Saddam Hüseyin Sonrası Irak’ta Türkiye-İran Mücadelesi

Özet

Türkiye ve İran; Ortadoğu’da devlet geleneğine sahip, birbirlerine komşu, rekabet halinde olan, farklı etnik yapıya sahip, aynı dinin farklı mezheplerine mensup, farklı siyasal rejimleri, dünya görüşü ve dış politika anlayışı olan bölgenin en kritik iki ülkesidir. Bölgede huzurun ve istikrarın iki sembolik örneği denilebilir. Türkiye ve İran birer jeopolitik oyuncu potansiyeline sahiptir: Çevresinde olup bitenlere sadece kulak vermez, aynı zamanda yönlendirir ve ulusal çıkarları doğrultusunda politikalarını şekillendirirler. Belirlenen politikalar zaman zaman uyuşmayabilir ama bu durum iki taraf için de ilişkilerin kopacağı anlamına gelmez ve savaş durumuna asla getirmez. Sebebi ise iki tarafında akılcı ve pragmatik olmasıdır. Çünkü bu iki aktör az sayılmayacak bir devlet geleneği tecrübesine sahiptir. Söz konusu Irak olunca bazı zaman yakınlaşma bazı zaman ise karşılıklı suçlamalar olmuştur. Hususiyetle tetkik edilecek olursa, Saddam Hüseyin’in İran ile yaptığı savaş sonrası aldığı ağır ekonomik darbesini Kuveyt’i işgal ederek telafi etmeye çalışması ve ardından uluslararası bir koalisyonla Kuveyt’ten çıkarılması, sonrasında ABD’nin sık sık eleştirilerine maruz kalması ve KİS üretmekle suçlanması, tüm bunların üstüne 11 Eylül 2001 terör saldırısının yaşanması, Irak’ın işgal edilmesini kaçınılmaz kılmıştır. 2003 Irak işgali ile hedeflenen bir Kürt devleti Irak’ı ikiye bölmüştür. Türkiye ve İran için yeni birer hayat sahası açılmıştır. İran, mevcut merkezi hükümeti kullanarak Türkiye etkisini yavaşlatmaya çalışırken, Türkiye ise bağımsız devlet olma hayali kuran ve yanı başında bulunan bölgesel yönetiminin İran etkisinde olmaması için kendine çekmektedir. Bütün bunlar, iki farklı devlet ve iki farklı dünya görüşü mücadelesinin yansımalarıdır.

İslam Devrimi Öncesi İran ve Cumhuriyet Dönemi Türkiye’sinin Benzer ve Farklı Yönleri

İran’ın dış politika anlayışı denilince iki süreç vardır: Bunlar, 1979 Devrimi öncesi ve sonrasıdır. Mazisi çok eskidir. İslamiyet ile tanışıklığı bakımından en önemli olan Sasani Devletidir. Sasaniler, Zerdüştlüğü benimsemişler, daha sonra ikinci İslam Halifesi Hz. Ömer’in ordusu, 636 Kadisiye Savaşı ile Sasanilerin sonunu hızlandırmış ve Zerdüşt Devleti 651’de tarihe karışmıştır. Şah İsmail’in öncülüğünde 1501’de Safevi devleti kurulmuş, ülke hızla Lübnan’ın Cebel Amil bölgesinden getirtilen ulema ile Şii anlayışı yaygınlaştırılmıştır. Safevi devletinin 1722’de yıkılmasının ardından Afşin ve Zend hanedanları arasında iktidar çekişmeleri olmuştur. Daha sonra bu çekişmelere son verecek olan Kaçarlar Devleti kurulmuştur. Kaçarlar devletinin zamanla zayıflamasını fırsat bilen 2500 kişilik Kazak Tugayı’nın Komutanı Rıza Han, Kaçarlar Hükümetine darbe düzenlemiştir. İlk önce başbakanlığını daha sonra ise 1926’da Şah olduğunu ilan etmiştir. Kaçarlar hükümdarı Ahmed Şah ise Avrupa’ya gitmiştir. Rıza Şah, laik, demokratik, milliyetçi ve anti koministtir. Ülkesinde çarşafı yasaklamış, kılık kıyafet düzenlemesi yapmış, medreseleri kapattırıp modern okullar açmıştır. Birçok yenileşme alanında muvaffak olmuştur. Rıza Han, birçok alanda yenilikler yapmış olmasına rağmen dil konusunda değişiklik ile ilgili bir düzenleme yapmamıştır.

Türkiye, Osmanlı varisi bir devlettir. Sadece isim olarak söylenmesi daha doğru olacaktır. Çünkü 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile kurulan yeni devlet birçok alanda yenilikler yapmıştır. Medreseler kapatılmış, modern okullar açılmış, tekke ve zaviyeler kapatılmış, kılık kıyafet kanunu, şapka kanunu, Tevhid-i Tedrisat kanunu, Medeni Hukuk Kanunu gibi Batı seviyesine ulaşılabilecek her türlü tanzimler yapılmıştır. Bu yenileşme hareketinin öncüsü Mustafa Kemal’in muvaffak olduğu kesindir. Yapılan yenileşmelerin yanında 1928’deki Harf inkılabı maalesef Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yeni yetişen nesillerini geçmişten habersiz bırakmıştır. Artık tarihe Cumhuriyet ve sonrası olarak bakılmıştır, geçmişteki eserleri okuyamaz hale gelmiş ve tüm bunlar tarihi bağlarımızı zayıflatmıştır. Türkiye ve İran’ın, 20.yy’ın başlarında gerçekleştirdiği değişimler ve modern devlet oluşturma gayretleri birbirleriyle birçok mevzuda benzerlik göstermektedir.

İran İslam Devrimi Sonrası Dünyadaki Gelişmeler ve İran-Irak İlişkileri

İran’da, Ayetullah Humeyni öncülüğünde 1979’da gerçekleştirilen darbe ile Şah Muhammed Rıza Pehlevi devrilmiştir. İran’da daha önce var olan laik düzen yıkılmış yerine İslami rejim kurulmuştur. Türkiye ise 70’li yıllarda toplumda yaşanan ideolojik ayrışmalara ve sağ-sol kavgalarına tanık olmuş ve bunun devamı olarak 12 Eylül 1980’de Kenan Evren komutasında bir askeri darbe olmuştur. SSCB’nin Aralık 1979’da Afganistan’a müdahalesi, Saddam Hüseyin’in aynı yıllarda Irak’ta yönetimi ele alması ve Mısır ile İsrail arasındaki barış görüşmeleri ve buna mukabil İsrail’in Sina Yarımadasından çekilmeyi taahhüt etmesi gibi çok mühim gelişmeler cereyan etmiştir. Bu tarz gelişmelerin Soğuk Savaş döneminde görülen nadir hareketliliklerden olduğu muhakkaktır.

Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak devleti, Sosyalist-Arap milliyetçisidir ve laik bir devlet düzenine sahiptir. Yanı başındaki komşusu İran’ın, mezhepçi bir sistemi özümsemiş olması Irak’ı tedirgin etmiştir. İran’daki devrimden birkaç ay sonra yönetimi ele geçiren Saddam Hüseyin, ülkesinde ciddi bir iç muhalefetle karşı karşıya kalmıştır. Saddam Hüseyin’in iç muhalefeti bastırmak için bir bahane ile halkın dikkatini bir dış meseleye çekmek istediği muhakkaktır. Saddam’ın, İran’da gerçekleşen devrimin ertesi yılı savaşı başlatmış olması, İran’daki iç karışıklıktan faydalanmak istediğinin açık bir göstergesidir.1980-1988 yılları arasında gerçekleşen savaşta, başta Irak bayağı ilerlemiş olsa bile daha sonra İran beklenmedik bir direniş göstererek olayı kendi lehine çevirmekte muvaffak olmuştur. Humeyni, ciddi bir saygınlık kazanırken Saddam Hüseyin ise ciddi bir prestij kaybı yaşamıştır. Savaş sonucunda ise taraflar arasında herhangi bir toprak kaybı ve kazancı yaşanmamış; aksine iki Müslüman ülkenin enerjileri kendi aralarında harcanmıştır.

Irak, geçirmiş olduğu bu sancılı süreçte yoğun bir borçlanmaya gitmiştir. Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten büyük borçlar alınmıştır. Saddam Hüseyin, Suudi Arabistan ve Kuveyt’ten borçları silmesini istemiştir. Gerekçe olarak bu savaşın Arap Dünyası için yapıldığını belirtmiştir. Suudiler olumlu yaklaşmış ancak Kuveyt bu duruma itiraz etmiştir. Irak, İran ile yaşadığı savaş döneminde Kuveyt’in Rümeyla denilen bölgede haksız petrol çıkardığı iddiasında bulunmuş ve tazminat talep etmiştir. Tazminatın ödenmesine itiraz eden Kuveyt, Irak tarafından 2 Ağustos 1990’da işgal edilmiştir. Saddam Hüseyin, Kuveyt’in Irak’ın bir parçası olduğunu ve Osmanlı Devleti zamanında da Kuveyt’in Basra’ya bağlı olduğunu söylemiştir. Saddam, daha sonra Uluslararası askeri koalisyonla Kuveyt’ten çıkartılmıştır. Saddam’ın KİS ürettiği, terörü desteklediği ve bölge barışına zarar verdiği gerekçesiyle 20 Mart 2003 yılında ABD tarafından ‘ Irak Halkına Özgürlük’ iddiası ile işgal edilmiştir. Saddam Hüseyin yakalandıktan sonra 30 Aralık 2006 da idam edilmiştir. Bu durum Sünnilerin tepkisini çekmiş ve ABD’ye karşı direniş hareketleri artmaya başlamıştır. ABD’nin 2003 yılındaki Irak operasyonu ve bu operasyona İran’ın destek vermiş olması bir gerçektir. Nitekim İran eski cumhurbaşkanı yardımcısı Muhammed Ali Abtahi 15 Ocak 2004’te yaptığı bir konuşmada “Eğer İran’ın desteği olmasaydı Kabil ve Bağdat bu kadar kolay bir şekilde düşmezdi.” açıklamasında bulunmuştur. Bu açıklamadan sonra ise anlaşılan tek şey İran’ın “şeytan” olarak gördüğü ABD ile ilişki kuracak kadar pragmatik politika izlediğidir.

Saddam Hüseyin Sonrası Irak’ta, İran-Türkiye Etkisi

Türkiye ve İran

Irak, 1979’dan İkinci Körfez Harbi’ne kadar Sünni azınlık Saddam Hüseyin tarafından idare edilmiştir. Saddam’ın mensup olduğu mezhep ve Türkiye’deki idarecilerin ve halkın büyük çoğunluğunun mensup olduğu mezhep aynıdır. Bundan mütevellit gerçekleşen iyi muhabbetler mevcuttur ancak Fırat ve Dicle nehrinin üzerinde Türkiye’nin bir takım tasarruflarda bulunmasının iki ülkeyi karşı karşıya getirdiği olmuştur. Öte yandan Irak ve Türkiye, sınırları içerisinde barındırdığı Kürt nüfusları itibariyle tedirginlerdir. Oluşabilecek tehlikeye karşı işbirliği içerisinde olmuşlardır. İran ise komşusunun, nüfusunun yarısından fazlası Şii mezhebine mensup olmasından mütevellit her zaman bölgeye ilgi duymuştur. İran, Irak’taki yönetimden rahatsız olmuş ve iki tarafta sekiz yıl süren bir savaş vermişlerdir. Daha sonra ise Birinci ve İkinci Körfez Harbi’nde tarafsız gibi gözükse de Batının yanında yer almış ve halkın büyük çoğunluğu Şii olan bir yönetimin iktidara geçmesini arzu etmiştir. İran, Irak için ABD’den sonra “ikinci işgal gücü ”olarak nitelenebilir. Çünkü ABD’den sonra Irak üzerinde en fazla etkiye sahip olan ülke konumunda İran vardır.

Saddam Hüseyin’in, yönetimden uzaklaştırılmasından sonra ABD güçleri tarafından Şii ve Kürtler yönetimde söz sahibiyken, Sünniler dışlanmıştır. Daha sonraki süreçlerde de görülmüştür ki dışlanan Sünni halk aynı zamanda merkezi idare tarafından da baskıya maruz kalmışlardır. 2006 yılında Başbakanlığa gelen Nuri El Maliki geldiği günden beri ülkedeki Sünnilere terörle mücadele bahanesiyle baskı yapmaktadır. Haziran 2014 yılında IŞİD terör örgütünün Musul’u işgal etmesi ve işgalden sonra örgütün hala Musul’da barınması şüphesiz halkın desteği ile olmuştur. Sünniler, kendilerine yapılan haksızlıklara daha fazla tahammül edememiştir. Irak Özel Kuvvetler Komutanı olan ’Maliki’nin Aslanı’ lakaplı Ebu Velid ve himayesindeki bazı askerler ise peşmergelere sığınmıştır.

Saddam Hüseyin dönemi, Irak- İran ilişkileri hep çekişmeli ve rekabet içerisinde olmuştur. Irak, toplum yapısı itibariyle de İran’ın her daim ilgi odağı olmuştur. İkinci Körfez Harbi ile Saddam’ın devrilmesi sonrası İran’a yeni bir hayat sahası açılmıştır. ABD müdahalesi sonrası Irak’ın federatif yapısı Türkiye ve İran’ı rahatsız etmiştir. Çünkü iki devlette Irak’ın toprak bütünlüğünden yanadır. İlerleyen yıllarda hususiyetle 2006 yılı ile başbakanlığa Maliki’nin gelmesi ve Şii mezhebini üstün tutup diğerlerini dışlayıcı tutumu Türkiye’nin tepkisine sebep olmuştur. Türkiye bu sebeplerden mütevellit Kuzey Irak yönetimi ile 2000 yılından sonraki gelişen iyi ilişkilerini arttırmaya gitmiştir. Aynı zamanda Irak’ın Sünni Başbakan yardımcısı Tarık Haşimi hakkında Aralık 2011’de, ‘Terör Faaliyetlerinde Bulunmak’ suçlamasıyla hakkında yakalama kararı çıkartmıştır. Haşimi ilk önce Kuzey Irak, daha sonra Kuveyt ve Suudi Arabistan’da sınırlı sürede kalmış ve ardından Türkiye’ye sığınmıştır. Ankara, Bağdat’ın taleplerine rağmen kırmızı bülten ile aranan Haşimi’yi iade etmemiştir.

Barzani Üzerindeki Bölgesel Etkiler ve Adım Adım Özerklikten Bağımsız Devlete

1991’deki Birinci Körfez Harbi ile Irak ordusu Kuveyt’ten çıkarıldı ve Irak’a ambargo getirildi. Savaş sonrası Saddam Hüseyin, ülkesinde Kürtlere yönelik baskılarından mütevellit binlerce Kürt, İran ve Türkiye başta olmak üzere komşu ülkelere sığındılar. Irak’ın Kuzeyi uçuşa yasak bölge ilan edildi ve Saddam’ın ordularının etkinliği kırıldı. Körfez Savaşı’ndan itibaren Irak’ın parçalanmasının engellenmesi ve Kürt sorununun yeni bir boyut kazanması ile ilgili ortak çıkarlar, Türkiye ile İran’ı uluslararası arenada işbirliğine itmiş ve tarafların konuyla ilgili devamlı görüş alışverişinde olmalarını sağlamıştır. Aynı zamanda Irak faktörü, Bağdat’ın kontrolü kaybettiği Irak’ın kuzeyinde iki ülkenin etki rekabeti içerisinde olmalarına neden olmuştur. İran, Kuzey Irak bölgesindeki Musul ve Kerkük’ün Türkiye kontrolünde olmasını değil Kürt kontrolünde olmasını tercih etmektedir. Çünkü bir grubu yönlendirmek, ikna etmek bir devlete göre daha kolaydır. İran’ın bu gerçekleri dikkate aldığı bir hakikattir. 2014 yılına gelindiğinde Türkiye ve İran’ı tedirgin eden iki olay gerçekleşmiştir. Haziran ayında çoğunlukla Sünnilerin yaşadığı yerleri IŞİD’in işgal etmesi ve Bölgesel Kürt yönetiminin bağımsızlık talebi gözlerin tekrar bu bölgeye dikilmesine sebep olmuştur.

ABD, bölgede bir Kürt devleti kurulması için en başından beri sistemli çalışmıştır. Birçok alanda hazır olan bölgesel yönetim şimdilik sadece Washington’dan gelecek olumlu bir cevap ile bağımsızlığını ilan etmeyi beklemektedir. Bölgesel yönetimin, bağımsız olmasını her türlü destekleyen İsrail’dir. İsrail, Ortadoğu’da Arap olmayan topluluklarla ilişkiler kurmak ve güvenlik politikalarını çeşitlendirmek istemektedir. Her şeyden önce Batı ve ABD ile uyumlu olan bir devlet istemektedirler. Türkiye’nin, 1990’lardan 2000’lere kadar İsrail ile “Stratejik Ortaklık” ilişkisi vardır. İsrail Devleti, Türkiye’nin zaman zaman uzlaşmaz tutumuna karşılık alternatif bir devlet istemektedir. Bundan mütevellit Irak Kürtlerine desteğini alenen yapmaktadır. Türkiye daha önce “kırmızı çizgimizdir” dediği bölgesel yönetim ile 2000 yılı sonrası hususiyetle AKP iktidarı ile ilişkiler gelişmiştir. Türkiye, dünya gerçeklerini ve bölgesini geç de olsa idrak edebilmiştir.

Sonuç

Irak, 2003 yılındaki Amerikan işgali ile üçe ayrılmıştır: Güney bölgesi Şii, Orta Irak yani Bağdat çevresi Sünni ve Kuzey Irak ise Türkmen ve Kürtlerden oluşmaktadır. Sünnilerin yönetimden uzaklaştırılması ile ülke Kürtlere ve Şiilere teslim edilmiştir. Irak’ın Kuzeyinde özerkliğe sahip olan Kürtler, Bağdat’tan ayrılmak istemektedir. Bu taleplerini en son 2014 yılında IŞİD’in Musul’u işgal etmesiyle dile getirmişlerdir. Kürt yönetiminin Bağımsızlık talepleri er ya da geç gerçekleşecektir. Gerçekleşecek bu hakikatin önüne set çekmeye çalışmak ileride büyük sıkıntıların yaşanmasına sebep olabilir. Türkiye ve İran bin yıllık devlet tecrübesi ile yanı başında gerçekleşen hadiselere sessiz kalmamaktadır. Barzani’nin, ABD ve Türkiye ile çalışması İran’ı gücendirmektedir. İran’da bu duruma mukabil Irak merkezi yönetim ile ilişkilerini geliştirmiştir. Başbakan Ahmet Davutoğlu daha önce söylediği ‘Dış Türkler de dış Kürtler de bizim himayemizdedir’ sözü bölge barışı için bölgesel yönetimin önemini belirtmektedir. Daha sonra bu açıklamasını ‘PKK, Barzani’ye saldırırsa bize saldırmış olarak kabul ederiz’ diyerek pekiştirmiştir. 2014 Haziran’ında IŞİD terör örgütünün Musul’u işgal etmesi sonrası Irak’ta var olan terör grupların yok edilmesi için Bağdat hükümeti tarafından Türk ordusu davet edilmiştir. Irak askerleri ve peşmergelerin eğitimi için Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Musul’un 32 kilometre kuzeyindeki Başika’da peşmergeye eğitim verdiği kampa 2015 Aralık ayında takviye yapmıştır. Irak Başbakanı Haydar el-İbadi, “Türk askerî birliğinin ülke topraklarına izin almadan girmesi Irak’ın egemenliğine karşı riskli bir ihlaldir. Türkiye’den komşuluk ilişkisine saygı gösterip derhal Irak topraklarından çekilmesini talep ediyoruz” tepkisini göstermiştir. TSK, bir yıldan beri Musul’da vardı ancak Irak hükümetinin bir anda tepki vermesi hiç şüphesiz İran’ın nüfuzunu göstermektedir. Türkiye’nin Musul’a önem vermesinin iki sebebi vardır. İlk olarak IŞİD terör örgütünün lojistik desteğini kesmek istemesidir. Çünkü bölgenin Suriye bağlantısı olması stratejik önemini artırmaktadır. İkinci olarak ise tarihi bağlardır. Misak-ı Milli sınırları içerisinde olmasına rağmen cumhuriyetin ilk yıllarında dönemin şartları ve İngilizlerin etkisiyle Musul’u anavatana katamamıştır. Bu yaşananlardan mütevellit Türkiye’nin aklında her zaman Musul ve Kerkük kalmıştır. 1991 Körfez harbinde Türkiye hiç olmadığı kadar hayallerine yaklaşmıştır. Daha sonra yaşanan gelişmeler bu planın hayata geçmesini zorlaştırmıştır. Irak devletinin parçalı olması, ilk zamanlar her ne kadar Türkiye ve diğer bölge devletleri için tehlike arz etse de Türkiye’nin AKP iktidarı ile gelişen yeni politikası Irak üzerinde oynanan oyunlara direnip oyun kuranlardan tepki almaktansa oyuna dahil olup oyunu yönlendirmek istediği bir hakikattir. İran ise Türkiye’nin Musul ve Kerkük olmak üzere Kuzey Irak bölgesindeki etkinliğine engel olmak istemektedir. Bunun içindir ki Irak, merkezi yönetim üzerinden baskı yapmaktadır.

Geçmişten günümüze defalarca çıkarları doğrultusunda karşı karşıya gelen iki eski devlet, yaşanan yeni gelişmelerin etkisi ile tekrar karşı karşıya gelmiştir. İran, Afganistan ve Irak işgaline yardımcı olması, Suriye iç karışıklığında Esad’a her daim destek vermesi, Lübnan’da var olan Hizbullah ile İsrail’e karşı mücadele etmesi ve Yemen’de gerçekleşen iç karışıklıkta Şii Husilere destek vermesi ile adeta bölge barışını tehlikeye atmaktan çekinmeyen tavır takınmıştır. Türkiye’nin İsrail ile yakınlaşması ve Bölgesel Kürt Yönetimiyle yakın ilişkiler kurulması Tahran’ı rahatsız etmektedir. Tahran, Türkiye’yi bölgeye daha fazla yaklaştırmamak için elinden geleni yapacaktır; Kıbrıs Rumları, Yunanistan, Ermenistan ve Irak ile ilişkilerin geliştirilmesine ehemmiyet verecek ve Ankara’yı iç politikalar ile meşgul etmek isteyecektir. Ankara ise Tebriz Türklerine sahip çıkmak başta olmak üzere Azerbaycan ile ilişkilerini geliştirmek ve her daim yanında olduğunu hissettirmek ve Bölgesel Kürt Yönetimi ile yapılacak antlaşmalar başta olmak üzere her türlü İran’ın etkinliğini azaltmak için çaba sarf edecektir. Taraflar her ne kadar karşı karşıya gelse de aralarındaki enerji antlaşmaları ve ihracat-ithalat ilişkisi iki ülke için birbirinin vazgeçilmezi olmuştur. İki ülkenin de bulunmuş olduğu jeopolitik konum en azından ikili ilişkilere itmiş ve müşterek kararlar alınmasını bir nevi zorunlu kılmıştır. Bölge barışı için Türkiye ve İran münasebeti çok büyük önem arz etmektedir. Bin yıllık devlet tecrübesi, aynı dinin farklı mezhebine mensup olunması, çevresinde olup bitenlere farklı bir bakış açısıyla yaklaşmaları ve tüm bunlara rağmen ticaretin ve işbirliğinin arttığı gözlenmektedir. Ortadoğu’da yaşanan mezhep odaklı çatışmaların, terörün, darbelerin, suikastların son bulacağı ümidi, iki ülkenin ilişkilerinin var olması ile olacaktır. Türkiye ve İran’ı yakından incelediğimizde Ortadoğu’nun geçmişini ve bugününü görürüz, Ortadoğu’nun geleceğini görmek ise Ankara ve Tahran’ın politikalarına bağlıdır.

Selçuk Özçelik
Giresun Üniversitesi/ Uluslararası İlişkiler Bölümü

Kaynakça

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.