Orta Doğu’da Problem Filistin mi Yoksa İsrail mi?

0
114

Orta Doğu dünyanın en sancılı bölgelerinden birisi olduğunu yaşanan son saldırıdan sonra bir kez daha kanıtlamıştır. İsrail ordusuna mensup bir grup özel komando tarafından yürütülen operasyon sonucunda Gazze ye insani yardım taşıyan yedi gemilik insani yardım filosu saldırıya uğramıştır. Saldırıda direkt hedef olan Türkiye’den yola çıkan Mavi Marmara gemisinde, içlerinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da bulunduğu aktivistlerden dokuz insan yaşamını yitirmiştir ve onlarca insanda saldırılar sonucunda yaralanmıştır.[1]

Yardım kampanyasının amaçları nelerdi? 

Yardım kampanyası Türkiye de faaliyet gösteren İHH İnsani Yardım Vakfı tarafından organize edilmiş ve yurt dışından başta İngiltere, İrlanda, Yunanistan ve Fransa gibi ülkelerden olmakla beraber birçok ülkeden gönüllü aktivistler tarafından desteklenmiştir. Yardım kampanyası sebebi ile oluşturulmuş olan yedi gemi ile çeşitli ülkelerden Gazze’ye tıbbi yardım, inşaat malzemeleri ve bunun gibi birçok  yardım unsurunu ehate eden yardım malzemelerinin ulaştırılması için yola çıkılması kararına varılmıştır. Yardım filosuna ait gemiler 22-23 Mayıs tarihlerinde Gazze’ye doğru harekete geçmişlerdir.

31 Mayıs sabahının erken saatlerinde ise hiç beklenmedik bir olay gerçekleşmiştir. Gazze ye yardım taşıyan filodaki Mavi Marmara isimli, Türkiye’ye ait olan gemi uluslararası sularda seyrüsefer ederken İsrail’e ait özel komando birliklerinin yaptığı operasyon sonucunda saldırıya uğramış ve saldırı sonucunda içlerinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının da bulunduğu dokuz insan yaşamını yitirmiş farklı ülkelerden gelerek gemide birleşen insanlardan birçoğu da yaralanmıştır.[2]

Saldırı haberi dünya basınına yansır yansımaz başta Türkiye olmakla beraber yardım gemilerinde vatandaşları olan devletler ve daha dünyanın birçok devleti İsrail’e karşı sert tepki göstererek seslerini yükseltmişlerdir. Fakat İsrail’e gösterilen tepkiler arasındaki en şiddetlisi Türkiye tarafından İsrail’i çok ciddi bir şekilde uyararak yapılmış olan açıklamalarla gelmiştir. Yapılan sözlü uyarıları  Türkiye’nin İsrail’deki büyükelçisini geri çağırması ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın ağır eleştirileri ile yaptırım uyarıları içeren konuşması takip etmiştir. Özellikle yapılan uyarılar ve açıklamalar arasındaki bir cümle dikkatleri kendi üzerine çekmekte pek de fazla zorlanmamıştı. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının söylemiş olduğu  ‘’Türkiye’nin dostluğunu kaybetmek bile başlı başına bir bedeldir.’’[3]cümlesi şu anlama gelmekteydi ki İsrail gerçekten de bölgedeki İslam devletleri arasında en iyi ilişkilere ve birçok alanda sağlam işbirliklerine sahip olduğu Türkiye ile ilişkilerine son derece zarar vermişti ve iki ülke arasındaki ilişkiler neredeyse son nefeslerini alıp verme noktasına gelmiştir.

Türkiye ve İsrail ilişkilerinin bu seviyeye gelmesi ve ilişkilerin son derece gerginleşmesine sebep olan saldırı olayının hali hazırda sıcaklığını korumasının ardından en çok merak edilen kuşkusuz iki tarafın birbirine karşı izleyeceği politikalar. Fakat daha da merak konusu olmuş olan konu Türkiye’nin saldırı sonrası dünya kamuoyunu ve dünya siyasetine yön veren bölgesel ve küresel aktörleri haklı bir karar üzerinde göreve  çağırması sonucu Türkiye’nin yurt içi ve yurt dışında İsrail’e karşı izleyeceği politikadır.

Türkiye’nin İsrail ilişkilerini ve yaşanan bu son felaketten sonra izleyebileceği veyahut izlenmesi gereken politikaları incelemek için küçük bir kriz masası kurmamız gerekirse eğer, öncelikli olarak yakın geçmişte bugünkü yanan ateşin kıvılcımları diyebileceğimiz olayları incelemeliyiz. Bunlara ek olarak yaşanan son felaketi de eklersek iki devlet arasındaki ilişkilerde muhtemel gidişat ve Türkiye’nin yalnızca hükümet değil halk da dâhil topyekûn takınacağı ve takınması gereken tavrın genel hatlarını anlayabiliriz.

Türkiye-İsrail ilişkilerinin yakın geçmişine baktığımızda  bütün dünyanın şu anki durum için en büyük kıvılcım olarak sayabileceği Davos Ekonomik Formu’nda meydana gelen “ One Minute” krizini görmekteyiz. Bunun yanı sıra yaşanan bu krizin arkasından her yıl İsrail’in Türkiye ile ortak olarak Konya da gerçekleştirdiği “Anadolu Kartalı” tatbikatından çıkartılması sonucu ilişkilerin gerginliği günden güne artmıştır. Ayrıca Davos krizinden sonra R.Tayyip Erdoğan’ın  popülerliğinin özellikle Arap dünyasında artması sonucunda Orta Doğu’daki devletlerde Türkiye’ye karşı olan ilginin artış göstermesi ve Türk dış politikasında bu bölgeye karşı oluşan yeni bakış açısı ve yaklaşım sonucunda Türkiye’nin başta Filistin sorunu olmak üzere bölgedeki sorunlarla yakından ilgilenmesi bölgede İsrail’i rahatsız etmekle beraber İsrail’in Filistin konusunda üzerindeki baskıyı da artırmıştır.

Türkiye’nin özellikle kriz döneminde ve krizden sonrada izlemesi gereken en onemli politikaların başında şu gelmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin hükümeti ve özelliklede halkı İsrail’in tuzağına kesinlikle düşmemelidir. Çünkü Türkiye’de yaşamakta olan ver Türkiye içerisinde ciddi derecede etki alanına sahip olan bir Musevi cemaati bulunmaktadır. Ayrıca Türkiye ile İsrail yaşanan son felakete kadar ciddi bir şekilde birçok alanda iyi ikili ilişkilere sahiplerdi. Bu gibi sebeplerden dolayı da İsrail devletinin yetkilileri Türkiye’nin özelliklede Türkiye Cumhuriyeti halkının ‘’yumuşak karnı’’ diyebileceğimiz noktaları çok iyi bilmekte ve buna göre hareket etmektedir.

Nasıl bir tuzak?

Yaşanan felaketten sonra Türkiye Cumhuriyeti halkı sokaklara dökülerek İsrail’in gerçekleştirmiş olduğu bu devlet terörünü çok ciddi bir biçimde protesto etmiştir. Protestolar devam ederken İsrail tarafından kendilerini savunan açıklamalar gelmiştir. İsrail hükümeti ‘’kendi güvenliklerine zarar verecek olan tehlike unsurlarını önceden tespit ettiklerini ve bu sebepten dolayı gemiye müdahale edildiğini söylemişler, bununla da yetinmeyerek gemide silahlar bulunduğunu ve İsrail askerlerine saldırıldığını iddia etmişlerdir.’’  Bu açıklamalar Türkiye Cumhuriyeti devletinde ve halkında tahrik hisleri uyandırabilir ve ülkedeki eylemleri daha da üst seviyelere çıkartabilir. Bu eylemler de,  Türkiye’de sanki büyük bir  anti-semitik radikal İslam dalgasının hakim olduğu görüntüsünü yaratarak ABD ve Avrupa’ya, Türkiye’nin Batı’ya ve ABD’ye sırtını döndüğünü ve tamamen Müslüman Arap dünyası merkezli bir dış politika imajına büründüğünü göstermek istemekten başka hiçbir şey değildir. Bu durumu kavramamız hiç de güç değildir. Eğer gerçekten İsrail’in yardım gemileri hakkında ortaya attığı iddialar gerçekse İsrail’e sormak gerekir madem önceden kendi güvenliğinizi tehdit eden unsurların varlığını tespit ettiniz neden Türkiye Cumhuriyeti hükümetini bu konuda uyarmadınız yada yıllardır Türkiye ile bir çok askeri ekonomik siyasi anlaşmaları, ilişkileri bulunan İsrail neden bu konuda rahatsız olan taraf olarak Türkiye ile masaya oturma gereği duymadı. Aynı şekilde Türkiye’nin de İsrail ile aynı şekilde bir iletişim yoluna gitmemiş olması ayrı bir eleştiri konusu olabilir.

Özellikle Türk halkının bu süreçte biraz daha sağduyulu olarak olayları bütün İsrail halkına mal etmemesi ve tutarlı bir sağduyu ile hareket etmesi gerekmekte, tepkilerini ırk ve din çerçevesi içerisinde değil insanlık çerçevesinde göstermeleri gerekmektedir, Bu davranış biçimi hem ülkenin hem de devlet politikalarının geleceğine pozitif etki edecektir.

Diğer taraftan ikinci olarak ise ABD’nin bölgedeki iki büyük müttefikinin arasında yaşanan bu probleme yaklaşımı, Türkiye’nin hareketlenen Orta Doğu politikası ve İsrail’in yaşanan krizler öncesi ve sonrası genel politikasında değişen noktaların üzerinde durmak gerekmektedir.

İlk olarak kuşkusuz Türkiye ve İsrail arasındaki bu büyük krizden etkilenecek olan en büyük etmen ABD ve bu devletin Orta Doğu politikasını üzerine oturtmuş olduğu siyaseti. Çünkü Türkiye ve İsrail ABD’nin Orta Doğu’daki en büyük iki potansiyel müttefikidir. Bu sebepten dolayı da yaşanan son kriz sonrası ABD tarafında son derece büyük bir rahatsızlık hâkimdir. Bu rahatsızlığın ortaya çıkmasında bir yandan Türkiye’den yaşanan son kriz sonrası gelen baskılar, ABD’nin Somali korsanlarına bile yaptırım uygulamayı düşünmesinin yanında uluslararası sularda yaşanmış ve uluslararası hukukun tamamen ayaklar altına alındığı bir devlet terörü hareketine karşı sessiz kalması hatta BM’nin İsrail’e karşı verdiği kınama kararına karşı ret oyu kullanması ABD ile bölgedeki en sıkı ittifaklarından biri olan Türkiye arasında sancıları arttırmıştır. Diğer tarafta ise Obama hükümeti ile çok da iyi anlaştığı söylenemeyen  Netenyahu hükümetinin yaptığı bu davranış yalnızca Türkiye değil birçok dünya ülkesinin ciddi tepkisilerine yol açmış olmasından dolayı, gelen baskılar İsrail’in en büyük destekçisi ABD’yi uluslararası arenada zor durumda bırakmıştır. İki müttefiki arasında yaşanan bu krizler bölgede ciddi planları olan ABD’yi ciddi bir şekilde düşündürecektir. Bu sebeplerden dolayıda ABD’yi oldukça sıkıntılı günler bekleyebilir. Sözünü ettiğim bu olası sıkıntıların sebebini İsrail’in muhtemel vizyonundan bahsederken daha rahat anlayacağız.

Duruma Türkiye ve hareketlenmiş gözüken dış politikasındaki Orta Doğu’ya olan yeni yaklaşım şekli üzerinden bakarsak, Türkiye kesinlikle önceden de olduğu gibi halen bölgede siyasi istikrardan yanadır. Kısacası Türkiye ‘’İran’ın ikinci bir Irak olmasından’’ yana değildir. Irak’ın şu anki durumu bölgenin siyasi istikrarına ve güvenliğine yeteri kadar zarar vermiştir ve bu süreç halen devam etmektedir. Türkiye ABD’nin İran konusunda düşündüğü olası askeri müdahale ve diğer askeri yaptırımlar karşısında dış politikasının anlayışı gereği kendisini ABD saflarında İran’a karşı yer almaktan uzak tutmaktadır. Türkiye son dönem izlediği bölgesel dış politika da daha çok niyet olarak savaştıran değil barıştıran devlet kimliğini kazanmanın hesapları üzerinde durmaktadır ki bu sebeplerden dolayı Suriye, Irak ve İran ile ilişkilerini geliştirme yönünde adımlar atmaktadır ve diğer sorunlu komşularla karşılıklı çıkar çerçevesinde müzakere masalarına oturmaktadır.

Fakat Türk dış politikasında yaşanan ve Türkiye için olumlu olabilecek çıkışlar ve gelişmeler bölgede güç mücadelesi içindeki İsrail tarafından o kadarda hoş karşılanmamıştır. Özellikle İran konusunda sürekli yaptırımlardan bahseden ve İran’ın nükleer programı konusunda dünya kamuoyunu ayağa kaldırma çabası içerisinde olan İsrail kendisi IAEA(International Atomic Energy Agency)’ya üyeliği kabul etmemekle birlikte NPT(Nuclear Non-Proliferation Treaty)’yi imzalamayı reddetmesi ve nükleer faaliyetlerinin denetimine karşı çıkmakta ısrarcı olarak nükleer silahlarını inkar etme politikasını ısrarla sürdürmektedir.[4] Özellikle Türkiye’nin bölgede kesinlikle nükleer silah gücüne karşı olmasından dolayı Türkiye, İran ile ABD arasında arabulucu görevini üstlenme konusunda mesafe kat etme yollarını aramaktadır. Bununla beraber hem bölgede yeni bir kriz yaranmasının önünü almayı hem de dünyada nükleer enerjinin barışçıl yollarla kullanılmasına teşvik konularında rol oynamayı istemektedir. Fakat İsrail’in nükleer silah konusunda kendine öz politikalar izlemesi ve iki ülke arasında yaşanan krizler de artık bölgede işlerin değiştiğinin bir göstergesidir. Özellikle son günlerde imzalanmış olan Türkiye-İran ve Brezilya arasında uranyum takasını içeren antlaşma ve İran’ın BM kontrolüne hazır olduğunu belirtmesi bölgede bazı durumların değiştiğinin direk göstergelerinden sayılabilir. Bildiğimiz gibi Türkiye İran’ı AB enerji güvenliği konusunda önem arz eden NABUCCO projesinde de tedarikçi ülkelerden birisi olarak gösterilmesini sağlamıştır. İşte bu  sebeplere dayanarak Türkiye’nin artık İran’ın Batı’ya entegre olması yolunda çalışmalar içerisinde olduğunun göstergesidir. İran eğer gerçekten gerekli şartlar oluştuğunda batıya entegre sürecine dahil olursa bunun sonucunda ABD’nin bölgedeki çıkar politikası sarsılacak ve İsrail yavaş yavaş işlevini kaybetme yoluna girecektir.

İsrail’e baktığımız vakit ise, İsrail belki de kurulduğu günden bu yana dünyaya kendi varlığını olduğu gibi kabul ettirtme yolunu izlemektedir ve nedendir bilinmez bu siyasetten bir gün dahi olsa geri dönme fikrini düşünmemektedir. Bu kendisini olduğu gibi kabul ettirme politikasının içeriğine geldiğimizde İsrail ‘’ ben sürekli olduğum topraklarda her istediğimi yapayım, Filistin’e istediğim gibi müdahalelerde bulunayım, diğer dünya devletlerinin riayet gösterdiği uluslararası kurallara ve kanunlara uymak zorunda olmayayım’’ dercesine tavır takınarak ABD’nin de açık desteğini arkasına alarak uluslararası ilişkilerde boy göstermektedir. İsrail’in kafasında şekillendirdiği bu siyasi davranış biçimini, Gazze’ye yardım götüren yardım filosuna uluslararası sularda din ve milliyet ayrımı yapmadan, elini kolunu sallayarak, istediği gibi bir devlet terörü inşa ederek müdahale etmesi ile bütün dünya kamuoyu görmüştür.

Tam aksine yaşanan bu son olay dünya kamuoyuna diğerlerinden çok farklı olarak yansımıştır. Belki de İsrail yaptığı bu müdahalenin bu kadar gündem konusu olacağını hiçde düşünmüyordu. Diğerleri gibi kendince bir kılıf giydirerek ve ABD desteği ile bu olayında üstünün kapatılacağını planlanmaktaydı. Zaten İsrail tarafıda yapılan açıklamalarda beklenildiği gibi müdahalenin bir meşru müdafaa olduğunu ve kendilerini gemide bulunan silahlı militanlardan korudukları yönünde bir yalana sarıldılar. Arkasından da bütün dünyayı bu zamana kadar en iyi şekilde aldattıkları İslami fundamentalist yalanı etrafında toplayarak her zamanki gibi en iyi şekilde kandıracaklarını zanneden İsrail yetkilileri bu sefer oldukça yanlış yol seçmişlerdir. Çünkü artık birçok insan bu saldırı sonucunda İslami fundamentalist yalanı etrafında birleşmemiştir. İnanıyorum ki İsrail’in işlemiş olduğu bu devlet terörü Filistin sorununda artık dünya kamuoyundaki insanları kafalarındaki İslam ve fundamentalist olgularını yan yana getirme konusunda önceden düşünmeye sevk edecektir.

Kuşkusuz yaşanan bu kriz ve bilinçli olarak işlenen devlet terörü İsrail-ABD ilişkilerinde direkt etki edecektir. İlk etapta İsrail her ne kadar ABD’den destek görmüş olsa da bu desteğin vadesi İsrail hükümetinin yarattığı bu uluslararası kriz yüzünden tartışılır bir hal almıştır. Bilindiği gibi hali hazırda kriz söz konusu olmadan önce Obama ve Netenyahu hükümeti arasındaki ilişkilerde esen soğuk rüzgarların üzerine bir de bilinçli olarak yaratılmış bu uluslararası krizle beraber diğer büyük dünya devletlerinin ABD’nin İsrail’e verdiği açık desteği sorgulamasında  eklenmiştir. Bu sebeplerle gerek bölgede gerekse dünyadaki diğer devletler olaya kendi gelecekleri açısından bakarak artık kendi mevkilerini ve saflarını gözden geçireceklerdir. Özelliklede önümüzdeki günlerde ABD’den İsrail’e gelmesi olası yoğun destek söz konusu olursa artık bölgede ciddi değişimler gözlenebilir. Özellikle ABD-İsrail ilişkilerine paralel olarak ABD-Türkiye ilişkilerinde meydana gelecek olan gelişmeler ciddi sonuçlar doğurabilir. Fakat son olarak İsrail tarafından bütün dünyaya servis edilmiş bu devlet terörü sonucunda İsrail halen kendi bildiğini okumaya devam eder ‘’dünya beni böyle kabul etmeli’’ paranoyasından kurtulma yoluna girmez ise ve ABD’de desteğini sınırsız ve bilinçsiz bir şekilde İsrail’e bağışlamaya devam ederse İsrail ABD’nin Orta Doğu politikasında bir güç olmaktan çıkarak ABD’nin sırtında ciddi bir kanbur haline gelecektir. Çünkü İsrail tarafından yapılan ve herhangi mantıklı bir sebebi bulunmayan bu trajedi dünyada birçok devletin artık gözünün açılmasına sebep olmuştur.   

 

Uğur ERTAŞ

Bakü Qafqaz Üniversitesi  

 


[1] www.bbc.co.uk/tukce/haberler/2010/05/100531_gaza_update.shtml

[2] www.ihh.org.tr

[3] www.nationalturk.com/basbakan-erdogan-1haziran-grup-toplantisi-israil-konusmasi-video-3740279

[4] www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=982286

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.