Soğuk Savaş Sonrası “Müslüman Balkanlardaki” Amerika

0
94

 

Avrupa’nın beş yarımadasından biri olan Balkanlar; Avrupa, Akdeniz ve Ortadoğu siyasetinde etkinlik ve çevresindeki diğer bölgelere geçit imkânı sağlayan, Asya kıtasının beşiğinde, Avrupa kıtasının eşiğinde, Afrika’nın kucağında olması hasebiyle her zaman büyük güçlerin mücadelesine sahne olmuştur. Öyle ki; Mihver Devletleri’nin II. Dünya Savaşı esnasında bu bölgeye doğru yönelmeleri, savaşın bu bölgedeki yıkıcı etkilerini arttırmış, daha sonra bölgeyi Mihver Devletleri’nden temizleyen Sovyetler Birliği ise Soğuk Savaş süresince bölgeye hâkim olmuştur. Bölge aynı zamanda, Churchill ile Stalin arasında imzalanan “Yüzdeler Antlaşması” sonucunda Soğuk Savaşı süresince iki blok arasında sınır görevi görmüştür.

Söz konusu yarım ada her ne kadar iki blok arasında bir sınır görevi görse de, bölge aynı zamanda derin bir politik çatlağın da dünya üzerinde en çok hissedildiği alandı ve bu politik çatlak temelde farklı dini görüşlerden kaynaklanmaktaydı. Daha önceleri, bu sebepten dolayı bölgedeki büyük aktörlerin zorluklarıyla karşılaşan farklı bir dünya görüşüne sahip olan Müslümanlar; şimdilerde ise daha çok bölgedeki “baskın” büyük aktör olan Amerika’nın temel ilgi alanı içerisinde yer almaktadır

Bir zamanlar Balkanlar öyle bir coğrafyaydı ki; anlaşılması adeta imkânsızdı. Mesela, Arnavutluk yarım adanın en çok izole edilmiş ülkesiydi. Ama aynı zamanda komünizmin en katı hali orada uygulanıyordu. Arnavutluk’un doğusunda yer alan Romanya ve Bulgaristan’ın komünizme yakın durması pekâlâ anlaşılabilirdi. Peki, Yunanistan’a ne demeli? Komünizm Adası’ndaki çöl misali hep görüntü kirliliği yapıyordu. Arnavutluk’un güneyinde yer alan Yugoslavya ise apayrı bir dünyaydı. Potasındaki cumhuriyetlerin arasını soğutmamak için Ada’nın bu kısmında, Tito’nun yönetimindeki “komünizm rüzgârı” daha bir ılık esiyordu ve hava daha bir liberal kokuyordu[1]. Bu yarım ada gerçekten anlaşılabilir gibi değildi. Anlaşılır tek bir şey vardı: Bu yarım ada iki dünya[2] arasında bir sınırdı ve Arnavutluk da bu sınır içinde ayrı bir sınırdı. Doğusu daha bir Doğulu; batısı daha bir Batılı bakıyordu dünyaya.

Nasıl ki Soğuk Savaş’ın bitimi ile Sovyetler Birliği’nin dünyası bir anlığına karardıysa; aynı oranda Amerika’nın dünyası da bir anlığına aydınlanmıştı. O güne kadar var olan belirsizlikler nedeni ile bölge için açık bir vizyona sahip olmayan Yeni Kıta’nın genç devleti[3], bölgeye yönelik açık stratejiler geliştirmesinin tam zamanı olduğunu anladı ve bu düşüncesini uygulamaya koydu.

Amerika’nın Soğuk Savaş sonrası Balkanlara yönelik oluşturdu dış politikanın temel amacı daha ilk günden belliydi: O bölgede önemli miktarda Müslüman azınlığı barındıran ülkelerin içinden Müslüman çoğunluğun oluşturdu bir devletin kurulmasını engellemek. Birincil amaç buydu, çünkü artık komünizm diye bir tehdit yoktu. Stalin, Kruşçev, Tito… Hepsi ölmüşlerdi. Onlar kadar liderlik vasfı yüksek olan popüler ve halkları tarafından sevilen başka liderlerde yoktu bölgede. Bu yüzden, artık gizli tehdit Müslümanlardı ve ne olursa olsun Müslüman bir çoğunluğun oluşturduğu ayrı bir devlet kurulmamalıydı. Çünkü bu, bölgeye yakın ve Müslüman bir çoğunluğun oluşturduğu devlet olan Türkiye’ye karşı Amerika’nın elini zayıflatabilirdi. Bu ise Amerika’nın, Ortadoğu ve Orta Asya’ya açılma planları yaptığı bir dönemde, müzakere masasında Türkiye’ye daha fazla taviz vermesi demekti ki; bu Amerika tarafından hiçbir şekilde kabul edilemezdi. Bu yüzden Amerika, bölgede Müslümanları izole eden, zayıf düşüren politikaları devreye soktu. Bosna Savaşı’nda geç kalmış bir müdahalede bulundu, İran’dan gelen yardımlar engellenmeye çalıştı ve Müslüman güçler yerine seküler güçler desteklendi.

Öyle ki; Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızları akabinde tanınmış, Müslüman bir çoğunluğun oluşturduğu Bosna’nın acılar içinde kıvranmasına seyirci kalınmıştı. Yaşanan trajedi karşısında harekete geçildiğinde ise artık çok geçti. Sanki Balkanlarda binlerce kişinin kalabileceği bir anıt mezar için bir proje yarışması açılmış ve bir kişi birinci olmuştu. Tek eksik vardı: Anıt mezarın içini dolduracak cansız bedenler. Artan tepkiler sonucunda Amerika liderliğindeki Batılılar harekete geçtiğinde artık çok geçti. Ama cansız bedenler hazırlanmış, anıt mezar projesi tamamlanmıştı.

Benzer olaylar Kosova’da da yaşanmıştı. Bosna Savaşı’nı sonlandıran Dayton Antlaşması’nda Kosovalı Müslümanlar göz ardı edilmişti. Bunun farkında olan Sırplar şiddetin tüm sınırlarını zorladılar ve büyük bir katliama kalkıştılar. Bu sefer karşılarında örgütlü bir yapı vardı (UÇK[4]) ve ancak bu örgütlü yapı Amerika’nın dikkatini çekebilmişti. Ama Güneydoğu Avrupa’da Amerika için en önemli ülke hiç şüphesiz ki Arnavutluk’tu. Arnavutluk Balkan yarımadasında Müslüman çoğunluğun barındığı tek bağımsız devletti. Yüksek bir genç nüfusa sahipti ve Arnavutluk’un bu potansiyeli yabancı düşmanlığının hala mevcut olduğu Batılı ülkeler tarafından tehlike olarak görülüyordu. Her ne kadar Soğuk Savaş’tan çıkılmış ve komünizm tehlikesi ortadan kalkmış olsa da, henüz askeri bir teşkilatı olmayan Batı’nın (AB’nin) yegâne koruyucusu hala Amerika’ydı ve bu küçük Müslüman Mahallesi’nde her daim tetikte olmalıydı. Bu onun göreviydi. Çünkü bu aynı zamanda kendi jeostratejik çıkarlarına da hizmet ediyordu.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından beri başlarını ekonomik istikrarsızlık derdinden kurtaramayan devletlerin egemen ve nükleer silahların yaygın olduğu bir coğrafya olması ve bir “petrol tankeri” olan Ortadoğu’ya yakınlığı bu stratejik sahayı Amerika için vazgeçilmez kılıyordu. Çünkü söz konusu konular Amerika için hayatiydi ve Amerika Balkanlardan gönderdiği sarsıntılar yoluyla o bölgelere gitmeden hedeflerini uyarabilirdi.

Bu sebeplerden dolayı W. Bush döneminde geri plana itilen Balkanlar, Obama yönetimi tarafından tekrar gündeme alınmaya çalışılıyor. Bunun en somut göstergesi Baden tarafından başlatılan Balkan Turu’nun ilk olarak Piriştina, Saraybosna ve Belgrad’a yapılmış olmasıdır. Fakat bu sefer de, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da vukuu bulan halk hareketleri Balkanların ikinci plana itilmesine sebebiyet vermiştir. Yunanistan ile başlayan, birçok önemli Avrupa devletine sıçrayan ve Euro bölgesini tehdit eden finansal krizin de bunda şüphesiz ki payı bulunmaktadır. Enerji hatlarının güvenliğinin her geçen daha da önemli hale geldiği bir dünyada Balkanların da önemi artmaktadır. Ama Amerika ve Avrupa’nın birincil önceliğinin Balkan yarımadası olması için daha uzun bir süre beklememiz gerekecek. Çünkü söz konusu ülkelerin şuan ki en büyük korkusu Arap Baharı’nın Avrupa Kışı’na dönmemesidir ki; bu korku tek başına Balkanları ikinci plana atmaya yetmektedir. Balkanlar belki şuan için sıra beklemektedir. Ama bir gün mutlaka onlara da sıra gelecektir. Ve bunu en iyi onlar bilmektedir.

 

 

Deniz Tören

Hacettepe Üniversitesi

Uluslararası İlişkiler


[1] Sırf bu sebeple, etiketinde “komünist” damgası olmasına rağmen Amerika tarafından destekleniyordu. Çünkü Tito, Amerika’nın gözünde Sovyetler dünyasına salınan bir “Truva Atı” idi.

[2] Buradaki iki dünya, Soğuk Savaş döneminin temel karakteristik özelliğini oluşturan iki bloğu temsil etmektedir.

[3] Burada kastedilen Amerika’dır. Eski Kıta olarak tabir edilen yer ise Avrupa kıtasıdır.

[4] Kosova Kurtuluş Ordusu anlamına gelen Arnavutça ifadenin baş harflerinden oluşan bir kısaltmadır: “Ushtria Çlirimtare e Kosoves.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.