Sahada Olabilmek

0
56

TUİÇ ile tanıştığım ilk gün hayatımda bir şeylerin değişeceğini, bana yolumu çizip yönümü belirlememde yardımcı olacağını hissetmişim ki, peşini bırakmadım. Staj ile başlayan serüven TUİÇ’in ilk kurulan araştırma masasına yani TUİÇ BALKAM ( Balkan Araştırmaları Merkezi ) ’a koordinatör olmam ile devam etti.

 

Kendini her zaman eksik hisseden ama bu durumdan da memnun olan biriyim. Eksik hissettikçe doyuma ulaşmanın türlü yollarını arar durursun, yolu bulursun ama bu sefer de adımlarına karar veremezsin. Çünkü, hedeflediğin noktaya nasıl ulaşacağını kolay kestiremezsin ama burada önemli olan hedefe odaklanıp, adım atmaktır. İlim böyle bir şeydir benim için ulaşılmak istenen yer bellidir, adımlar ise çabaların sonucu sizin hedefe ulaşmanızı kolaylaştıran işaretlerden oluşmaktadır.

O işaretlerden biri ERASMUS oldu benim için, önüme sunulan bu imkanı sahada olmaya çalışarak kullanmak da koordinatörlüğümün getirdiği bir yükümlülüktür. Ayrıca, Yahya Kemal Beyatlı’nın dile getirdiği gibi “Bir Türk gönlünde nehir varsa Tuna’dır, dağ varsa Balkan’dır” söylemini hep hatırlayarak, içimde esip gürleyen Balkanlar sevdasının tesiriyle, ‘Avrupa fonu’ ile adım attığım ilk toprak Belgrad olmalıydı ve öyle de oldu.

Sivil Toplum Kuruluşu mensubu olmanın yanı sıra, akademik kariyer hedefleyen biri olarak yaşadığım en büyük sıkıntılardan biri sanırım bu işin gönüllü olarak yapılıyor olmasıdır. Genelde ABD, Almanya, Fransa, Rusya gibi ‘büyük’ ülke perspektifinden bakılan Balkanların önemli üç ülkesine kendi gözlerinden bakmak, düşündükleri gibi düşünmeye çalışmak için yaptığım gezi planı, bazı kesimleri şaşırtsa da benim için olması gerekendi. Gerçekleştirdiğim gezinin dışında gezip görmem, avucumun içi gibi bilmem gereken birçok yerin olduğu Balkanlar bölgesinde, önemli ve dolu dolu bir başlangıç yaptığım düşüncesindeyim. İşin sırrının gözlem ve tabana inme becerisi olduğunu düşündüğümden farklı kültürlerin, dinlerin, ulusların yaşadığı Balkanlarda her kesimden insanla konuşup, şehirleri hissetmeyi, yerel kişilerin gözünden bakmayı denedim. Bir sivil diplomat edasıyla gerçekleştirdiğim gözlemlerin faydalı olduğunu düşünmekteyim.

Seyahatimi Balkanlar ile sınırlı tutmayıp Doğu Avrupa’nın birkaç önemli şehrini de gezme fırsatı buldum. Gezip gördüğüm yerler dâhilinde bana ‘Zagreb mi, Viyana mı ya da Belgrad mı?’ diye sorsalar her halükarda Belgrad derim. Saraybosna mı, Belgrad mı? deseler, cevabım yine aynı olacaktır. Viyana ve Budapeşte’de Habsburg İmparatorluğu etkisini görebilmek mümkün, Prag ise denileni doğrularcasına her bir taşını özenle onaran ‘kadın işçileri’ olan, Avrupa’nın ‘Masal Şehri’. Etkilenmemek elde değil. Bunların yanında Zagreb’in bana farklı gelmediğini söylersem sanırım tarihe saygısızlık etmiş olmam. Saraybosna ve Belgrad’dan sonra Zagreb; Balkan ezgisinden ziyade ‘ben ezelden beridir Avrupa’yım’ dercesine ‘European’ havasını solumanıza olanak veren bir şehir.

Belgrad’ın, deyim yerindeyse ahım şahım bir güzelliği olmayabilir ama bir şehre bir ülkeye güzellik katan aslında sizin şehre, ülkeye ya da mekâna yüklediğiniz manada gizlidir. Türkiye’den baktığınızda kimine göre Belgrad, ‘düşman Sırp’ toprağıdır ve neden Sırbistan çalışma gereği duyuyorumdur. Bu klasik bakış açısı konu Saraybosna olduğunda doğal olarak duygusal bir yaklaşıma bürünür. Söylemimi biraz siyasi bir temele dayandırırsam, Sırbistan’ın bende önemli bir yeri söz konusudur. Eski Belgrad Belediye Başkanı Bogdan Bogdanoviç’in dediği “İçlerine kapanmış küçük manyak devletler” in problemlerine bir çözüm olacaksa, orta yol bulunacaksa, bu Tuna ve Sava’nın ‘bir’ olduğu Belgrad’dan, yani Osmanlı’nın da yüzyıllarca yönetimi altında kaldığı için ‘Kalemegdan’ adının verildiği ve hala bu ismin kullanıldığı eserin olduğu, ‘esas şehir’den gelecektir.

Sahada olmak ne kadar önemliyse sahayı farklı pencerelerden gözlemlemekte o kadar önemlidir. Amacım Balkanlara sadece Türkiye’den değil farklı noktalardan bakabilmekti, tabiri caizse ‘pergelin’ merkezini Türkiye alarak, hem içerde olabilmek hem dışarıda…

Bu gezide tek değildim, Fransız dostum Lea’yı da Balkanlı bir müzik grubu olan Dubioza Kolektiv’in Zagreb’teki konserine sürükledim. Aynı zamanda Belgrad’ta, Zagrep’te, Saraybosna’da yeni arkadaşlıklar edinip, hali hazırda var olan dostlarımızla da ilişkilerimizi pekiştirmeyi eksik etmedik. Gezdik, eğlendik, öğrendik.

Gezimi sadece arkadaş çevresi ile de sınırlı tutmadım. Twitter’ı çok sık kullanan, yorum ve paylaşımlarda bulunan bir ‘zamane genci’ olarak, dijital diplomasinin faydalarından hem Saraybosna’da hem de Belgrad’ta yararlandım. Saraybosna’da Anadolu Ajansı ( AA ) ’nın Balkanlar sorumlusu Sayın Ömer Çetres beni ve TUİÇ BALKAM’ın danışmanlığını yürüten Burak Yalım’ı sağ olsun kırmadı ve bizlere hem AA Saraybosna ofisini gezdirdi hem de Başçarşı’da TİKA Koordinatörü Sayın Zülküf Oruç ile hasbıhal ettikleri, derin arayışlara girdikleri gizli köşelerinde bizlere de yer verdi. Bu anlamda hem Zülküf Bey’e hem de Ömer Bey’e samimiyetlerinden ve güzel paylaşımlarından ötürü teşekkürlerimi sunuyorum.

Balkanlar çalışırken yaşadığım en büyük sıkıntılardan biri tıkandığım noktalarda nefes alabilmemi sağlayabilecek uzman kişi yetersizliği, bu durum daha fazla efor sarf etmeme neden olmakta. Elbette bu durum bana özel değil, maalesef ülkemiz araştırma ve geliştirmeye halen daha yeterli ilgiyi göstermemekte fakat son dönemde Türkiye’nin kendi hinterlandına sahip çıkmaya, önem verdiğini görmeye başlayınca bu sıkıntıların çözüleceğine olan inancım da artmakta. Özellikle gençlerimizin inisiyatif alarak bir şeyler yapmaya başlaması, devlet kurumlarının da gençlerin çabalarına karşılık vermesiyle birleşince Türkiye’nin sahip olduğu potansiyel ortaya çıkacaktır. Türkiye’nin potansiyelinden kasıt kendi hinterlandına sahip çıkmaksa, bu ancak sınırların manasızlaşması ve hatta kalkmasıyla mümkün olabilir. Bunun için de gözlerin sadece kendi tel örgüleri içerisini gören ulus devlet anlayışından ziyade kalbinin başka bir yer için atıp, zihnini sınır ötesi problemlere yorabilmek gerekmektedir.

TUİÇ BALKAM’da çalışacağım ülke olarak Sırbistan’ı seçmem benim kararımdı, fakat bir yıl önce Avrupa Gönüllülük projesi dahilinde Sırbistan’ın iç politikasında, orada yaşayan Macar azınlık sebebiyle önem atfeden Voyvodina’ya gitmem tamamen tevafuktu. Aslında yazının girişinde söylediğim gibi ben bir karar almıştım ve adımlar kendiliğinden oluştu. Bu etkinlik, benim için başkent Belgrad’ı ziyaret etmemin dışında edindiğim ilk ve önemli bir tecrübeydi. Sahip olduğum bilgi yanlışlıklarını, insanlara temas ederek düzeltme imkânı bulmama vesile oldu. Bu kez aynı durum Belgrad için de geçerli oldu. Sırbistan’a her ayak bastığımda kendi iç dünyamda hissettiğim gereksiz bir endişe ve tedirginliğin ne kadar amaçsız olduğunu, kendi endişelerinden kurtulmanın tek yolunun, edindiğin bilgi ve perspektif çerçevesinde, önce kendini bunun gereksizliğine inandırıp, sonrasında karşındaki insana bunu yansıtabilmek olduğunu öğrendim. Belki tarihsel olarak bakıldığında Türkiye – Sırbistan olarak çok iyi bir geçmişe sahip olmayabiliriz, canımızın birçok kere acıdığı durumlara şahit olmuşuz fakat bunlara rağmen devlet katında elimizden geldiğince ilişkileri geliştirmeye çalışıyoruz. fakat şu bir gerçek ki, insanların düşüncelerine erişebilmek, onları yıkmak ya da düzeltmek devletten ziyade halkların kendi aralarındaki sınırları yok etmeleriyle ilişkilidir. Hükümetler değişse de halklar bazında ekilen tohumların size getirisi daha sağlam olacaktır. Bu noktada STK’lara verilen desteğin gözden geçirilmesi, duygusal güdülerle hareket edenlerden çok, objektif perspektiften ayrılmayacak akademik çalışmalara destek verilmesi, ‘Yeni Türkiye’nin bizlere sunması gereken fırsatlar olmalıdır. Bu konuyu Sırbistan Büyükelçisi Sayın Mehmet Kemal Bozay’a makamında da dile getirebilme fırsatı benim için önemliydi. Çünkü düne kadar sahada araştırma yapan bireylerin, politika yapıcılara ve devlet kurumlarına ulaşıp, düşüncelerini ifade etmesi pek mümkün değildi. Bu anlamda Sırbistan Büyükelçimiz Mehmet Kemal Bozay’a buradan da teşekkür etmeliyim. Kendisinin deneyim, farklı görüş ve düşünceleri benim daha fazla çalışmamın gerektiğini bana bir kez daha hatırlattığı gibi, doğru yolda olduğumu ve güzel işlere imza atabileceğimi de hissettirdi Aslında bu durum bile Dışişleri Bakanlığımızın gençlere değer verdiğinin, onların fikirlerini önemsemeye başladığının göstergesidir.

Çok açık konuşmak gerekirse bize en yakın coğrafyamızda dahi nokta atışı yapabileceğimiz kişi yeterliliğine sahip olamamak, bölgenin haberlerini, günlük olaylar hakkındaki yorumları, köşe yazılarını yabancı kaynaklardan öğrenmek beni ciddi manada üzen bir durum. Hostel’de tanıştığım ve ‘sadece bir araştırma için’, okyanus ötesinden Belgrad’a gelen Amerikalı arkadaşımın bana dediği gibi, ‘If you would like to get more information about your academic interest, you should know what people do in their area’. Anlaşılmalıdır ki, Batı’nın yıllardır yaptığını biz gençler, inisiyatif alıp, gönüllü olarak yaptığımızda görmezden gelinmemeli, amaca giden yollarımız hep açık olmalı, işte o zaman ‘Yeni Türkiye’ söylemi tam manasıyla kendini bulacaktır.

TUİÇ BALKAM ( Balkan Araştırmaları Merkezi ) ekibi olarak yapmaya çalıştığımız hep bu anlayış çerçevesinde, daha fazla çalışıp, hem bölgeye hem ülkemize daha objektif, dış politikamıza yön verebilecek yararlı bilgi ve deneyim sahibi olabilmek oldu ve olacaktır. Dino Merlin’in ünlü ‘A sta imam ja od tog’ şarkısında dile getirdiği gibi;

“Ağzımdan hiçbir zaman bir yalan duymadın,

Gözlerimde bir kötülük görmedin.

Düşerken de, yükselirken de,

Seninleydim…”

Amacımız her zaman düşerken de yükselirken de Balkanlarda olabilmek, varsın zor olsun ama çekilen cefanın sonu güzel ve yararlı olsun.

Dilek KÜTÜK

TUİÇ BALKAM Koordinatörü

@tuicbalkam / @dilektk

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.