Suriye MİT Krizinin Neresinde?

0
72

Türkiye’de dış politika her zaman iç politikanın parçası olagelmiştir. İç politikadaki açılımlar dış politikayı dönüştürmüş, dış politikadaki gelişmelerse iç politikayı dönüştürmüştür. Her ne kadar liberal gelenek, dış politika ile iç politika denge ve etkileşimini komplo olarak görme eğilimindeyse de, en son örneğini açılım politikalarında gördüğümüz bu etkileşim, Türkiye’nin özellikle son 10 yılda yaşadığı tecrübe bu iddiaların aksini ispatlıyor. Bu nedenle Türkiye’de önemli bir siyasi gelişme yaşanmışsa ya da önemli bir gelişme yaşanmamışsa ya da akim kalmışsa, bu ya içerideki aktörlerin dış aktörlerle uzlaştığını ya da iç siyasi aktörlerin dış destek bulamadığını göstermiştir. Son yıllarda Türkiye güçlendikçe dış politika ile iç politika arasındaki etkileşim de buna paralel olarak artmış, buna karşın dış siyasi aktörlerin içeride güçlenen siyasi aktörlere etkisi azalma temayülüne girmiştir. Geçen hafta yaşanan Türk siyasi hayatının önemli krizlerinden birinin bu bağlamda da ele alınması bu açıdan bir zorunluluktur. MİT ile yargı arasında yaşanan bu krizin başta Kürt meselesi olmak üzere birçok boyutu ele alınmış olsa da, bu krizde dış politikanın payına sadece değinilip geçildi. Oysa bu yaşananların belki de en önemli ayağı Türkiye’nin dış politikada yaptıkları ve kısmen de yapmadıkları oldukça önemli bir rol oynamaktadır.

İç siyaset-dış siyaset dengesi

Türk siyasi hayatının kritik gelişmelerine bakıldığında iç siyasetle dış siyaset arasındaki ilişki net bir şekilde görülür. 2. Dünya Savaşı sonrasına bakacak olursak, içeride çok partili hayata geçiş Türkiye’nin Transatlantik İttifakı’na girme kararıyla, 1960 darbesi Menderes Hükümeti’nin Sovyetler ile iyi ilişkiler geliştirme çabasıyla, 1980 darbesi İran İslam Devrimi sonrasında Türkiye’nin Transatlantik İttifakı’na daha sağlan çapalamak amacıyla, 90’larda daralan siyasal alan Kürt meselesinin ABD’nin Irak’ı işgaliyle, 28 Şubat darbesi Türkiye’nin insan hakları ihlalleri dolayısıyla  dış politikada yalnızlaşarak İsrail’e yanaşması ile, Balyoz gibi darbe teşebbüslerinin başarısızlığı dış destek eksikliği ile, 27 Nisan e-darbe teşebbüsü AB’den destek gelmemesi ve ABD’nin tarafsız kalması ile yakından ilişkilidir. Böyle bakıldığında geçen hafta yaşanan gelişmeler de dış politika etkisi göz ardı edilerek tartışılamaz. Elbette meselenin Türkiye içindeki gerilimle, ülkede yaşanan bölünme ve kutuplaşmalarla, Kürt meselesinin seyri ile de ilişkisi var. Ancak dış politikanın etkisi dışarıda tutularak analiz yapmak eksik olacaktır.

Arap Baharı başladığı andan itibaren Türkiye dış politikada oldukça zor durumda kaldı. Nispi bir barış ve istikrar ortamına göre tasarlanan ve hayata geçirilmeye çalışılan “Komşularla Sıfır Sorun” politikası olağanüstü şartlarda denenmeye başladı. Barış ve istikrarı kendi çıkarına endekslemeyi başarabilen Türkiye’nin, bölgede çatışmaları azaltıcı, arabulucu olmayı öne çıkaran politikası nedeniyle Batılı başkentlerde ‘beleşçi yolcu’ şeklinde eleştirilerek, Türkiye’nin bölgedeki çatışmalara muharip asker vermesi, bu şekilde çatışmalara ve güvenlik politikalarına taraf olması isteniyordu. Türkiye ise bu tür taleplere hep farklı önerilerle giderek, muharip rol almadan bir şekilde bu barışçı politikasını sürdürmeyi başardı. Örneğin ABD’den gelen Türkiye’nin Afganistan’a muharip asker göndermesi talebine, Türkiye daha fazla polisi eğiterek ve bu ülkeye daha fazla devriye gücü göndererek mukabele etmişti.  Arap Baharı ile birlikte tüm bölgeyi etkisi altına alan istikrarsızlık ve düzen sancısı önce Libya’yı ardından Suriye’yi vurduğunda ise Türkiye’nin bu politikaları oldukça zor durumda kaldı. Henüz kriz Suriye’yi vurmadan Suriye’ye yardım teklif eden, yardım için uzman ekipleri gönderen Türkiye, Esad rejimini hızlı tedbirlerle reform yaparak krizi yönetmeye ikna etmeye çalıştı. Ancak Esad yönetiminin kendinden emin duruşu, reform yoluna girmeye gerek görmeyen özgüveni ve kendisini asla harcamayacağına inandığı dış yardımla ayakta kalabileceğine inancı Türkiye’yi oldukça zor durumda bıraktı. Tüm bu yaşananlar neticesinde muhalefete Esad’ın sözlerini aktararak arabulucu ve taraf tutmayan rolünü sürdürmeye çalışan Türkiye, Esad’ın verdiği sözleri yerine getirmemeyi tercih etmesi üzerine farklı bir seçenek oluşturmaya çalıştı.

Ankara’nın izlediği yol

Ankara’nın Suriye’deki stratejik çıkarı, iç savaşa yol açmayan tedrici bir reformla muhalefetin yönetime katılmasıydı. Böylelikle, kendi sınırında kargaşa ve istikrarsızlığın önüne geçmeyi hedefleyen Ankara, yerel ölçekte Kürt meselesi, bölgesel ölçekte mezhep savaşı, küresel ölçekte ise ‘Ortadoğu düzeni’nde ‘direniş-Batı karşıtlığı’ çatalına düşmek istemiyordu. İç savaşa ve mezhep savaşına karşı mevcut alternatiflerin dışına çıkarak politika yürütmeye çalışan Ankara’nın pozisyonu Esad rejiminin işbirliği ya da çözüme yanaşmadığı, İran’ınsa Şam üzerinde zaman zaman azalan etkisini yeniden pekiştirerek Ankara’nın alanını daraltmak istemesi nedeniyle  işlerlik imkanı bulamadı. Bu denklemin karşı tarafında yer alan Suud-Katar dengesi muhalefetin uzlaşmasını engellemek için maddi yardımda bulunmayı, İsrail ise Türkiye-İran gerginliği ve bölgesel bir mezhep savaşını istemesi neticesinde Türkiye’nin çabaları ateşi söndürme noktasında yetersiz kaldı. Türkiye’nin buna cevabı ise sivil muhalefete topraklarını açarak, Irak’ta ABD işgali sonrası yaptığı gibi Suriye’deki her kesimin temsil edildiği bir mutabakat oluşturmak, ardından da Suriye muhalefetini yabancılaştırmamak için Hür Suriye Ordusu’na (HSO) koruma/hapis sağlamak şeklinde oldu. Bunun son ayağı ise, Suriye’ye komşu ülkelerin katılacağı uluslararası bir konferans oluşturup, konuya yine diplomatik bir çözüm bulma çabası. Ankara’nın çabalarına verilen uluslararası tepki ise Ankara’yı epey zorladı.

‘Suriye’ye askeri müdahale’ baskısı

Bu süreçte Ankara’nın mezhep ayrımcılığına direnen, müzakereyi öne çıkaran tarzı, İran tehdidini yakından hatta biraz da abartarak hisseden Körfez ülkelerinde pek de hoş karşılanmadı. Ankara’nın İran’la açık bir mücadeleye girişmemesi İsrail ve Batı’da da rahatsızlık yaratırken, Ankara’nın muhalefetle yakın ilişki geliştirmesi ve HSO üyelerini Suriye’ye teslim etmemesi İran ve Suriye’yi rahatsız etti. Buna karşılık İran ve Suriye’nin Türkiye’ye yönelik “Türkiye’nin Batıcı olduğu”  şeklindeki yerel mezhebi ve siyasi unsurlardan oluşan lobi çalışmalarına, yine Türkiye’deki dini ve siyasi yerel unsurlardan oluşan İsrail ve Körfez lobisi de eklenerek “Türkiye’nin İrancı olduğu” şeklindeki propaganda ile karşılık verdi. Bu lobiler mücadelesinin tam ortasında kalan Türkiye’ye, yaz aylarından beri Batı başkentleri başta olmak üzere Suriye’ye askeri müdahale baskıları da artmaya başladı. Özellikle Esad yönetiminin Ramazan ayında dahi saldırılarını sürdürmesi, AK Parti tabanını da etkilemeye başlayınca, Türkiye üzerindeki “Suriye’ye gir!” baskısı da hem içeriden hem de dışarıdan giderek artmaya başladı. Türk medyasında Suriye’de yaşananlarla ilgili bitmek bilmez bir kampanya başlarken, doğruluğu ispatlanamaz iddialar hükümeti müdahale konusunda iknaya dönük köşe yazıları artış gösterdi. ABD’nin Suriye’ye Libya benzeri bir askeri müdahalede yer almayacağını açıkça ortaya koyması ile askeri müdahale arzusuna kavuşamayan müdahaleci ekip bir anda açıkta kaldı. ABD’nin ve haliyle NATO’nun yer almayacağı bir durumda, askeri müdahalede tek seçenek ise mecburen Türkiye olarak ortaya çıktı. Zira ne bölge ülkelerinin ne de Arap Ligi’nin Suriye’ye askeri müdahaleyi kaldırabilecek kabiliyeti mevcut. Türkiye’yi doğrudan tek yanlı askeri müdahaleye ikna edemeyen müdahale lobisi ise şimdi Türkiye’ye Arap Ligi şemsiyesi ile müdahale, Batı desteği ile müdahale, insani yardım koridoru oluşturma, tampon bölge oluşturma, uluslararası koalisyonun liderliği gibi ara çözümler öneriyor. .

Askeri müdahaleye kim direniyor?

MİT’le ilgili tartışmanın, Türk dış politikasının kritik dönemlerinden birinde ortaya çıkması, bu krizdeki dış politika etkisinin yabana atılmayacak önemde olduğunu gösteriyor. Tartışmanın Türkiye’nin dış politika oluşum ve karar alma süreçlerinde dış istihbaratın etkisinin arttığı, istihbaratın artık ön alıcı ve analiz ağırlıklı bir siyaset yapım enstrümanı olarak dış politikada işlevlendirildiği bir döneme rastlaması dikkat çekicidir. Yine bu dönemde Suriye’ye müdahale lobisinin, dış politikadaki karar alma süreçlerini tartışmaya açması, Suriye’ye müdahale konusuna kimlerin direndiği, kimlerin bu süreçte temkinli davrandığı, daha da önemlisi kimlerin Türkiye’nin bu maceraya girişmesini engellemeye çalıştığı konusunda yazıların yerli ve yabancı medyada sıkça yer alması kayda değer bir gelişmedir. Bu analizlerle birlikte Ankara’da müdahaleye mesafeli yaklaşan isimlere yönelik bir karalama kampanyasının internet siteleri, köşe yazıları ve analizlerle giderek artması da ciddiye alınmalıdır. Bu gelişmeleri destekler şekilde, krizin bir ayağında, Hatay’da tamamen başka şekilde gerçekleşen bir olayın, “MİT’in Esad yanlısı olduğu” imajı verilmeye çalışılarak internet siteleri aracılığı ile yanlış bir şekilde medyaya sızdırılması, krizin dış politika ile ilişkisi konusunda ipucu veriyordu. Bu gelişmeler birlikte ele alındığında krizin nedenlerinden birinin de Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalede bulunmasına sıcak bakmayan siyasi irade üzerinde baskı kurmak olduğu görülür. Bu nedenle MİT krizindeki asıl hedeflerden birisi de bölgesinde mezhep savaşına direnen Türk dış politikasıdır.

 

Nuh YILMAZ

George Mason Üniversitesi

Kaynak: Star Gazetesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.