Tarık El-Haşimi’ye Yönelik İdam Kararının Düşündürdükleri

0
44

Hem Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El-Haşimi’ye yönelik gıyabında verilen idam kararı hem de Eylül ayının ilk 10 günü bitmeden yaşanan şiddet eylemleri nedeniyle 2012 yılının Eylül’ü Irak tarihine özel ve karanlık bir iz bırakacak gibi görünüyor. Tarık El-Haşimi’ye yönelik Şiilere karşı “ölüm mangaları” kurduğu ve terör eylemlerine yol açtığı iddiasıyla 19 Aralık 2011’de hakkında açılan soruşturma sonrası kurulan mahkeme, 8 Eylül 2012 Pazar günü kararını vererek, Haşimi hakkında gıyabında idam kararı verdi. Ancak Haşimi’nin temyize gitmesi için kapı açık bırakıldı. Hakkında mahkeme başlamadan önce tutuklama kararı çıkmasıyla Bölgesel Kürt Yönetimi’nde bir süre kaldıktan sonra Katar’a giden Haşimi, Nisan 2012’de Katar’da Türkiye’ye geçmiş,  Türkiye de kendisine oturma izni vererek, konut ve koruma tahsis etmiştir. 8 Mayıs 2012’de Haşimi için interpol tarafından “kırmızı bülten” çıkarılmış olsa da Türkiye, Haşimi’yi kendi istemediği sürece ülkesine teslim etmeyeceğini, Haşimi’nin dilediği kadar kalabileceğini açıklamıştır. Böylece Türkiye bu olaya ilişkin açık tavrını ortaya koymuştur. Nitekim Haşimi’nin gıyabi idam kararının ardında Haşimi’nin teslim edilmeyeceği ve bu kararın “siyasi bir karar” olduğu net olarak ifade edilmiştir. Bu anlamda Türkiye ve Irak arasında zaten gergin olan ilişkilerin daha da gerginleşmesi muhtemeldir. Ancak Türkiye-Irak ilişkilerinden önce idam kararının Irak iç siyaseti açısından değerlendirilmesi faydalı olacaktır.

Buradan hareketle Tarık El-Haşimi’ye yönelik alınan kararın altında yatan sebepleri ve sürecin ortaya konması gerektiği düşünülmektedir. Bunun için 7 Mart 2010’da Irak’ta yapılan genel seçimler öncesi ve sonrasındaki süreç oldukça önemlidir. Zira 2010 seçimleri öncesinde yapılan hazırlıklar döneminde hemen hemen bütün güçlü Sünni grupların yanı sıra, Irak Türkmen Cephesi ile birlikte bir takım Şii ve azınlık grupların da yer aldığı ve ulusal proje söylemiyle bir araya gelen Irakiye listesi, 2006’da kurulan hükümetin de başbakanı olan Nuri El-Maliki’nin en büyük rakibi olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim seçimlerden birinci parti olarak çıkan Irakiye, bütün Şii grupları bir araya getirmeye çalışan ancak başaramayan Maliki’nin oluşturduğu Kanun Devleti Koalisyonu’nu geride bırakmıştır. Ancak seçim sonrası hükümet kurma çalışmaları sırasında  (İran’ın da etkisiyle) Şii gruplar bir ittifak oluşturmayı başarmış ve hükümeti kurma görevi Maliki’ye verilmiştir. Hükümet siyasi pazarlıklar sonucu ancak 9 ay gibi bir sürede kurulmasına rağmen, hükümet içerisinde bir bütünlük sağlanamamıştır. Nuri El-Maliki, atanamayan İçişleri, Savunma ve Ulusal Güvenlik Bakanlıklarını da vekaleten elinde bulundurmuştur. Nuri El-Maliki’nin böyle bir gücü ele geçirmesiyle, iktidarını pekiştirmek amacıyla elinde bulundurduğu kurumları siyasal olarak rakiplerine karşı kullandığı görülmektedir. Maliki birçok vilayetin komutanlarını değiştirirken, Diyala ve Selahattin gibi Maliki’ye büyük oranda muhalefet eden bazı vilayetlerin valilerinin değiştirilmesi için Bakanlar Kurulu’ndan karar çıkartılmasını sağlamıştır. Bununla birlikte rakiplerine karşı siyasal baskı uygulayarak, özellikle Tarık El-Haşimi, Salih El-Mutlak, Usame El-Nuceyfi gibi önemli Sünni liderlere yönelik terör, vatana ihanet gibi son derece önemli suçlar itham etmiştir. Nitekim Maliki’nin baskısıyla Tarık El-Haşimi hakkında dava açılmıştır. Olayların gelişim sürecine bakıldığında siyasal olarak gücünü pekiştirme isteyen Maliki’nin iktidarın ve devletin bütün kurumlarını siyasal baskı aracı olarak kullandığını söylemek mümkündür. Bu açıdan Maliki’nin iktidarı tek elden kontrol etme çabasında olduğu ifade edilebilir. Önümüzdeki süreç içerisinde Nuri-El Maliki’nin muhalefeti zayıflatmaya yönelik girişimlerinin artması beklenebilir. Burada akıllara 2007 yılında hakkında Haşimi ile benzer suçlamalar ortaya atılan dönemin en önemli ve etkili Sünni liderlerinden olan Adnan El-Duleymi gelmektedir. 2007 yılında Adnan El-Duleymi ve oğlu hakkında da terör suçu işlediklerine yönelik soruşturma başlatılmıştır. Soruşturmanın başlaması üzerine Adnan El-Duleymi de Ürdün’e geçmiş ve süreci buradan takip etmiştir. Gizli tutulsa da siyasi pazarlıklar sonucu Adnan El-Duleymi ve oğlunun Irak’a bir daha girmemek üzere yurt dışına çıkması durumunda açılan soruşturma dosyasının kapatılabileceğini yönelik bir anlaşmaya varıldığı söylenmektedir. Zira Adnan El-Duleymi hakkındaki dosya da Adnan El-Duleymi’nin Irak dışında olmasıyla düşmüştür. Buradan hareketle Tarık El-Haşimi için de aynı sürecin yaşanması beklenebilir. Zaten mahkemede idam kararı verilmiş olsa bile, temyiz yolu açık bırakılarak siyasi pazarlıklara imkan tanındığı düşünülmektedir. Tarık El-Haşimi zaten mahkemeyi tanımadığını açıklamıştır. Bu yüzden kararı temyize de götürmeyebilir. Burada tek seçenek olarak siyasi pazarlık kalmaktadır. Öte yandan bir ihtimal olarak da Haşimi davasıyla ilgili özel bir uluslararası mahkemenin de kurulması gündeme gelebilir. Ancak egemenliğin ihlali gerekçesiyle Irak hükümetinin bu öneriye yaklaşması beklenir bir durum olarak karşımıza çıkmamaktadır. Bu nedenle Maliki’nin Tarık El-Haşimi’yi siyasal olarak elimine etmesinin yeterli olacağı, bu yüzden yurt dışında kalması durumunda dosyasının durdurulabileceği değerlendirilmektedir.

Diğer taraftan bu karar Irak üzerinde uluslararası bir baskının yaratılmasını gündeme getirebilir. Tarık El-Haşimi cephesinden yapılan açıklamalarda ABD ve BM gibi hem uluslararası anlamda hem de Irak üzerinde etkili olan aktörlerin harekete geçmesi talep edilmiştir. Zaten Irak hükümeti, Irak mahkemelerince verilen idam kararları nedeniyle uluslararası aktörler tarafında baskı altına alınmaktadır. Geçtiğimiz hafta içerisinde sadece bir günde 26 kişinin idam edilmesi, Irak’ın insan haklarını ihlal ettiğine yönelik yorumları üst seviyeye çıkartmıştır. Bu noktada Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı hakkında böyle bir kararın alınması, uluslararası aktörlerin konuya müdahalesini ve ara çözüm önerilerini beraberinde getirebilir.

Ancak burada en önemli mesele Irak’ta yaşanan yönetici kademesindeki bu kutuplaşmanın halk tabanına da sirayet etmesidir. Dikkat edilecek olursa, ABD askerlerinin çekildiği tarihten itibaren, 2012 yılının ikinci yarısının başlamasıyla birlikte en şiddetli saldırılar gerçekleşmeye başlamıştır. Özellikle 23 Temmuz’da yaşanan şiddetli günün ardından 9 Eylül ve 10 Eylül 2012 günlerinde Irak’ın 13 vilayetinde 30’dan fazla patlamanın yaşanması ve bunun sonucunda 100’den fazla kişinin hayatını kaybetmesi, 500’den fazla kişinin yaralanması, siyasi çekişmenin yarattığı güvenlik boşluğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca yönetim kademesindeki kutuplaşmanın halk tabanına ne derece olumsuz yansıdığının da bir göstergesidir. Burada Tarık El-Haşimi’nin Ankara’da yaptığı basın açıklamasında taraftarlarına şiddetten uzak durmaları çağrısı yapması da dikkate değerdir. Sonuç olarak Irak’taki siyasi kamplaşma en fazla halkı etkilemektedir. Irak hükümeti ve siyasetçiler, halka refah ve huzur sağlamak istiyorsa daha temkinli ve ılımlı davranmalı, devletin kurumlarını grupsal çıkarların ötesine taşıyarak Irak için kullanmalıdır. Aksi takdirde Irak, içerisinden çıkılmaz bir noktaya gelebilir. Bu da Ortadoğu’nun yanan ateşini körükleyecektir.

Bilgay DUMAN

ORSAM Ortadoğu Uzmanı

Kaynak: ORSAM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.