HALK YÖNETİMİN DÜŞMESİNİ İSTİYOR

0
136

Dört  senedir süren kanlı bir iç savaş ve anlaşmaya asla yanaşmayan birden çok taraf. Birçok diyorum; çünkü ortada sadece rejim ve onlara karşı savaşan muhalifler yok. Rejim, rejimle beraber savaşan silahlı örgütler, Şebbihalar ve Hizbullah; bunların karşısında da rejim karşıtı muhalifler, Suriye Ordusu’ndan halka ateş açmayı rededen subayların kurduğu Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve ona bağlı silahlı örgütler; AHRARUŞ-ŞAM, El-Kaide’nin Suriye kolu El-Nusra ve IŞİD var. Bu iki tarafta saydığım silahlı örgütler savaşırken, muhalif gruplar içinde birbiri ile savaşan ekipler var. Eğer üç sene önce böyle bir durum olacağı söylenseydi, kimse inanmazdı.

 

Öncelikle, anlaşılır bir Suriye iç savaşı haritası çizmek istiyorsak eğer; iç savaştan önce Suriye halkı ile rejimin ilişkisini iyi analiz etmemiz gerekiyor. İlk halk hareketlerinden önce Suriye’de memnuniyet ne düzeydeydi? %90’ını Sunniler’in oluşturduğu bir toplumda ancak  %10’luk bir kısmına tekabül eden Nusayri’nin, bir rejim tarafından yönetilmesinin ve rejimle kan bağı olan bir kesiminde üst düzey refah seviyesinde yaşamasının halka verdiği rahatsızlık; 2011 yılına gelindiğinde ülkede yolsuzluk ve rüşvet haberlerinin gizlenemez hale gelmesi; Arap Baharı’ndan etkilenen bir halkın barışçıl ama sert protestolara yönelmesi itiraz edilemeyecek bir durumdur.

 

İbrahim Qashoush, Hama’da 27 Haziran 2011 gecesi şöyle haykırıyordu: “Her gün yeni hırsızlar ürettin, Shaalesh, Rami, ve Mahir, bütün Suriye’yi soydular.” Bu haykırış uzun yıllardır sefalet halinde olan bir halkın tezahürüdür. Bu sözlerinin bedelini İbrahim canıyla ödeyecek, söylediği bu şarkı sonucu Şebbihalar tarafından ses telleri kesilip, Asi Nehri’ne cesedi bırakılacaktı. Şarkıda bahsedilen Rami Makhluf ismi Esed’in anne tarafından akrabasıdır. 2011 yılında, Suriye’de, Makhluf ekonominin en kârlı sektörlerini (emlak, ulaşım, bankacılık, turim ve inşaat) elinde tutuyordu. Suriye’de devlet memuru, rüşvet almak manasına geliyordu ve işlerini gördürmek için rüşvet çok işe yarayan bir sistemdi. Dünyanın neresine giderseniz gidin, sahip olunması zor olan hukuk diplomasına Suriye’de uygun bir fiyata sahip olunabiliyordu. Rejimin akrabaları git gide zengin olurken; 1982’de katledilen Hama, bir önceki başkan Hafız Esed’in hiç uğramadığı şehir Halep, onun dışında Der’a, Deyruz-zor, Idlib gibi şehirlerin halkları fakirlik ve kuraklıkla mücadele ediyordu ve en önemlisi 48 yıldır devam eden olağanüstü hal yasası hala yürürlükteydi. Muhaberatın güvenlik kisvesi altında kendileri için tehlike arz eden herkesi basit gerekçelerle tutukladığı bir ortamda, Suriye halkına sokakları açan son damla da, Arap Baharı oldu. Tüm bunlar olurken, otuz yıllık Mübarek rejimini yıkan Mısır’dan ve bir haftada laik diktatörünü Arabistan’a kaçıran Tunus halkından farkı olmadığını düşünen Suriye halkı, her şeyi göze alıp 15 Mart günü meydanları doldurdu.

 

 “Halk rejimin düşmesini istiyor.”  Bu haykırış tüm Arap Baharının siyasi sloganı olarak karşımıza çıktı.15 Mart günü, Suriye’nin Dera şehrinde çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu gençlerin meydanlarda olduğu birçok gösteri yapıldı. Rejim aleyhinde gösteriler kızışırken, Der’a’da bir grup öğrencinin duvarlara spreyle Sıra sana gelecek ey doktor.” yazmalarından sonra göz doktoru olan Beşşar Esed’i kastettikleri gerekçesiyle tutuklanmaları Suriye’de infial yaratmış ve o çocuklar için neredeyse ülkenin tüm büyük şehirlerinde rejim aleyhine protestolar yapılmıştı. Çocukların salınmasını talep eden ailelere,Der’a’daki rejim görevlilerin cevabı ise çok daha derin bir yara açtı:Gidin başka çocuk yapın.”  Böyle bir travma içinde Suriye halkı sivil barışçıl direnişlerini başlattı veistekleri çok açıktı: Allah,Suriye,Özgürlük; YETER!“ Fakat bu gösteriler başladığı gibi barışçıl bitmedi.

 

Eylemlere, Suriye Ordusu ve Muhaberat tarafından sert bir şekilde müdahale edildi.Gözaltına alınan çocuk faciasından sonra, Dera’daki eylemlerde Hamza Ali el Khatibin katli haberi ve yurdun dört bir yanından gelen ölüm haberleri, bir ayda gözaltına alınan binlerce kişi, halkın psikolojisini bozmak için yeterli bir sebepti. 48 yıldır yürürlükte olan olağanüstü hal yasasının kaldırılmasına rağmen, ordu ve muhaberat tarafından halka baskı devam ediyordu ve Devlet Başkanı Beşşar Esed’in yönetimi bırakacağına yönelik hiçbir açıklaması yoktu. Eylemlerin ve ölümlerin tüm hızıyla devam ettiği sırada, Suriye’de halka ateş açmayı reddedip halkın tarafına geçen subay ve rütbeli askerler 29 Temmuz 2011’de ÖZGÜR SURİYE ORDUSU (ÖSO)nu kurdu ve böylece sivil eylemlerin silahlı direniş boyutu hayata geçmiş oldu.Her geçen gün ordudan ayrıldığını ilan eden askerlerin videoları internete yükleniyor, cephanesiyle beraber ÖSO’ya katılan askerler tugaylar kuruyordu. Gönüllü askerlerin ve sivil dirinişçilerinde bulunduğu ÖSO, rejime karşı düzenlediği saldırılardan ciddi sonuçlar almış ve 2013 Haziran’ında Suriye’nin %60’ına yakınını muhalif örgütler kontrol altına almıştı. Fakat nüfusun %50 ‘si, hala rejim kontrolü altındaydı ve işler o kadar kolay değildi. Suriye üzerinde sadece Suriye halkının planları yoktu.

 

Karşılıklı mücadelelerin olduğu ve her geçen gün ölümlerin arttığı Suriye’de siyasi çözüm hiç mümkün görünmüyordu. Ülke toprakları dışında kurulan “Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu“ (SMDK) siyasi çözüm için gerekli basireti gösteremiyor ve Suriye halkının yanında olduğunu söyleyen ülkelerin temel politikaları uyuşmuyordu. En önemlisi de, uluslararası camiada sözü geçen ülkelerin Suriye konusunda bir uzlaşmaya varamıyor oluşu çözüm yolunu tıkamıştı. Başından beri, hem mezhepsel olarak hem de coğrafi anlamda yalnız kalmak istemeyen İran’ın, rejimi desteklediği biliniyordu. Bunun yanında, Rusyada iyi bir pazar olması açısından rejimin devamlılığını istiyor ve rejime açıktan sağladığı silah desteğini savaş esnasında da devam ettiriyordu. Bu bağlamda merkezi İstanbul’da olan SMDK ve onun askeri kanadı ÖSO’nun, Suriye’de  çözüme ulaştıracak bir hamleden uzak olması ve hakim oldukları yerde yaşanan bazı sorunlar Suriye halkında bıkkınlık yaratmıştı. 2013’ün ortasında, artık iki yılı bulmuş olan savaştaki bu tıkanıklık, ülkede 2011’in sonundan bu yana varlığını sürdüren diğer muhalif örgütlerin aldığı desteğin ciddi manada yükselmesine sebep oldu, bu da iç savaşın hararetinin ve verdiği tahribatın artmasına yol açtı.Bu sebeple, çok sayıda yabancı cihatçının Suriye’ye akın ettiği esnada, Suriye halkı da akın akın Lübnan ve Türkiye’ye sığınıyordu. Popülaritesini kaybeden Afganistan’dan sonra, mücahitlerin yeni gözdesi artık Suriye olmuştu. Suriye El-Kaidesi ,ElNusra, daha sonra ise bu örgütten çıkacak Irak Şam İslam Devleti, Ahraruş-Şam (Özgür Şamlılar) ve daha sonradan Ahrar ile diğer on İslamcı örgütün kurduğu “Suriye İslam Cephesi”, Suriye’deki cihatçı örgütler olarak ön plana çıkacaktı. Kendi aralarında birlik sağlayamayan muhalifler zaman zaman birbirine girecekler ve rejime ciddi manada nefes aldıracaklardı.

 

15 Mart, Suriye’de binlerce kişinin öldürüldüğü, sakat kaldığı ve milyonlarca kişinin evsiz kalıp; ya başka ülkelere sığınmak zorunda kaldığı ya da sokaklarda yaşamaya başlamasının dönüm noktasıydı. Suriye’yi, 15 Mart’a sürekleyen süreci ve Suriye halkının yaşadıklarını anlatmak için düzinelerce sayfa yetmez sanıyorum. Suriye, 15 Mart’ın dördüncü yılında yüzlerce yıl geriye gitmek zorunda kalmış ve tam bağımsızlık isterken topraklarında özerklik ilan etmeyen silahlı örgüt kalmamış bir halde buldu kendini. Çözüme çok uzak görünen Suriye’ye beşinci yıl neler getirecek önümüzdeki günlerde, hep birlikte göreceğiz.

 

Ömer Bayraktar
YADAM Araştırma Asistanı
 

Kaynakça

Cnnturk, “Hakan Albayrak’ın Suriye İzlenimleri”, (6 Ekim 2012)

Macleod, H. ve Flamand, A. Tortured and killed: Hamza al-Khateeb, age 13″ (31 Mayıs 2011)

شاهد أروع برومو عن مسيرة الثورة و الجيش السوري الحر”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.