümetlerden bağımsız bir Kürt Çalışmaları Enstitüsü açması ya da müstakil bir Kürt Çalışmaları Üniversitesi kurmalarıdır. Aynı şekilde Kürt camianın da bir Yakın Çağ Türk Araştırmaları Enstitüsü kurmaları hayati önem taşımaktadır. Geç de olsa bunu çok yararı olacağını düşünüyorum. Bu şekilde Kürtler Türklerin tarihteki rolü ve son iki yüzyıldaki çöküşlerinin nedenlerini anlayacaklar. Türkler de Kürtlerde ki bu kimlik edinme heyecanını, şevkini yeniden tadacaklardır.

Farklı dilleri konuşan, farklı alfabeleri olan, farklı dinlere, farklı “Nur” ekollerine, farklı tarikat, cemaat ve meşreplere, farklı mezheplere mensup, farklı ekonomik dillerde konuşan, onlarca farklı şiveleri olan, farklı ekonomik, sosyal, kültürel ve coğrafi özelliklerden gelen, farklı husumetler ve dostlukları, rabıtaları olan insanların kimliklerini Türkiye ve “Türk” kavramı üzerinden kimlik oluşturmalarına izin vermeden Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ayrılma konusunu bir an evvel ele almalı ve sonuçlandırmalıdır. Bunu neticelendirmek için iki ayrı referandum yeterli olacaktır. Türkiye’nin bundan endişe ve korkuya kapılmasına gerek yoktur.

Hatta hükümetimiz bu işe Öcalan’ı eğitmekle başlamalı. “Üç büyük Kürt” büyüğünden Abdullah Öcalan’a bir an evvel Kurmançiyi ve onun yanında Soroni ve Zazaca’yı, Kelhuri’yi öğrenmesi için özel hocalar tutmalıdır. Aksi halde, Barzani ve Talabani ve şimdilik ismi duyulmayan Kürt liderleriyle anlaşması çok zor olacak ve tercüman kullanınca yeni devletin sırlarının, kripto evraklarını ifşası sorunu tecelli edecektir.

Ayrıca hangi Kürdistan’ın ve Kürdistan liderinin daha üstün olduğu tartışmalarını engellemek için de bütün Kürt dilleri, lehçeleri ve şiveleri resmi evrak kabul edilmeli, Kürdistan okullarında tamamıyla “ana dil” ve şivelerde eğitim yapılmalı, faturalarda Kürt dillerinin hepsi kullanılmalıdır. Dahası okullarında laik mi, Marksist mi, dindar mı eğitim olacağı konusu şimdiden ele alınmalıdır. Bu şekilde dindar-laik, Şafi-Hanefi Kürt, Şii-Sünni Kürt problemi önceden engellenmelidir.

Dil sorunlarına ayrıca eğilmek lazım. Farklı diller, alfabeler, lehçeler devreye girmeli. Kurmançi (Kurdmanci) en yaygın Kürt dilidir. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Ermenistan’da konuşulmaktadır. Kurmançinin şiveleri: Sancari, Cudikani, Urfi, Botani, Beyazidi, Hakkâri, Koceri, Cezire, Akra, Dohuk, Amadiye, Zaho, Surçi, Koçani, Erzurumi, Bircandi, Elburzi, Herki, Şikaki. Kurmanci ve Sorani ile birlikte Kelhuri genetik Kürt dil grubunu oluşturuyor. Kelhuri İran’ının batısında konuşulur. Kelhuri’yi konuşanlar genelde Şii Kürtlerdir. Soraninin yazımı için çoğunlukla Arap-Fars alfabesi kullanılır, son zamanlarda Kürtçe Latin alfabesine geçme teşebbüsleri de olmuştur. Bu lehçede yazılı kaynak nispeten çoktur. Soraninin dağılımı Süleymaniye’ye kadar uzanan Kürt Baban hanedanlığınla bağlıdır. Bu şehrin ticari gücü Soraninin yaygınlaşmasını sağlamıştır, böylece Kelhuri ve Havrami konuşanların sayısı azalmıştır.

Bugün Sorani, Kurmanci için “saf sözcük” türetme kökeni olarak görülüyor. Şiveleri arasında Erbili, Pişdari, Kerküki, Hanakini, Kuşnavi, Mukri, Süleymani, Bingirdi, Garrusi, Ardalani, Sanandaji, Varmava, Garmiyani, Cafi ve Yahudi Kürtçesi. Kurmanci ve Sorani ile birlikte “Güney Kürtçesi olan Kelhuri jenerik Kürt dil grubunu oluşturuyor. Kelhuri İran’ın batısında konuşulur. Kelhuri’yi konuşanlar genelde Şii Kürtlerdir. Kırmançi, Zazaca, Soroni, Kelhuri bir araya gelince anlaşamasa da, size karşı “bir” olmak bilinci varsa, artık meseleyi bir plebisit ile çözmek lazımdır.   

Federasyon olması aslında, hem iç hem dış etkenlerin marifetiyle kangren olmuş sağ kolu kesmek yerine tüm bedeni ipotek altına alacak dereceye götürmek ve tüm vücudu bitkisel hayata sokmak tehlikesini barındırmaktadır. Yerel yönetimlerden istenmeyen hakların merkezi hükümetten sonuna kadar istenmesi ve her seferinde bir sonrası geleceği açıktır.

Sevmeyi bilmek lazım, sevgisi olanlar farklarını husumete dönüştürmez. Ancak sevgi bitince, gözün üstündeki kaş bir husumet neden olabilir. Gözün rengi, saçın rengi artık öne çıkar, herkesin saçı ve gözü olduğu unutulur. Kendi yaptıklarını ve yapmadıklarını unutur, sadece sizde arar hatayı. Gördüğünün aslında Türk’ün değil, ne olduğu hala anlaşılamayan “sistemden” olduğunu, Türk’ün yerinde Kürt olunca değişen olmadığını, aslında zaten bütün hükümetlerde Kürt vekillerin hatta Cumhurbaşkanları olduğunu hatırlaması lazım.

Araya çok bulanık, kanlı mercekler girdi. “Zoom” yaptıkları ile odaktan çıkan görüntülerin olduğu noktada, terör kendi çekimlerini yaptı. Terörist’in çocukluğunu ve ailesini askere, askerin çocukluğunu teröriste gösterseniz, farkların ötesinde ortaklıklar çıkardı ortaya. İnsan paydasında eriyebilirdik. “Türk’üm” olmakla değil belki, ama “doğruyum, çalışkanım” ekseninde buluşabilirdik. Varlığımızı “Türk varlığına” değil belki, ama insanlık varlığına armağan edebilirdik. “Varlığın” hem hürriyetine hem de külfetine, hem hak hem de sorumluluklarına sahip çıkarak kimlik oluşturabilirdik.

Olmadı…

Kürt kimliğinin monolitik görünümü Türkiye üzerinden olmaktadır. Kürt kimliği, asıl “Kürdistan” kurulduğu zaman tehlikeye girecektir. Ne Türklüğün maliyetini Kürtlere ne de Kürtlüğün maliyetini Türklere ödetmemek lazımdır. Bırakalım, Kürt kimliği kendini tanımlasın İngilizce olarak. Türk’ten ayrı neleri varsa Kürtler kendi bulsun ki, sıra farklı toplumsal katman, dil, coğrafya, ekonomik ve kültürlerden olan Kürtleri kendi başına tanımlama noktasına gelsin.

Şirvan’ı baş tacı eden Kürt ile MTV’den gözünü ayırmayan Kürt birbiriyle buluşsun. Poşusuna milli sembol bilenle, poşudan utanan; Jeepe binenle, eşeğe binemeyen; ABD’de okuyan ile ilkokulu bitiremeyen; düğünlerde bir torba dolar saçanla, evine ekmek alamayan ve dağa çıkan Kürt bir araya gelmeli. Kendi kahramanlık hikâyelerini, efsanelerini anlatmalıdır. Mesih’in Öcalan mı, Barzani mi, Talabani mi, yoksa Karayılan mı olduğuna karar vermelidir.

Yeşil kartını, sağlık sigortasını, Diyarbakır Belediye Başkanından talep etmelidir. Bunu yaparken de tercüman kullanmalı. Güney, Orta, Kuzey Kürtçelerinde basılmalıdır evraklar. Annesinin giydiğinden utanan genç Kürt ile ninesinin giydiklerini “Şark Köşesinde” aksesuar kılan Kürt’ün buluşması ancak böyle mümkün olacaktır.

Evinde “Tanrı misafiri” ağırlamayı vazife bilen Kürt ile misafir gelecek diye köşe bucak kaçan Kürt bir arada olmalı. İşçi Kürt ve patron Kürt bir arada olmalı.

Bizim arada olmamız, bu buluşmaya engel olmaktadır. Sonrasında bakarız “erk” mi yaman “öz” mü yaman.

 

Metin Boşnak

Saraybosna Üniversitesi Öğretim Üyesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.