Ölümcül Kimlikler – Amin Maalouf

0
234

Ölümcül Kimlikler – Amin Maalouf, Çeviren: Aysel Bora, Yapı Kredi Yayınları, 2020

Özet

Göç, tarih boyunca her zaman canlılığını devam ettirmiş ve dönem dönem tartışmalara yol açmış bir olgudur. Modern dönemde göç ile ilgili en fazla araştırma çokkültürlülük, kimlik ve aidiyet üzerine yapılmıştır. Günümüz yazarlarından Amin Maalouf, “Ölümcül Kimlikler”- orijinal adıyla “Les Identités Meurtrières”- kitabında kimlik ve kültür çatışmaları üzerine düşüncelerini okuyucuya aktarır. 1949’da Lübnan’da doğan, toplumbilim okuduktan sonra gazetecilik yapan Maalouf, 1976 yılında doğduğu ülkeyi terk ederek Fransa’ya yerleşir. Bir göçmen olan ve ailesinde farklı kültürlerden insanlar barındıran Maalouf, yaşamı boyunca bir kimlik muhasebesi içindedir. Esasen “Ölümcül Kimlikler” de bu muhasebenin bir dışavurumudur.

Anahtar Kelimeler: Kimlik, Göç, Kültür, Çokkültürlülük, Küreselleşme

 

Göç ve kimlik konularına yoğunlaşan Maalouf, kitabı ana hatlarıyla dört bölüme ayırmıştır. “Kimliğim, aidiyetlerim” ismini verdiği ilk bölümde bu iki terim arasındaki ilişkiye odaklanır. Günümüz insanlarının, sahip oldukları aidiyetler arasında tarih boyunca çeşitli seçimler yaptığını ve duruma göre birini diğerlerine göre öne çıkarttığını dile getirir. Yazara göre, inançlarının tehdit altında olduğunu hisseden insanlar, diğer bütün kimliklerini kapsar biçimde dinsel aidiyet geliştiriyor. Fakat bu noktada, yazarın dinsel bir aidiyet hissetmeyen bireyleri dikkate alıp almadığını ya da inançsızlığı da bir inanç kategorisine sokup sokmadığını kesin bir şekilde sezemiyoruz. Bundan dolayı, toplumda “azınlık” olarak niteleyebileceğimiz bireylerin göz ardı edildiği düşüncesi zihnimizde belirebilir. Aslında tüm iyelikler kimliği oluşturur ve aralarında seçim yapılamaz ya da yüzdelere ayrılamaz yazara göre. Aidiyetlerin doğuştan gelmediğinden, daha sonra oluştuğundan söz eder. Ancak bu söylem bir noktada eleştiriye açıktır. Elbette birey çoğu aidiyet duygusunu aile, çevre ve sosyal yaşam ile kazanır. Lakin, çocuğu yetiştiren ebeveynlerin sahip olduğu kimlik çocuğun kimliğine doğrudan etki eder. Bu yüzden ki, aile faktörünü ve kimliğini bireyin doğuştan sahip olduğu kimlikten keskin bir çizgi ile ayıramayız. Yazar, göçmen statüsünü sadece doğup büyüdükleri yerden ayrılan insanlar kategorisiyle sınırlı tutmaz. Zira yazara göre göç sadece somut bir yerleşim değişimi değildir. Hepimiz köklerimizin dayandığı topraklara hiç benzemeyen bir evrende yaşamaya zorlanıyoruz; hepimiz başka diller, başka ağızlar, başka işaretler öğrenmek zorundayız. Maalouf’un, göç konusuna böyle mücerret bir bakış açısıyla yaklaşması okuyucuya bir düşünce kapısı açmaktadır. Bu bölümde Maalouf, toplumdaki göçmenlerin kültür çatışmalarından bahsederken ortaya bir sav da atar. Bu sava göre, bir göçmen kendi kültürünün saygı gördüğünü ne kadar hissederse, geldiği ülke kültürüne de o kadar açılacaktır. Bu kanıya varırken Maalouf, sadece kendi deneyimlerinden yararlanmış gibi gözükmektedir. Maalouf, kendi göç hikayesinde, Lübnan’dan Fransa’ya göç eden bir Hristiyan olarak zaten halihazırda aynı inancı paylaştığı bir toplumun içinde bulur kendini. Lakin bunu tam tersi olarak düşündüğümüzde; yerel kültüründen farklı bir kültürün içine göç eden bir göçmen, bu geçişi o kadar da yumuşak bir biçimde deneyimlemeyebilir. Buna ek olarak, yazarın bazı genellemeleri fazlaca iyimser bir bakış açısıyla yapması da çarpıcıdır. Örneğin; bölümün bir kısmında Maalouf, çokkültürlülüğün zenginlik olarak görülmesi gerektiğini savunur ve bu kapsamda herkesi hoşgörüye davet eder. Burada eleştiriye açık nokta şudur ki; çokkültürlülük zaten çoğu liberal demokratik topluluk tarafından idealize edilen bir toplum şeklidir. Yazarsa, bu idealin üzerine bir şey eklemeden okuyucusunu “Peki ama nasıl?” sorusuyla baş başa bırakır.

Kitabın ikinci bölümünde, Lübnan’dan Fransa’ya göç deneyimini yaşamış biri olarak Maalouf, Arap dünyasına bir bakış sunar. Bu bakışı sunarken İslam hakkında bazı tespitler de geliştirir. İslamı diğer dinlerle kıyaslayarak, onun bir hoşgörü dini olduğu sonucuna varır. Çünkü Maalouf’a göre İslam; Hıristiyan toplumlarının hiçbir şeyi hoş görmedikleri bir devirde, bir “hoşgörü protokolü” düzenlemişti. Bu “protokol” ki, yüzyıllar boyunca bütün dünyada yan yana birlikte yaşamanın en ileri biçimi olmuştu. Yine de yazar da bu söylemi biraz iddialı bulmuş olacak ki ilerleyen paragraflarda bu söylemi daha ılımlı bir hale sokarak, İslam’ın eski hoşgörü geleneğinin artık günümüz dünyasında kalmadığı kararına varır.

Üçüncü bölümde yazar oldukça ilgi çekici iki terim ortaya atar; yatay miras ve dikey miras. Dikey miras, bize atalarımızdan ve bulunduğumuz kültürel cemaatten aktarılan miras; yatay miras ise çağımızdan, çağdaşlarımızdan aktarılarak edinilmiş miras olarak tanımlanır. Maalouf, kimlik oluşturma sürecinde belirleyici olanın öncelikle yatay mirasımız olması gerektiğini iddia eder ve dikey mirasın kimlikler üzerindeki belirleyiciliğini kuşaklar arası uçurum üzerinden sorgular. Yine bu bölümde, farklı din ve millete mensup insanların ortaklıkları küreselleşme kavramı üzerinden irdelenir.

“Panteri Evcilleştirmek” adını verdiği son bölümde, baskın kültürlerden ve küreselleşmeyle oluşan ortak kültür yığınından bahseden yazar, bu yığının yetersiz kaldığını da ekler. İngilizcenin ortak dil olarak kabulünün bir noktada yetersiz kaldığını da ortaya koyar. Örneğin, Birleşik Devletler’de çoğu insan İspanyolca konuşarak kendini daha iyi ifade etmektedir ancak buna rağmen resmî dil olarak İngilizce kabul edilir. Amin Maalouf, her bireyin kendisi gibi çok kültürlü olmasını ve içinde bu zenginliği barındırması gerektiğini savunur. Yine de Maalouf’un bu argümanının gerçekçi olup olmadığı tartışmaya açık bir konudur.

“Ölümcül Kimlikler”in yirmi sene önce kaleme alındığı göz önünde bulundurulduğunda, Maalouf’un tespitleri kulağa daha da anlamlı gelir. Öyle ki, o dönemde uluslararası bir mülteci/göç krizi gündemde değildi. Küresel çapta yaşanan bu krizi ön görmesi mümkün olmadığından bazı varsayımları bugün eleştiri toplasa da tespitlerinden bazılarının gerçekleştiğini de söylemeliyiz. Örneğin; ortak kültür inşasından bahsederken Maalouf, bir gün ABD başkanlığında siyahi birinin bulunabileceğinden bahseder ve tam 10 yıl sonra Barack Obama başkanlık koltuğuna oturur. Diğer bir öngörüsü ise küreselleşme ile çatışmaların azalacağı fikridir. Fakat gerçek o ki, kitabın basımının ilerleyen yıllarında küresel mülteci krizi ile kültürler arası çatışmalar da ivme kazanmıştır. Öyle ki, Amin Maalouf bu denemeyi yazdıktan birkaç yıl sonra “İslamofobi” kavramı daha fazla dikkat çekmeye başlamıştır.

“Ölümcül Kimlikler”, genel yazılış biçimi itibariyle ders verme niteliği taşıyan didaktik bir bakış açısıyla yazılmıştır. Maalouf’un da göçmen kimliği, konuya yaklaşımına farklı bir boyut kazandırmıştır. Kitap deneme türünde yazılmasına rağmen kısa ve öz bir düşünce/deneyim yazısı şeklinde betimlenebilir. Kimlik, çokkültürlülük ve göç konularına kattığı farklı bakış açılarıyla literatüre katkı sağlayan bir kitap olarak çok farklı disiplinlerle ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Son olarak belirtmek gerekir ki; kitap, sade ve anlaşılır bir dil kullanılması bakımından gerek genel okuyucu kitlesine gerekse literatürdeki kavramlara değinilerek analizler yapılması açısından akademik çalışmalar yapanlara bir rehber olacak şekilde kaleme alınmıştır.

 

Elif TUNÇ

Göç Çalışmaları Stajyeri

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.