Rusya Federasyonu’nun Dış Politikası

0
8348

Birinci Bölüm

1.)SSCB’den, Rusya Federasyonu’nun Dış Politikasına Doğru Genel Söylemler:

Rusya’da Şubat 1917 devrimi ile cumhuriyet yönetimi kurulmuştur. Lenin sürgünde bulunduğu İsviçre’den Rusya’ya dönerek, ‘’barış, toprak ve emek programı’’nı başlatmıştır. 25 Ekim 1917’de Bolşevikler Duma’da çoğunluğu sağlayarak yeni bir hükümet oluşturmuşlar ve böylece Bolşevik yönetimi kurulmuştur. Batı’da yaratılmış bir ideoloji adına, Batı’ da var olamayacak bir siyasal-ekonomik sistem Rusya’da yaratılmıştır. Ruslar Batı kaynaklı bir ideolojiyi benimseyip onu Batı’ya meydan okumak amacıyla kullanarak, bir anlamda tarihte görülmedik bir biçimde Batı’yla yakınlaşmışlardır. Çünkü liberal demokrasi ile Marksist-Leninizm arasında bulunan çatışma ve büyük farklılıklara rağmen her ikisi de modern, laik ve görünüş itibariyle de olsa nihai olarak özgürlük, eşitlik ve maddi refah gibi değerleri paylaşan ideolojilerdi.[1]

Lenin iktidara gelir gelmez ülkedeki siyasi ve ekonomik krizi aşmak için ‘’Yeni Ekonomik Politika’’(NEP) adıyla bir toplumsal uzlaşma ve ekonomik atılım planı ortaya attı. Küçük işletmeler ve ticaret serbest bırakıldı. Köylülere toprak mülkiyeti hakkı tanındı. Tüm bunlara rağmen, 1929’da ülke ancak 1914’teki düzeyini yakalayabilmişti. 1924 yılı başında Lenin’in ölümü üzerine Gürcü kökenli Josef Cugaşvili  (Stalin) iktidara geldi. Stalin döneminde SSCB’de adeta açık bir devlet terörü estirildi. Milyonlarca insan rejim muhalifi suçlamasıyla ya ortadan kaldırıldı ya da sürgüne gönderilip kamplarda tutuldu. NEP iptal edildi. Ekonomide gerileme başladı. II. Dünya savaşı SSCB için durumu daha da zorlaştırdı. II. Dünya Savaşı SSCB için gerçek bir yıkım ve darbe oldu. Savaşın bilançosu 30 milyona yakın asker ve sivil kaybı ile muazzam bir ekonomik kayıp olarak gerçekleşti. II. Dünya savaşından zaferle çıkan SSCB’de, Stalin’in sert ve katı idaresiyle ekonomide atılımlar devam ederken, devlet terörü de sürmekteydi. Bir yandan da ABD ve Batı dünyası ile ‘’Soğuk Savaş’’ dönemi başladı. Bir anlamda Sosyalizm ile Kapitalizm’in mücadelesi diyebileceğimiz çekişmenin bir tarafında SSCB’nin, diğer tarafında ABD’nin liderlik yaptığı iki kutuplu bir dünya sistemi ortaya çıktı. Stalin’in ölümü sonrası[2] 14-25 Şubat tarihlerinde SSCB’nin 20. Olağan toplantısı yapıldı. Bu toplantıda ilk defa Stalin’in politikaları eleştirilmeye başlandı, diyebiliriz. Özellikle Kruşçev, Stalin’i ağır ithamlarla eleştirmiştir. Bu kongreden sonra SSCB’nin bir sonraki devlet başkanı da belirlenmiş oldu. Kruşçev iktidara geldikten sonra Sovyet dış politikasının ılımlı bir şekilde geliştiği görülmüştür. Kruşçev döneminde meydana gelen en önemli dış politik olay ‘’Küba Krizi’’ dir. Bu olay iki süper gücü savaşın eşiğine getirmiştir. Yanlış anlaşılmalar sonucu savaşın eşiğine gelen iki devletin daha sonra dış politikada yapmış oldukları iyi hamleler sonucu iki devlette savaşın kıyısından dönmüştür. Kruşçev, Küba Krizi’nden iki yıl sonra yanlış politikalar yürüttüğü gerekçesiyle görevinden alınmıştır ve böylece yerine gelen Leonid İlyiç Brejnev dönemi başlamıştır.

Brejnev, iç ve dış politikada önüne çıkan engelleri aşmak için daha çok milliyetçi bir görüşü benimsemek zorunda kaldı. Özellikle bu sırada Batı’ya karşı hem bir düşmanlık hem de Batı’ya duyulan ihtiyaç ve sosyalist Çin ile olan anlaşmazlıklar bu engellerin bazıları arasında sayılmaktadır.

Sovyet dış politikasında ciddi kırılma olarak nitelendirilebilecek ‘yumuşama’ detant politikaları sayesinde Sovyetler Birliği, Brejnev döneminde hem batı ile iyi ilişkiler kurarak ticaret hacmini arttırmaya hem de ihtiyaç duyduğu Batı teknolojisinden yararlanmayı hedeflemişti.[3]Bu doğrultuda, 1975 yılında 35 Avrupa devleti ile ABD ve Kanada arasında imzalana Helsinki Nihai Senedi ile Batı’nın II. Dünya savaşı sonrası Avrupa’da ortaya çıkan yeni sınırları, bir başka ifadeyle Avrupa’daki Sovyet nüfuz alanını kabul etmesi Doğu-Batı ilişkileri açısından bir dönüm noktası olmuştur.

1980’nin başında ABD’de iktidara gelen Reagan yönetimi, 1970’ler boyunca izlenen yumuşama politikaları sayesinde Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanını genişletebildiğini vurgulayarak, yumuşama politikalarına karşı çıkmıştı. Bu çerçevede, Reagan doktrini Sovyetlere askeri alanda meydan okuyarak, Sovyet yayılmasını önlemeyi amaçlıyordu. Üçüncü Dünya’da Sovyet nüfuzunu kırmak isteyen ABD için, Afganistan’ın işgali bir dönüm noktası oldu. Afganistan işgalinin ardından yönetime gelen Reagan yönetiminin askeri alandaki yatırımlara daha çok kaynak aktarması, Sovyetlere karşı Afgan Mücahitlerine destek vermesi ve Avrupa’ya nükleer başlıklar yerleştirme kararı, Sovyetler Birliği’ni de askeri harcamalarını arttırmak zorunda bırakmıştır. Ancak yukarıda da değinilen nedenlerden dolayı, Sovyet ekonomisi ABD ile yeni bir askeri rekabeti kaldıramamış ve bu durum sistemin iflasını hızlandırmıştır.[4] Bunların sonucu itibariyle SSCB’de Brejnev dönemi de kapanmış bulunmaktadır.

1985 yılında Gorbaçov2un iktidara gelmesiyle birlikte yeni değişimler de onunla birlikte gelmeye başlamıştır.

Sovyet hükümetinin çökmesi ‘’orta sınıf’’ın ondan sırt çevirdiği anda olmuştur. Gorbaçov, Sovyet toplumunu ve ülkenin ekonomisini değiştirmeye çalışmış, Brejnev döneminden kalan durağanlığı halka geniş haklar tanıyarak, hareketlendirmeye çalıştı. Gorbaçov’un Açıklık/Glastnost ve Yeniden Yapılanma/Perestroyka siyaseti toplumdan uzak olan ‘’Rus Yönetici Sınıfı’’nın kendine gelmesini amaçlamaktaydı. İdareciler, seçimlere ve Pazar rekabeti sınavına tabi tutulmuştu. Fakat toplum, Gorbaçov reformlarını sonuçlandıramadan, kontrolü altından çıktı. Bunu kendisi bile tahmin edememişti. Merkezi yönetimin dağılması hükümetin çökmesinde önemli yer tutmuş. Batı’nın ekonomik yönden gelişmesini gören toplum, aydın sınıf ve hatta Sovyetler Birliği’ni yönetenler bile Sovyet rejiminin organlarına güvensizlik duymaya başlamışlardı. 1989 yılında Moskova, imparatorluğun dış uzantılarındaki egemenliklerinden vazgeçerek, başta Doğu ve Orta Avrupa ülkeleri olmak üzere eski komünist devletlerle bağlantısını kopardı. 1991 yılına gelindiğinde, Rusya Federasyonu’nun cumhurbaşkanı Boris Yeltsin, eski Sovyet cumhuriyetlerinin, Rusya’nın kontrolünden çıktığını kabul etmek zorunda kaldı.[5]

SSCB’nin dağılışı kesinlik kazandıktan sonra, egemenliğini ilan eden ilk devletlerden biri olan Rusya Federasyonu, yeni siyasi arenada farklı bir dış politika arayışı içerisine girmiştir. Eski süper gücün mirasçısı olan Rusya Federasyonu ve hükümeti geçici dönemin getirdiği zorluklarla birlikte, iç ve dış politikada yeni yöntemler uygulamaya başladı.[6]

Sovyetler Birliği’nin dağılması ile sona eren Soğuk Savaş sonrası dönemde, dünyamızda modern devlet yapılarındaki dış politika kararlarının alınma süreci artık demokratik kurumlar ve kurallar çerçevesinde gelişmektedir. Kamuoyunun bilgilendirildiği ve duyarlı kılındığı şeffaf bir ortamda, devletin yapıları belirli bir hiyerarşi içerisinde yetkilerini kullanırlar ve karar sürecindeki sorumluluklarını üstlenirler. Karar alma sürecinde her bir birim, hiyerarşi içerisindeki konumuna göre söylemini geliştirmek ve benimsetmek üstünlüğüne sahiptir.[7]

Sovyetler Birliği’nin yeni dönem varisi olan Rusya, bu yeni döneme politik ve ekonomik istikrarsızlıklarla başlamıştı. Rusya’nın aksine diğer oyuncular hızlı bir şekilde oyun tahtasında yerlerini aldılar. Her ne kadar yeni bir dönem olarak görülse de Rusya, Sovyetler Birliği’nin nüfuz alanı olan Orta Asya ve Kafkaslarda Rus etkinliğini sürdürmek istemekteydi. Bu bölgelerdeki çoğu eski Sovyet cumhuriyeti bu yeni dönemle birlikte bağımsızlıklarını kazanmış uluslararası sistemde çoktan yerlerini almışlardı. Zengin yeraltı kaynaklarını özellikle enerji kaynaklarının üzerinde tek söz sahibi olmak ve enerji dağıtımında tekel olmak Rusya’nın temel stratejileriydi. Böylelikle Rusya dünya politikasında kaybettiği imajı yeniden kazanabilecekti.[8]

90’lı yıllardaki Rus dış politika söylemleri 1991’den günümüze değin Rusya’nın komünizm sonrası süreçte geçirdiği o karmaşık kimliksel arayışların yansımalarını içermektedir. Rusya’nın gerek devlet, gerekse toplum düzeylerindeki yeni kimlik arayışı girişimlerinde, dış politika kararlarına etki eden söylemlerin girişimleri ve uluslararası sistem-devlet arasındaki etkileşim çerçevesinde etkinlikleri sorgulamak gereklidir. Bu çerçevede Rus devletindeki yeniden yapılanma süreciyle paralel olarak dış politika kararları üzerinde etkili olan yapıların ve söylemlerin Vladimir Putin’in iktidara gelişiyle birlikte farklı bir tanım çerçevesi içine girdiği söylenebilir.[9]Putin ile birlikte her alanda toparlanma sürecine giren Rusya Federasyonu dış politikada aktif roller üstlenmeye başlamıştır. Üçüncü dünya devletlerine yönelik uyguladığı dış politikalarla ABD’nin karşısında farklı duruşlar sergilemektedir. Putin dönemi dış politikasının temel parametreleri Rusya Federasyonu’nun büyük bir dünya gücü olduğu düşüncelerine dayanmaktadır.

 

İkinci Bölüm

2.)Rusya Federasyonu’nun Dış Politika Araçları

SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu’nun iç ve dış politikasının temellerini oluşturan ve buna damgasını vuran şeyler; siyasal ve kültürel alanda yaşanılmış bir aidiyet krizi ve bunun beraberinde getirdiği ekonomik kırılganlıktır.

A.)Ekonomik Araçlar

Rusya Federasyonu’nda planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş ve hızlı bir şekilde uygulanmaya konulan özelleştirme programı sonucunda Rus toplumu köklü ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Yine bu sürecin doğal bir sonucu olarak çarpık bir ekonomik yapılanma oluşmuş, oldukça küçük fakat güçlü bir sermaye sınıfının yanı sıra, yoksul halk kitleleri ortaya çıkmıştır.[10]

Piyasa ekonomisine geçiş döneminde reformların yanlış bir şekilde uygulanması ekonominin ne kadar zayıf olduğunun bir göstergesi de sayılabilir.

Ekonomik reformlara rağmen ekonomide ki yapısal sorunların dur durak bilmeden devam etmesi iç ve dışta bir takım sorunları da beraberinde getirmiştir. RF yapısal sorunları düzeltmeye çalışırken aynı zamanda da geleneksel sektörleri korumaya devam etmiştir. Özellikle üretim sektörünün gelişimini daha da sağlamak için gerekli olan çalışmaları yapmayı hızlandırmıştır.

Rusya pazar ekonomisine geçer iken 1992-1997 yıllarında attığı adımlar da aslında bir nevi küçümsenmemelidir de. Rusya’nın istihdam, özelleştirme, dış borçlar, sermaye, ekonomik reformlar, dış örgütlerle ilişkileri ekonomisi açısından önemlidir.  Özellikle özelleştirmeler Boris Yeltsin döneminde pazar ekonomisine geçişin temel noktası olarak sayılmıştır.

Putin iktidara geldikten sonra dış politika da etkin hale gelebilmek için bazı faaliyetlerde bulunmuştur.

Putin; RF’nin artık bir süper güç olmadığının farkında olduğundan, RF’yi enerji ağırlıklı bir süper güç konumuna getirmeyi ve merkezde güçlü bir yönetim tesis etmeyi planlamaktadır.[11]Ayrıca Putin iktidara geldikten sonra ülke içinde etkin hale gelen oligarklara, medya tekellerine savaş açmıştır. Boris Yeltsin dönemindeki fazla olan özelleştirmeleri daha az seviyeye indirmiştir. Özellikle enerji alanında yapılan özelleştirmelerin çoğunu iptal ettirmiştir.

Putin döneminde enerji sektörü ülkenin bel kemiği haline gelmiştir.

Günümüzde, ticari elit grubun, Rusya Federasyonu’nun dış politikasına etkin eden en önemli grup olduğu değerlendirilmektedir. Rusya hükümeti, dış politikasında gün geçtikçe ekonomik ilişkilere daha çok ağırlık vermeye başlamıştır. Ülkenin çeşitli ekonomik sektörlerini temsil eden, ticari elit grupları arasında iç politikada olduğu gibi, dış politikada da farklı görüşler hâkimdir. Görüş farklılıklarına rağmen, ticari elitin büyük çoğunluğu, Rusya’nın Batı Avrupa ekonomik sahasına entegrasyonunu desteklemektedir. Yani, bunların amacı, pazarlama alanlarının genişlemesi, ülkeye dışarıdan yeni teknoloji, kredi ve yatırımın yapılmasını sağlamaktır. Aynı zamanda bazı sektörler, çeşitli nedenlerden dolayı, Avrupa pazarına çıkamamaktadır. Bunun sebepleri; ekonomik, siyasi ya da üretilen ürünlerin düşük kalitede olmasıdır. Bundan dolayı bu sektörler, iç pazara yönelmek, ayrıca devlet himayesini almak ve Asya ülkelerinin pazarlarını kullanmak zorundadırlar. Günümüzde Rusya dış politikasını etkileyen altı adet ticari elit gruplarından biri olan metalürji sektörü, dış politikada Batı ülkeleri ile işbirliğinin derinleştirilmesi taraftarıdır. Ticari engellerin kalkmasını istemektedirler. 1990’larda bu sektör, daha çok ihracata yönelik çalışmaya başladı ve ürünlerinin yarısını pazarladı. Ayrıca, Rusya’nın Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliğini desteklemekte, ülkeyi AB ve ABD’ ye karşı olan ekonomik bağımlılıktan kurtarmak istemektedirler. İhraç alanının genişlemesi, sektörün teknik yönden yenilenmesi, yabancı yatırımın ülkeye teşvik edilmesi, BDT’de ortak pazarı yeniden oluşturulması, Yakın Doğu Pazarını elde etme, Çin, Hindistan ve Balkan Cumhuriyetlerine yönelik ihracatın arttırılması, bu sektörün amacını teşkil etmektedir. Bu sektörün önde gelen büyük şirketleri, Trans Worlgd Group, Norilskii Nikel, Renova, Aluminpradukt, Severstal, Novalipetsk ve Magnitagorsk metalürji fabrikasının, Sayana Kronayarsk ve Bradsk alüminyum fabrikalarının bazı üniteleridir. Bir diğer, Rusya dış politikasını etkileyen ticari elit grubu ise Elektro enerji sektörüdür. Bu sektörün yurt dışındaki çıkarları, Avrupa, Baltık ülkeleri ve Balkan Cumhuriyetleri enerji şirketleri/sektörü ile sıkı işbirliği, İskandinav ülkeleri ile işbirliğini geliştirmek, AB enerji pazarını liberalleştirmek olarak sıralanabilir. Ayrıca, Asya özellikle Çin pazarı bu sektörün ilgi alanına girmektedir. Elektro enerji sektörünün, hisselerinin büyük çoğunluğu devlete ait olan, RAO ‘’EES’’ şirketinin tekelindedir. Yurtiçinde etkinlik gösteren şirketler ise,  Rosenergoatom, İrkutskenergo, Novasibieskenergo, Tatarenego, Başkirenergo’dur. RAO ‘’EES’’, Batı yönünde faal eden tek şirkettir. Dış politika da etkin olan bir diğer alan da Atom enerjisi sektörüdür. Bu sektör genelde Minatom ve Gosatomnadzor önderliğinde gelişmektedir. Yönetici eliti asker ve sivil unsurlardan oluşmakta, gün geçtikçe sivil kısmın daha çok etkili olmaya başladığı görülmektedir. Dış politikada, yurt dışında atom enerjisi inşası, işletilmiş yakıtların yok edilmesi ve teknoloji ihracatı, dış ülkelere ‘’beyin akışını’’ önlemek amacı ile Rusya atom enerji istasyonlarının modernleşmesi ve güvenliğini arttırmak için yurt dışından belirli miktarda yardım almak, Çin, Hint ve İran pazarını elde etmek, başlıca yönelimleridir. Rus dış politikasına etki yapan diğer alanlar ise askeri sanayi, petrol ve gaz sektörüdür. Ticaret elit içerisindeki en güçlü lobi, doğalgaz ve petrol sektörüdür.[12]

B.)Siyasi Araçlar

RF genel olarak siyasi meselelerin çözümünde diplomasiyi ikinci planda tutan ve askeri ve ekonomik gücünü kullanarak çözümler üretmeye meyilli olan bir ülkedir. RF, BMGK’daki daimi üyeliğine büyük önem vermekte, Güvenlik Konseyi’nin etkisinin azaltılmasına şiddetle karşı çıkmaktadır. RF, Güvenlik Konseyi’ni ve daimi üye olarak sahip olduğu veto hakkını savunmakta olduğu çok kutuplu dünya sisteminin kurumsal yapısı olarak görmektedir. Özellikle Güvenlik Konseyi daimi üyelerinden Fransa ve Çin ile ABD’nin ve yakın müttefiki İngiltere’nin tek kutuplu dünya yaratma istemine karşı çıkmaktadır. RF, AGİT’i ABD’nin tek kutupluluk tendenslerinin yumuşatılabileceği çok uluslu bir mekanizma olması dolayısıyla önemsemektedir.[13]

BDT, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu için önemli bir örgüt haline gelmiştir.

1991 Aralık ayında dağılan Sovyetler Birliği’nin enkazı üzerinde Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) diye adlandırılan yeni bir birlik oluşturulmuştur. Bu birlik 15 eski Sovyet Cumhuriyet’inden 11’inin başka bir tertiple bağımsız ve eşit şartlar altında bir araya getirilmesi ile ortaya çıkmıştır. BDT’nin süpranasyonal niteliği ve yetkisi bulunmuyordu. Bu nedenle BDT üyesi devletler daha baştan itibaren Rusya Federasyonu’nun kendilerinden üstün olma durumunu reddediyorlardı. Rusya, eski Sovyetler Birliği içindeki dostlarını (Ermenistan, Gürcistan gibi) kaybetmekte; buna mükabil Rus egemenliğini destekleyen düzene sıcak bakmayan (Ukrayna, Moldova, Azerbaycan gibi) ülkeleri kazanmaktadır.[14]Aslında Rusya Federasyonu’nun bu örgütü kurmakta en temel amacı, bu devletleri kendi etkisi ve nüfuzu altında tutmak istemesinden doğmaktadır. Fakat BDT’nin etkin çalışan bir örgüt olduğunu söylemekte biraz güçtür.

Bazı BDT üyeleri RF’ye karşı takındıkları tutumlar nedeniyle örgütte eşit statü edinememişler, RF’nin ekonomik, askeri ve siyasi baskısından kurtulmak için kendi aralarında örgütlenme yoluna gitmişlerdir. BDT içerisinde dikey entegrasyonu sağlayamayan RF’ye karşı muhalif gruplaşmalar ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi GUAM’dır. BDT’ye üye devletlerin bütünleşme sürecine yönelik siyasi, ekonomik ve askeri görüşlerinin farklı olması BDT içerisinde iki grubun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunlardan ilki, Kollektif Güvenlik Antlaşması’na taraf olan devletlerden (RF, Ermenistan, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Beyaz Rusya), ikincisi ise GUAM’a üye devletlerden (Azerbaycan, Gürcistan, Ukrayna ve Moldova) oluşmaktadır. GUAM’a üye olan devletler, BDT üyeliğinin kendilerine ekonomik fayda ve en önemlisi güvenlik garantisi sağlamakta yetersiz kaldığını düşünmektedirler.[15]Bu örgütlerin yanında ayrıca Shangay işbirliği Örgütü, Rusya Federasyonu için dış politikada önemli olan ikinci bir örgüttür.

Rusya Federasyonu son zamanlarda devlet başkanlarının katıldığı ve siyasi bir düzen örgütü haline gelen BDT’nin kendi çıkarları doğrultusunda bir önemi kalmadığının farkındadır.

C.)Askeri Araçlar

RF’nin dış politikasında askeri gücün önemli bir konumu vardır. Süper güç konumuna önce ‘’yakın çevre’’ de, sonra da dünya çapında ulaşmak isteyen RF dış politikasında silahlı kuvvetlerin rolü yadsınamaz. ‘’Komşularını yuta yuta bir deve dönüşen’’ Rusya’da askeri güç tarihte de her dönem önemli olmuştur. 1492-1992 yılları arasındaki 500 yıllık süreçte sadece 29 yılın savaşsız geçirilebildiği düşünülürse, askeri gücün Rusya açısından önemi daha net anlaşılabilir.[16]

Rusya Federasyonu’nun askeri doktirinlerini ‘’1993 Askeri doktirini’’ ve ‘’Yürürlükteki askeri doktirin’’ olmak üzere iki kilde ele alabiliriz.

‘’1993 Askeri doktirini’’ ile RF, eski SSCB’nin nükleer silahları ilk kullanan taraf olmama yükümlülüğünü terk etmekte, konvansiyonel kuvvetlerde mevcut geçici zafiyeti, nükleer caydırıcılık ile kapatmaya çalışmakta ve silahı kuvvetlere iç istikrarı sağlama yetkisi vermektedir. Ayrıca, eski Sovyetler Birliği topraklarını tek bir stratejik alan olarak muhafaza etme, RF sınırlarını ileride savunma ve yakın çevre bölgelerine gerektiğinde askeri müdahalede bulunma politikaları için kendi içerisinde hukuki bir dayanak oluşturma gayretinde olduğu görülmektedir.[17]

‘’Yürürlükteki askeri doktirini’’ ise; 1993 yılında yayınlanan ‘Dış Politika Konsepti’ belgesi ve ‘Askeri Doktrin’den sonra RF’nin güvenlik politikasının, dış politikasının ve askeri stratejisinin yaşanan gelişmeler sonucu 2000 yılında güncellenmesine kadar geçen dönemde, 1993 yılında yayınlanan belgeler birkaç kez revize edilmiş[18]halidir. RF Askeri Doktrini projesi 9 Ekim 1999’da Putin başbakanken yayınlanmıştı. Nisan 2000’de son hali verilerek, 706 nolu Devlet Başkanı Kararnamesi ile 1993 tarihli askeri doktrinin yerine yürürlüğe sokuldu.[19]

‘Ulusal Güvenlik Doktrini’ , öncelikle tek kutuplu ve bir süper gücün dünyaya egemen olduğu, Soğuk Savaş sonrası durumu değerlendirmiş ve bu sistemde RF’nin konumunu ele almıştır. Uluslararası toplum içinde RF’nin konumunu irdeleyen ve RF’nin Avrasya coğrafyası içindeki stratejik konumu üzerinde duran belgede, ABD’nin önderliğinde Batılı ülkelerin uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak ‘askeri güç’le sorunları tek taraflı olarak çözmeye çalıştığı vurgulanmış, RF’yi zayıflatma girişimlerinden ve uluslararası güvenlik ve istikrarı ilgilendiren konularda Rus çıkarlarının görmezden gelindiğinden bahsedilmiştir.[20]

RF’nin ulusal çıkarları tanımlarken hem iç hem de dış faktörlere yer verilmiş, askeri, güvenlik ve dış politika konularının yanı sıra anayasal hakların korunması, ekonomik sorunların çözümü ve demokratik hakların gelişiminin sağlanması gibi iç işlerine ilişkin konular da ulusal çıkar kavramının içinde yer almıştır. RF’nin geleneksel müttefikleriyle ve BDT üyeleriyle eşit statüye dayanan bir ilişkinin Rus çıkarlarına uygun olduğu, RF’nin askeri çıkarlarının ise bağımsızlığının, egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasıyla birlikte, askeri işgalin önlenmesi doğrultusunda olduğu yine “Ulusal Güvenlik Doktrini”nde belirtilmiştir. RF’ye yönelik ulusal güvenlik tehditleri arasında, ülkenin ekonomik durumu, etnik gerginlikler, terörizm ve örgütlü suçlardaki artış gibi hem iç hem de dış faktörler sayılmış, bu sorunların çözümüne ilişkin alınacak tedbirler sıralanmıştır.[21]

28 Haziran 2000 tarihinde yürürlüğe giren Rusya Federasyonu’nun “Dış Politika Doktrini” , Rus dış politikasını belirleyen genel prensipler, Rus dış politikası ve politikanın oluşturulması süreci ile küresel ve bölgesel sorunların çözümünde RF’nin öncelikleri konuları üzerinde durmaktadır.[22]

Üçüncü Bölüm

3.)Dönemler Halinde Rusya Federasyonu Dış Politikası

A.)Atlantikçi Dış Politika Dönemi(1991-1993)

1991-1993 yılları arasında izlenen dış politika aslında SSCB döneminde Gorbaçov’un geliştirdiği ‘’yeni düşünce’’ adlı politikanın devamı niteliğindedir. Bu süreçte RF başta ekonomik, siyasi ve kültürel olmak üzere her alanda Batı tarzı yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Demokratik sisteme ve serbest piyasa ekonomisine geçiş için yoğun çabalar yürütülmüştür.[23]Bu nedenle yeni dönemde demokratik devlet kurabilmek için çatışmacı dış politikadan vazgeçilmesini savunmaktadırlar. 1991 yılındaki olaylar sonrasında Rusya’nın yeni dış politikası, geleneksel alanlar ve dostlardan uzaklaşarak, Batı’ya yaklaşan büyük bir kayma yaşadı. Rusya’daki yeni demokratik güçler, özgür ve gelişmiş bir ülke kurmak için Batı ile işbirliğine girmenin gerekli olduğunu düşünmekteydi.[24] 

Atlantikçilerinin temel dış politika yönelimi, Rusya’nın Batı ile ekonomik entegrasyonunun tamamlanması ve ‘medeni’ dünyada ‘normal’ bir ülke olarak Rusya’nın yerini alması biçimindedir. Rusya’yı ‘normal’leştirmenin yolu Atlantikçilere göre ülkenin uluslararası sistemden siyasi ve ekonomik alanda izolasyonunu engellemekten geçer. Atlantikçiler Batı’ya değil, Doğu’yu tehdit olarak algılamakta, uzun dönemde Rusya’ya yönelik tehdidin istikrarsız bir bölge olan Orta Asya’dan, Afganistan’dan veya Çin’den gelebileceğini öngörmektedirler. Bu bağlamda, hem Rusya Federasyonu’nda hem de Orta Asya’da radikal bir İslam’ın yayılması ciddi bir tehdit olarak nitelenmektedir. Bu çerçevede Atlantikçiler, ‘İslam’ın çevrelenmesi’ gerektiğini savunan bazı Batılı gözlemcilerin bakış açısını paylaşmaktadırlar. Radikal İslam tehlikesinin doğrudan ya da dolaylı olarak İran ve Afganistan gibi ülkelerden gelebileceği düşüncesinden hareketle, bölgenin güçlü devletlerinden İran’a ‘radikal İslam modelini ihraç’ edebileceği düşüncesiyle mesafeli dururken, Bati ile entegre ve ‘laik’ olan Türkiye, bazı çekincelere rağmen kabul edilebilir bir ortak olarak benimsenmektedir.[25]

Atlantistlerin Rusya’nın yeni dönemde karşılaştığı sorunlara karşı Batı’dan siyasal ve ekonomik destek beklemesi, fakat desteğin istenilen düzeyde gerçekleşmemesi hayal kırıklığı yaratmıştır. Batılı devletlerin ve ABD’nin NATO’nun genişlemesine verdiği destek, Rus diasporasının haklarının garanti edilememesi ve Batı’nın hala Rusya’ya karşı duyduğu güvensizlik Rusya’da Batıcı/Atlantist söylemlerin zayıflamasına neden olmuştur.[26]

Rusya’daki 1998 finansal kriz, Batı ile ekonomik entegrasyondan yana olanların konumlarını iyice sarstı. Yeltsin’in gücünün son dönemde iyice azalması ve iktidarı, süresi dolmadan Putin’e devretmesi, Putin’in Batı ile ilişkilerde mesafeli tutumu Batıcı Atlantikçilerin yönetim içindeki etkinliklerini tamamen tüketti. Dış işleri ve savunma elitleri arasında 1990’ların başlarındaki görüntünün aksine, Avrasyacılar egemen bir görüntü sergilemeye başladı. Ancak, Rusya’yı Batı’ya entegre etmek isteyen siyasal hareketlerin hala mevcut olduğu söylenebilir.[27]

B.)’’Yakın Çevre’’ Dönemi(1993-1996)

1993 sonrası Rus dış politikasında yeni bir döneme girildiğinin belirtileri yavaş yavaş görülmeye başlanmıştır. Eski SSCB topraklarının hamiliğine soyunan bu yeni yaklaşım ile bir yandan ulusal çıkarlar doğrultusunda RF’nin BDT’ye yönelmesi öngörülmüştür. Eski SSCB sahası RF için stratejik hayati çıkar alanı olarak tanımlanmış ve BDT’nin güçlendirilmesi, RF’nin en önemli dış politika önceliği olmuştur. RF bu dönemde yavaş yavaş tek biçimli ve Batı yanlısı tarzdan, daha etkin ve ulusal çıkarların daha baskın olduğu korumacı bir yapıya dönüşmüştür. RF’nin dış politikasındaki değişim 23 Nisan 1993’de yayınlanan dış politika doktrini ve Kasım 1993’de yayınlanan askeri doktrin ile açıkça ortaya konmuştur.[28]

Rusya’nın, eski cumhuriyetlerde yerleşik Rus nüfusun güvenliğinden duyduğu sorumluluğu bahane ederek ortaya attığı bu politikaya ‘’near abroad’’ ya da ‘’yakın çevre’’ , ‘’yakın dış alan’’ , ‘’mücahir alan’’ vb. adları verilmektedir. Rusya’nın bu ilkesi, belirli bir ölçüde saldırganlık ve emperyal mirası içeren ve Moskova merkezli bir strateji özelliğini de içermektedir. Stratejinin politik ifadesi, gevşek bir federasyon gibi, diğer devletleri Rusya çevresinde toparlayan ve siyasetlerinde Rusya’nın doğrultusunda bir birleşmeyi imleyen Bağımsız Devletler Topluluğunun (BDT) Taşkent Ortak Güvenlik Antlaşması ile oluşturulmasıdır. Belli bir yönetim kadrosuna ve işler kalıcı bir örgütlenmeye sahip olmamakla birlikte, BDT, Rus egemenliğinin bir aracı olmuştur. Üyelerinden yalnız Rusya örgütlü ve güçlü silahlı kuvvetlere sahiptir, diğer üyelerin güvenlikleri de bu kuvvete emanet edilmiştir. Rusya, sayısı on beşe varan eski cumhuriyetlerden çoğunu mümkün olduğu kadar BDT’de toplamayı; onları askeri, ekonomik, toplumsal ve siyasal yönden kendine bağlamayı politikasının ana unsurlarından biri haline getirmiştir. Ekonomik yönden, BDT üyeleri tek para birimini, tek merkez bankasını kabul etmiştir. Dış ticaret örgütlenmelerinde de, Rusya üyelerin kendisinden bağımsız davranışlarını engellemeye çalışmıştır.[29]

1993 sonrası yakın çevrede BDT ve Rus azınlığın korunmasına ilişkin politikalar ‘dış politika kavramı’na dayandırılmıştır. Nisan 1993 tarihli dış politika kavramında ulaşılması öngörülen hedeflere tümüyle varılamamış olunması ve değişen bölgesel/uluslararası çevre Rusya’yı yeni bir dış politika kavramı hazırlamaya itmiştir.[30]

C.)Avrasya Süper Gücü Olarak Dış Politikası(1996-1999)

Avrasya bize okul kitaplarında Asya ve Avrupa kıtalarının birleşimi olarak anlatıldı. 1991 sonrası ‘’Avrasya’’ denince genellikle Rusya ve Merkezi Asya cumhuriyetlerini anladık. Biraz da milliyetçi duygularımız işin içine girdiğinden, kimi zaman ‘’Turan’’ anlamında kullandığımız bu terime karşı doğal bir sempati besleye geldik. Oysa, aslında durum hiç de öyle değil…[31]

İlk olarak 19. Yüzyılda ortaya çıkmış olup Sovyet komünizmi ve Batı’nın iddia edilen çürümüşlüğüne alternatif olarak 20. Yüzyılda daha da yayılmıştır. Avrasyacılık olarak da bilinen bu doktrinin iki yansıması görülmektedir. Birincisi, Batı’nın, özellikle ABD’nin başını çektiği kamp Soğuk Savaş döneminde kendini ‘’Atlantik’’ grubu olarak değerlendirmiş ve halen değerlendirmektedir. Dolayısıyla, Sovyetler Avrasyacılık kavramını bu Atlantikçilere karşı kullanmıştır. İkincisi ise daha çok Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecine girdiği dönemi ve bugünü kapsamaktadır. Buna göre, dağılmakta olan birliğin Rus olmayan diğer halkların Avrasyacılık şemsiyesi altında toplayarak bu dağılmanın engellenmesi olarak görülmektedir.[32]

Avrasyacılar, Ortodoksluk ve jeopolitik konumundan dolayı Rusya’nın özgün bir uygarlık olduğuna inanırlar. Anglo-Sakson medeniyetinin aksine dayanışmacı ve toplumcudurlar. Onlara göre devlet toplumsal yaşamın temel dayanağıdır. Atlantikçilerin aksine Avrasyacılar Rus dış politikasının kurtuluşçu/Mesihçi bir yön taşıması gerektiği kanısındadırlar. Rus dış politikasının arkasında fırsatçı bir pragmatizm değil, ‘Rus ruhunun derinliklerini’ yansıtan bir idealizm olmalıdır. Avrasyacılar, Batı’ya katılımı Rusya’nın ruhani varlığının inkarı olarak değerlendirmektedir. Ayrıca Rusya’nın organik bir toplum yaratma çabalarının sürekli olarak dış güçler (Batı) ya da dış güçlerin içerideki işbirlikçileri (Batıcılar- Atlantikçiler) tarafından engellenmeye çalışıldığını öne sürmekte, böylece ‘Rus’luğun, bir kültür, medeniyet ve kimlik olarak ‘dış tehdit’lere maruz kaldığı endişesini ifade etmektedirler. Sürekli bir tehdit ile karşı karşıya olma durumu da, kaçınılmaz olarak ‘ayakta kalmak’ güdüsünü öne çıkarmakta ve bu da Rus emperyal milliyetçiliğini kamçılamaktadır.[33]

Temeli 1920’li yıllarda atılan Avrasyacılığın fikir babaları; Trubetskoy kardeşlerin yeğeni olan Knez Nikolay Sergeyeviç Trubetskoy (1890-1938), Peter Nikolayeviç Alekseyev (1879-1964)’dir. Knez Trubetskoy ‘’Avrasyacılığın marks’ı’’, Savitsiki ise ‘’Avrasyacılığın Engeles’i’’ olarak adlandırılmaktadır. Nikolay Trubetskoy, Avrasya ideolojisinin esas merkezi olmuştur. Daha sonra bu ideoloji, Lev Karsavin, (1882-1952), İvan İlin (1882-1954), tarihçi Grigori Vernardski (1887-1973), Lev N. Gumilov (1912-1992) gibi birçok Rus düşünür ve siyaset bilimcisi tarafından geliştirilmeye devam ettirilmiştir. Avrasyacıları, ‘’ Rusya’nın Avrasya coğrafyasında oluşturulan kendine has milli dünya görüşlerine sahip, özel bir dünya’’ olduğu fikri birleştirmiştir.[34]Avrasyacılığın günümüzdeki en popüler teorisyenlerinden biri de Aleksander Dugin’dir. Dugin, iktidara geldiği ilk günden itibaren Rusya’nın bir emperyal güç olduğunu söyleyen ve Rusya’nın bir Avrasya ülkesi olduğunu ilan eden Devlet Başkanı Putin’e danışmanlık yapıyor. Dugin’e göre, Yeni Avrasyacılığın yükselişi Putin’in zaferi ile gelmiş.[35]

Avrasyacılığı eleştirenler, onun Rusya’nın en büyük problemine, insana değil güce inanma problemine, çözüm getirmediğini, tersine Avrasya toplumunu oluşturmak için yine güce dayandığını söylüyorlar. Gücü kontrol etmek için büyük liderlere ihtiyaç vardır. Avrasya birliğinin tarihte iki defa, birincisinin Cengiz Han, ikincisinin ise Sovyet devriminden sonra Lenin ve Stalin tarafından sağlandığını hatırlayalım…[36]

Günümüzde Rusya’da olan en etkili Avrasyacılık yaklaşımının Dugin’in yaklaşımı olduğunu da söylemek gerek.

D.)Putin Dönemi Dış Politikası(1999 sonrası)

Vladimir Vladimiroviç Putin’in çok ilginç ve alışılmadık bir şekilde zamanın Devlet Başkanı Yeltsin’den görevi devralması, adeta sessiz bir devrimdir ve hep perde arkası öğrenilmek istenen bir konu olmuştur.[37]

Güçlü ekonomi, güçlü ordu ve güçlü devlet söylemleriyle iktidara gelen Putin, RF’nin yeniden eski gücünü kazanması gerektiği düşünmektedir. Putin, Ocak 2000 de ulusal güvenlik doktrini, Nisan 2000’de askeri doktrini ve Temmuz 2000’de yeni dış politika doktrini kabul ederek yeni yönetimin izleyeceği temel politika esaslarını ortaya koymuştur. Ardından girişilen federal reformlar, merkezi devletin son dönemlerde kaybettiği gücü yeniden kazanması sağlanmıştır.[38]

Rus siyasal tarihinde özel bir konuma sahip olan ordu, SSCB sonrasındaki devletin ve toplumun içine düştüğü otoriterizm- demokrasi, liberalizm-devlet müdahaleciliği ve kolektivizm-bireyselcilik tartışmaları bağlamında eski önemini yitirmişti. Yeltsin dönemini de ekonominin demilitarizasyonu, federalizmin ön plana çıkması, devletin karşısında üreten, sivil nitelikli bir toplum dinamiğinin oluşmaya başlamasıyla ordu ciddi anlamda güç kaybetmiştir. Kurumsal anlamda ordu, 1993 olaylarında başkanlık rejimi ile parlamentarizmin, daha sonra da Çeçen Savaşlarıyla birlikte federalizm karşısında merkezi devletin yerleştirilmesinde önemli rol üstlendiği halde, hep siyasal iktidarların güdümünde kalmıştır. Asker maaşlarının azalması, savunma sanayinin modernizasyonunun başarısız olması, profesyonel anlamda belirli bir prestij yitimini de beraberinde getirmekteydi. Putin’in iktidara gelişiyle birlikte devlet organlarının orduya bakış açılarında belirgin bir değişme gözlemlenmektedir. II. Çeçen orduyu iktidar güdümünün yeniden sağlanması üzere temel amaçlarından biri olarak görmektedir. Putin ile birlikte ordu, yeniden Rus kimliğini ve varlığının uluslararası alanda temsil edecek bir araç haline dönmüştür.[39]

Rusya, Putin’le yeniden doğuyordu. Ancak Putin’e bu yolu açan kişinin Başkan Yeltsin olduğu gerçeği de unutulmamalıdır. Başkan Yeltsin dönemin kendine özgü koşullarından dolayı belki de kendisinin yapamadıklarını yapacak bir kişi aramıştı. Dönemin sonlarına doğru Yeltsin’in sürekli olarak birilerini başkanlığa getirip sonra da bu makamdan alması belki de arayışın sonucuydu.[40]

Putin’in gerçekleştirmek istediği reformlar için istikrarlı bir dış politika ortamına ve Batı’nın desteğine ihtiyacı vardır. Putin, Yeltsin döneminde kaybedilen prestij ve saygınlığı yeniden kazanmak ve RF’yi yeniden bir büyük güç olarak uluslararası sistemde saygı gören bir aktör konumuna getirmek için aktif bir dış politika izlemektedir. 2000-2001 yıllarında Batı ile ilişkilerde AB’ye ağırlık verilmesine karşın 11 Eylül 2001’den sonra RF’nin en yakın müttefiki ABD olmuştur. Bush’un küresel terör ile savaş politikasına destek veren Putin, ABD’nin Orta Asya’ya askeri olarak yerleşmesine göz yummuştur. Putin bunun karşılığında uluslararası sistemde terörle mücadele şeklinde ortaya çıkan konjonktürden Çeçenlerle ve Kuzey Kafkasya’daki ayrılıkçı terörle mücadele etmek için faydalanmıştır. Ancak RF, siyasi ve ekonomik çıkarları ile ötüşmediği gerekçesiyle 2003 yılında ABD’nin Irak’ı BMGK kararı olmaksızın ve uluslararası hukuka aykırı olarak işgal etmesine, Fransa ve Almanya’nın yanında yer alarak, karşı çıkmıştır. Bu dönemde NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, BDT coğrafyasında ardı ardına meydana gelen renkli devrimler ve RF tarafından İran’ın nükleer çalışmalarına verilen destek, ABD ve RF arasındaki ilişkilerin giderek gerginleşmesine neden olmuştur. ABD’nin Irak’ı işgali ve İran ve Suriye’ye yönelik muhtemel müdahalesinin neden olduğu yüksek petrol fiyatları ise RF’nin ekonomik gelişimine yardımcı olmaktadır.[41]

Sekiz yıllık iktidarı son bulduğunda içerdeki ekonomik ve siyasi sorunların üstesinden gelen Putin yönetimi, Yeltsin döneminde uygulanan dış politikayı da revize ederek, Rusya’yı uluslararası politikanın başat aktörlerinden biri haline getirmeyi başarmıştır. Ancak Rusya içinde yeni bir demokratikleşme veya eskiye dönüş dalgasını ortaya çıkması, Çeçenistan ve diğer Cumhuriyetlerin daha fazla özerklik talep etmeleri gibi ihtimaller söz konusudur. Ayrıca Rusya’nın dış ticareti ağırlıklı olarak silah sanayi ve enerji kaynakları gibi sektörlerde yoğunlaşmıştır. Ancak uluslararası piyasalarda enerji fiyatını düşmesi, Putin’in ekonomi alanında kaydettiği başarıyı gölgeleyecektir. Diğer yandan NATO’nun ve AB’nin son genişleme dalgalarıyla doğu Avrupa’da Moskova’nın hareket serbestisi kısıtlanmıştır. Bunlara ek olarak Putin yönetimi, ABD’nin Ulusal Füze Savunma sistemine karşılık caydırıcı bir tepki verememiştir. Bütün bunlar Putin’in politikasının zayıf tarafını oluşturmaktadır.[42]

Sonuç

İki kutuplu sistemin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu’nda Yeltsin ve Putin dönemlerinden bahsedilmektedir. Yukarı da bu devlet başkanlarının temel olarak sürdürmüş oldukları dış politika ve bu dönemler içerisinde Sovyet komünizminden, dünyaya açık bir Rusya Federasyonuna geçmelerinde karşılaştıkları temel sorunsallar ele alınmaya çalışılmıştır.

Sonuç itibariyle Rusya Federasyonu artık bir dünya gücü değildir, fakat dünya sahnesinde etkin bir hale gelebilmek için, içinde bulunduğu durumu daha da etkin hale getirmeye çalışmaktadır. Özellikle Putin’in başa gelmesinden sonra Rusya Federasyonu birçok alanda etkinliğini arttırmıştır. Bunlardan belki de en önemlisi olarak ‘’Enerji Gücü’’ nü gösterebiliriz. Enerji Gücü sayesinde bölgesel olarak ABD’yi dengelediğini de söyleyebiliriz.

Uluslararası arenadaki bu durum, Rusya Federasyonu’nun hep bölgesel güç olacağı anlamına da gelmemelidir. Sürekli bir devinim halinde olan dünyada konumlar ve güçler bir çark gibi sürekli dönmekte ve değişmektedir.

 

Öznur Topcuoğlılar

Gazi Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler Bölümü 2.Sınıf

 

Kaynakça

1.)ADIBELLİ, Barış(2008), Avrasya Jeopolitiğinde Büyük Oyun, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul

2.)ALPAY, Yalın, ERTÜRK, Y.Mehmet(2005),Rusya Ülke Analizi, TİM Yayınları

3.)ATAŞ, Ayşe(2007), Rusya Federasyonu ve ABD’nin Güney Kafkasya Politikaları(1990 Sonrası), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı

4.)BLACK, Cyril(1999), A.History of Europe Since World War II, Westview Press Yayınları

5.)BOSTANOĞLU, Burcu(2008), Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası, İmge Kitapevi, Ankara

6.)BOZKURT, G.Saynur(2007), “ABD ve AB Ekseninde Vladimir Putin Dönemi Rus Dış Politikasına Bakış”, 21. Yüzyılda Rusya, AB ve Türkiye’den Yansımalar, Ed: Oğuz KAYMAKÇI, Türkmen Kitabevi

7.)Ed: İhsan ÇOMAK(2006), Rusya Stratejik Araştırmaları, Tasam Yayınları, İstanbul,

8.)DAĞI, Zeynep(2002), Kimlik, Milliyetçilik ve Dış Politika-Rusya’nın Dönüşümü, Boyut Kitapları

9.)HEKİMOĞLU, A.Nauşabay(2007), ABD, AB, Çin, Hindistan, Orta Asya-Rusya’nın Dış Politikası I, Vadi Yayınları, Ankara

10.)MUMCU, Zehra, TÜRKOĞLU, Meltem(1998), Rusya Federasyonu Ülke Profili ve Bisküvi Şekerleme Ürünleri İhracat Pazar Araştırması, İTO Yayınları, İstanbul

11.)ONAY, Yaşar(2008), “ Rusya Devlet Geleceği ve Kutsal Devletin Meşruiyeti”, Batı’ya Direnen Devlet: Rusya, Yeniyüzyıl Yayınları, İstanbul

12.)PURTAŞ, Fırat(2004), Rusya Federasyonu Ekseninde Bağımsız Devletler Topluluğu(1991-2004), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı

13.)SAPMAZ, Ahmet(2008), Rusya’nın Transkafkasya Politikası ve Türkiye’ye Etkileri, Ötüken Yayınları, İstanbul

14.)SÖNMEZ, A.Sait(2010), “Moskova’nın Kutuplaşma Çabaları: Putin Dönemi Rus Dış Politikası”, Avrasya Etüdleri, Ed: Dr. Mehmet KARAMAN, TİKA Yayınları, Ankara

15.)Rusya Federasyonundaki Gelişmeler Etkileri ve Türkiye(1995), Siyasi ve Sosyal Araştırmalar Vakfı, İstanbul


[1] Ahmet SAPMAZ, Rusya’nın Transkafkasya Politikası ve Türkiye’ye Etkileri, İstanbul, Ötülen Yayınları, 2008, s.88.-89.

[2] Dr. Zeynep DAĞI, Kimlik, Milliyetçilik ve Dış Politika: Rusya’nın Dönüşümü, Boyut Kitapları Yayınları, 2002, s.21.-22.

[3] C.Black, Rebirth: A History of Europe Since World War II, s.231.

[4] Rusya Stratejik Araştırmaları 1,Ed: Dr. İhsan ÇOMAK, İstanbul, Tasam Yayınları,2006, s.90.-91.

[5] Asem N. HEKİMOĞLU, Rusya’nın Dış Politikası 1, Ankara, Vadi Yayınları, 2007, s.59.-60.

[6] HEKİMOĞLU, a.g.e. , s.63.

[7] Yrd. Doç. Dr. G.Saynur BOZKURT,’’ ABD ve AB Ekseninde Vladimir Putin Dönemi Rus Dış Politikasına Bakış’’, 21. Yüzyılda Rusya, AB ve Türkiye’den Yansımalar, Ed: Oğuz KAYMAKÇI, İstanbul,2007, s.66.

[8] Barış ADIBELLİ, Avrasya Jeopolitiğinde Büyük Oyun, İstanbul, IQ Kültür Sanat Yayıncılık,2008, s.37.

[9] BOZKURT, a.g.m. , s.66.

[10] A.Sait SÖNMEZ,’’Moskova’nın Kutuplaşma Çabaları: Putin Dönemi Rus Dış Politikası’’, Avrasya Etüdleri, İstanbul,2010,s.39.

[11] SAPMAZ, a.g. e. , s.128.

[12] HEKİMOĞLU, a. g. e. ,s.118.-119.

[13] SAPMAZ, a.g.e. , s.134.

[14] Siyasi ve Sosyal Araştırmalar Vakfı, Rusya Federasyonundaki Gelişmeler, Etkileri ve Türkiye, İstanbul, 1995, s.48.

[15] SAPMAZ, a.g.e. , s.137-138.

[16] SAPMAZ, a.g.e. , s.142.

[17] Siyasi ve Soysal Araştırmalar Vakfı, a.g.e. , s.85.

[18] ATAŞ Ayşe, Rusya Federasyonu ve ABD’ nin Güney Kafkasya Politikaları ( 1990 Sonrası ), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2007, s.111

[19] PURTAŞ Fırat, Rusya Federasyonu Ekseninde Bağımsız Devletler Topluluğu (1991-2004), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, 2004, s.212

[20] ATAŞ, a.g.e. , s.112

[21] ATAŞ, a.g.e. , s. 112-113.

[22] ATAŞ, a.g.e. , s.114.

[23] SAPMAZ, a.g.e. , s.116.

[24] HEKİMOĞLU, a.g.e. , s.254.

[25] Yalın ALPAY-Yavuz Mehmet ERTÜRK, Rusya Ülke Analizi, TİM Yayınları,2005, s.11

[26] Ed: İhsan ÇOMAK, a.g.e. ,s.155.

[27] ALPAY-ERTÜRK, a.g.e. ,s.12.

[28] SAPMAZ, a.g.e. , s.118.

[29] Burcu BOSTANOĞLU, Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası, İmge Kitabevi Yayınları,2008,s.330-331.

[30] ÇOMAK, a.g.e. , s.189.

[31] DAĞI, a.g.e. ,s.97.

[32] ADIBELLİ, a.g.e. , s.44.

[33] ALPAY-ERTÜRK, a.g.e. , s.12.-13.

[34] HEKİMOĞLU, a.g.e. , s.261.

[35] DAĞI, a.g.e. ,s.98

[36] DAĞI, a.g.e. , s.98

[37] DAĞI, a.g.e. , s.93.

[38] SAPMAZ, a.g.e. , s.122.

[39] ALPAR-ERTÜRK, a.g.e. , s. 15.-16.

[40] Doç. Dr. Yaşar ONAY, Batı’ya Direnen Devlet: Rusya, İstanbul, Yeniyüzyıl Yayınları, 2008, s.283.-284.

[41] SAPMAZ, a.g.e. ,s.125.-126.

[42] SÖNMEZ, a.g.e. , s.70.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.