Türk-Amerikan İlişkileri Nereye Gidiyor?

0
137

28 Temmuz 2010 Çarşamba günü ABD Temsilciler Meclisi’nin Dış İlişkiler Komitesi belki yıllar sonra ilk kez Türkiye – ABD ilişkilerini masaya yatırmak üzere önemli bir toplantı yaptı. Haliyle gündemimizin yurtiçi politikalar, suni sorunlar, iç kavgalar, terör ve referandum konuları ile gayet meşgul olmasından dolayı Türk dış politikasını çok yakından ilgilendirecek bu konu gündemimizde hemen hemen hiç yer bulmadı.

Toplantının amacı 2003 yılından bu yana kadar gelişen süreçte Türk – Amerikan ilişkilerinin nereye geldiğini değerlendirmek ve ilişkilerin geleceği ile ilgili ABD Kongresi’nin projeksiyonlarda bulunmasını sağlamaktı. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Howard L. Berman’ın açılış konuşması ABD’nin bakış açısından Türkiye ile ilişkilerin ve sorunlu görünen noktaların özetlenmesi için yeterliydi. Berman toplantı konusunu özetlerken eleştirilerinin ekseriyetini AKP hükümetinin almış olduğu bazı kararlara bağladı.

Öncelikle AKP’nin iktidara geldiği ilk günlerde umutlu olduğunu, AKP’nin reformlarını yapma konusundaki istekliliğini, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolundaki ilerleyişinin ivme kazanmasını, Türkiye’nin İslam dünyasına önemli bir ılımlı İslam örneği olmasını ve daha az milliyetçi bir Türk dış politikası izlenecek olması ile ilgili umutlu olduğunu ve bu süreci ABD ve Avrupa açısından olumlu bulduğunu ifade etti. Berman daha sonra 2003 yılındaki Irak Savaşı sürecinde Türkiye’nin sınırlarını ABD’ye açmayarak bir gerilimin başladığını, daha sonra AKP’nin 2006 yılının Şubat ayında Hamas lideri Halid Meşal’i Türkiye’ye davet etmesi ile ilişkilerde gerilimin tırmandığını, ardından Başbakan Erdoğan’ın 2009 Şubat ayında Davos’ta İsrail’e karşı sergilediği tavrın ve Türkiye’nin İran ile yakınlaşmasının birçokları için büyük sıkıntı ve soru işareti yarattığını ifade etti.

Ardından AKP’nin Mavi Marmara hadisesine ve Hamas’la ilişkili bir organizasyon olan İHH’ye destek vermesinin kabullenemez olduğunu ifade etti. Son olarak Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nde 1929 sayılı İran’a ekonomik yaptırımlar kararına Türkiye’nin “Hayır” demesi ve inat eder gibi İran ile Türkiye’nin ekonomik ilişkilerini arttıracağını söylemesine tepki duyduğunu söyledi. Böyle bir BM yaptırımına Rusya’nın tavrının başka olduğunu, ama Türkiye gibi uzun süreli bir müttefikten beklenemeyeceğini dile getirdi. Berman ABD’de Türkiye ile ilgili şu soruların sorulduğunu iddia ediyor: AKP hükümeti bölgede daha büyük bir liderlik arzusu içinde mi? Eğer öyle ise bu ne demek? AKP’nin Türkiye vizyonu nedir? AKP demokrasiye bağlı mı? AKP, AB üyeliği sürecine bağlı mı? ABD için Türkiye’nin müttefikliği ne kadar önemli? Türkiye için ABD’nin dostluğu ve müttefikliği ne kadar önemli? Türkiye ABD ile olan müttefikliğini nasıl görüyor? Bütün bu soruları Berman komitede bizzat dile getirdi. Berman daha sonra madde madde Türkiye’ye eleştirilerini sıraladı:

1) “Türkiye İsrail’e saldırıp Hamas ile yakınlaşıyor.”

2) “Türkiye barış yanlısı Filistin hükümetini gözardı edip yok sayarak Hamas’ı muhatap alıyor.”

3) “ABD Hamas’ı terörist grup olarak görürken Başbakan Erdoğan direniş grubu olarak isimlendiriyor. ABD Türkiye için sıkıntı yaratan PKK terör örgütünü terörist olarak kabul edip Türkiye’ye Aralık 2007’den beri aktif ve hareket kabiliyeti olan istihbarat sağlıyor. Buna rağmen Türkiye ABD’nin terörist listesinde olan Hamas’ı muhatap kabul ediyor.”

4) “Türkiye artık Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı sırasında Ermenilere yaptığı soykırımı kabul etmelidir. Bu komite daha evvel birçok kez soykırım tasarasını onaylayarak ABD Başkanı’ndan da bu şekilde tavır almasını defalarca kez istemiştir. Bunları yaparken Türkiye’nin de artık bu soykırımı kabul etmesi gerekmektedir.”

5) “Türkiye Kıbrıs konusunda artık sürekli Türk vatandaşlarının Kuzey Kıbrıs sanki Türkiye’nin bir iliymiş gibi Türk vatandaşlarının illegal olarak Kuzey Kıbrıs’a yerleştirilmesini kesmelidir.”

6) “Türkiye’de basın özgürlüğüne önem verilmelidir. Türkiye’deki vergi sistemi kullanılarak bazı gazetelerin hükümeti eleştirmeleri ve kritik yapmalarının önü kesilmemelidir.”

7) “Biz Türkiye’de bütün dini azınlıklara tam özgürlük istiyoruz. Artık Türkiye’nin ekümenik meselesini kabul edip, Rum Ortodoks Patriği’ni ekümenik olarak kabul etmesi gerekmektedir ve Heybeliada Ruhban Okulu’nu tekrar faaliyete sokmalıdır.”

Erdoğan Otoriter rejim kurmak istiyor

Yukarıda bahsi geçen sözler, eleştiriler tamamıyla 28 Temmuz 2010 Çarşamba günü yapılan komite toplantısında kayda giren sözler olup, Komite Başkanı Berman’a aittir. Ardından söz alan milletvekili Ileana Ros – Lehtinen Berman’ın sözlerine bazı eklemelerde bulundu. 1946’dan 1990’a kadar devam eden Rusya tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte Türkiye – ABD ilişkilerinin hala üzerinde yoğunlaştığı bazı konuların olduğunu dile getiren Ros-Lehtinen Berman’ın sözlerini destekledi. Bununla birlikte Lehtinen, Berman’ın söylediği eleştirilere bazı eklemelerde bulundu. Lehtinen’e göre bir İslamcı parti olan AKP’nin Türk askerinin darbe yapacağı öngörüsü ile soru işareti yaratan bazı taktikler ve gayri hukuki yöntemlerle delil toplamak suretiyle orduyu yıprattığını ve ordunun üzerinde baskı yarattığını ifade etti. Ardından hükümetin kendisini desteklemeyen medya gruplarına büyük baskı uyguladığını ve son referandum önerisi ile Türk hukukunu ele geçirmek istediğini söyledi. Başbakan Erdoğan’ın Rusya Başbakanı Putin gibi bir yol izlediğini ve Türkiye’de otoriter bir rejim kurmayı hedeflediğini, bu şekilde AKP’nin iktidarda kalmasını sağlamayı öngördüğünü ifade etti. Komite Berman ve Lehtinen’in açılış konuşmalarında yukarıda aynen ifade ettikleri söylemlerinden sonra Washington’da Türkiye üzerine çalışan bazı uzmanları dinleyerek gündemine devam etti. Eski Türkiye Büyükelçisi ve şimdi Atlantic Konseyi direktörü Ross Wilson, AEI Analisti Micheal Rubin, GMF’in analisti Ian Lesser ve Washington Enstitüsü analisti Soner Çağaptay konuşmacı olarak komiteye sunum yaptılar.

Yahudi Lobisi desteğini çekti

Berman önemli bir Temsilciler Meclisi üyesi ve Dış İlişkiler Komitesi’nin Başkanı. Berman’ın Türkiye ile ilişkileri ele alışını etkileyecek iki önemli özelliği daha var. İlki; önemli bir İsrail savunucusu olması, diğeri ise California’nın 18’inci bölgesini temsilen Temsilciler Meclisi’nde bulunması. Bu ne anlama gelir? İsrail sempatizanı olup ve İsrail’e desteğini defalarca kez açıklayan bir milletvekilinin Türkiye ile İsrail’in bu gerilimi yaşadığı dönemde Türkiye’ye karşı objektif olmasını beklemek neredeyse imkansız olur. Türkiye’ye yapılan 2003 yılından beri haklı haksız birçok eleştirinin son dönemde hat safhaya ulaştığını görmek mümkün. “Türkiye NATO’dan çıkarılsın, Türkiye’ye silah satışı tekrar gözden geçirilsin” gibi birçok söylemin üzerine böyle geniş kapsamlı ve büyük bir toplantının yapılmasındaki motifin İsrail ile Türkiye arasındaki gerginlikten dolayı Türkiye’yi suçlu bulan Washington’daki Yahudi organizasyonların büyük etkisi olduğunu görmek mümkün. Türkiye’yi yıllardır Ermeni tasarısı konusunda sonuna kadar desteklemiş olan ve Türkiye’nin Washington’daki en büyük savunucusu olmuş bu Yahudi organizasyonları artık Türkiye’nin karşısında. Dolayısıyla Berman’ın da bu noktada söylemlerinin ve motifinin ne olduğunu görmek mümkün. Berman’ın diğer bir özelliği ise California 18. bölge milletvekili olması. Yani ABD’deki Ermenilerin en çok oy sahibi olduğu ve büyük bir ekonomik potansiyele sahip olduğu en önemli seçim bölgelerinden bir tanesi. Ermeni nüfusunun çokluğunun yanında bölgedeki Yunan nüfusunun da fazlalığı hem Ermeni ve Yunan oylarının organize bir şekilde bu bölgedeki seçim neticelerine etki edebilecek konumda olması, bir de üstüne Ermeni ve Yunan iş adamlarının bir yerde seçim kampanyalarında önemli finansörler olmaları, Berman’ın Temsilciler Meclisi’ndeki geçmişi ve geleceği açısından da büyük önem taşıyor.

Her zaman önerim şu olmuştur; ABD dış politikalarını yorumlayabilmek için önce iç politikasını bilmek gerekir. California eyaletinde bilhassa bu tarz seçim bölgelerinde siyaset yapan kimselerin Ermeni ve Yunan lobileri ile iyi ilişkiler içinde olması zaruridir. Berman’ın Rum Ortodoks Patriği’nin ekümenik olarak adlandırılmasını istemesi ve Ruhban Okulu’nun açılmasını istemesi kendi bölgesindeki Yunan oylarına bir jesttir. Yazıktır ki, ABD gibi dünya lideri olan bir ülkenin yasama organının en yetkili dış politika yapıcısı, iç politikaya ve kendi iç politika menfaatlerine hapsolup taraflı bir bakış açısı izlemektedir.

Dış politakanın millileşmesinden rahatsızlar

Gelelim yapılan eleştirilere ve detaylarına. Türkiye’nin daha az milliyetçi ve İslam dünyasına örnek bir “Ilımlı İslam” olması fikri Berman’a hoş gelmiş olabilir. Ancak Türkiye bölgesine her zaman örnek, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan; ama dini ve devlet ilişkilerini tarihsel olarak birbirine karıştırmamayı hedefleyen laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Yani Berman’ın istediği ve bir dönem Türkiye’nin bu kalıba sokturulmaya çalışıldığı ve şimdiden bu kalıpla ABD’li yetkililerin şikayet ettiği gibi bir “Ilımlı İslam” ülkesi değildir. Zaten Türkiye’nin “Ilımlı İslam” ya da başka bir tarzı benimseyip benimsemeyeceği Türkiye vatandaşlarının derdi ve meselesidir. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin nasıl bir felsefesi olacağı ne ABD’yi ne de Berman’ı ilgilendirir.

Gelelim diğer eleştiriye. Türkiye’nin daha az milliyetçi bir dış politika izlemesi konusu da enteresan bir söylemdir. Kıbrıs meselesi, Kuzey Irak meselesi, Ege sorunu, Türk – Yunan ilişkileri, Ermeni sorunu ve Türk – Ermeni ilişkileri, Türkiye – İran ve Türkiye – Suriye ilişkileri Türkiye’nin önemli dış politika meseleleridir. Türkiye ABD gibi kuzeyinde Kanada güneyinde Meksika gibi sessiz sedasız ve tehditsiz bir bölgede yaşamamaktadır. Birçok farklı tehdidin ve birçok ülkenin Türkiye ya da Türkiye’nin etrafındaki dış politika emellerinin karşısında Türkiye’nin ve Türk milletinin milliyetçi duruş sergilemesi kadar doğal bir şey olamaz. Eğer Berman’ın istediği Türkiye’nin kayıtsız şartsız Kıbrıs’ı bırakması, Ege’deki haklarından feragat etmesi, Kuzey Irak’taki Türkmenlere yapılanlara kayıtsız kalması, soykırım yalanına tamam demesi ve sessiz sedasız kendisine tebliğ edilenleri onaylaması ise, bu ancak Berman’ın hayallerinde kalabilir. Ne Berman ne ABD Dış İlişkiler Komitesi istiyor diye Türkiye birçok konudaki milli duruşundan vazgeçemez.

AKP sekiz yıl önce yoktu. Bir müddet sonra iktidar yine değişebilir, ancak Türk milli menfaatleri baki kalır ve her Türk bu menfaatlerin koruyucusu ve savunucusu olur. Diğer eleştiri Türkiye’nin soykırım meselesini kabul etmesi konusudur. Gönül ister ki, ABD gibi dünya lideri olan bir ülkenin Temsilciler Meclisi Başkanının, Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanının ve Temsilciler Meclisinin diğer üyelerinin bu konuya daha sorumlu ve objektif yaklaşması gerekir. Los Angeles Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Berman sanki tarih profesörüymüşçesine Türkiye’nin soykırım yaptığını iddia ediyor. Adama sorarlar; “Sen hangi sıfatla, hangi bilgi ile, hangi altyapı ile ve hangi uzmanlıkla araştırmadan böyle tarihi bir konuda hüküm sahibi olabilirsin?” Tabii ki mesele seçim kampanyasındaki finansörler ve toplu gelecek olan Ermeni oyları olduğunda işin rengi ve siyasetin duruşu değişiveriyor. Gönül ister ki; demokratlar iktidarında demokratik bir felsefe ile demokrat bir ülke olan ABD yöneticileri bu konunun siyasi değil tarihi bir konu olduğunu kabullensin. “Bu siyasetçilerin değil, tarihçilerin işidir” desin. Büyük bir tarih komisyonu kurulmasına ön ayak olsun ve taraf olan ülkeler komisyonda arşivlerini açıp bu konuyu enine boyuna tartışsın. Burada çıkacak her netice Türkiye’nin kabulüdür, ama mesele California eyaleti 18. bölgedeki Ermeni seçim finansörleri ve Ermeni oyları olunca tabii ki demokratlık sadece sözde kalıyor.

Diğer bir eleştiri ise Türkiye’deki dini azınlıklara sonsuz özgürlük meselesi. Türkiye’de herkes dinini anayasal olarak istediği gibi yaşar, ibadetini yapar, çocuklarını dini okullara yollar ve bunlar anayasal güvence altında korunmaktadır. Yani 11 Eylül sonrası ABD’de bazı yerlerde olduğu gibi camilerin girişine kamera konmaz. Bazı camilerin ve dini grupların finansı takip altına alınmaz. Sırf Müslüman olduğu için 11 Eylül sonrasında olduğu gibi 1400’e yakın Müslüman, ki ekseriyeti Pakistanlı göz altına alınmaz. Yurtiçi ve yurtdışı uçuşlarda eğer Ortadoğu ya da Müslüman kökenli iseniz özel bomba aletleri tarafından iç çamaşırınıza kadar soyunup aranılmazsınız. Yani; keşke Berman kendi seçim bölgesindeki Rum oylarını seçim kampanyasında aktif hale getirmek için söylediği sözleri sarfetmeden önce son dönemlerde ABD’de uygulanan bazı konuları dikkate alabilseydi.

Referandumda halk kararını verecek

Hükümetin referandum ile hukuk sistemini baskı altına alması konusuna gelince, bir yasa teklifi vardır. Bu anayasa değişikliği 12 Eylül günü Türk halkının oyuna sunulacaktır. Bu teklif Türkiye’nin sahibi olan ve Türkiye’nin geleceğine karar verecek olan tek merciye yani halka sunulacaktır. Netice “hayır” çıkarsa; bu Türk halkının isteğidir. Yok Türk halkı kendi geleceği için “evet” demeyi uygun görürse bu da halkın takdiridir. Halkın çoğunluğunun fikrine dayanan demokratik bir referandumdur. Soru Türk halkına sorulur, kararı ve cevabı Türk halkı verir. Buradan çıkacak neticeyi de herkes kabul eder. Eğer Dış İlişkiler Komitesi’nin istediği demokrasi Temsilciler Meclisi’nin hoşuna gidecek kararlar çıktığı müddetçe uygulanacak demokrasi ise bu başka, ama bizde uygulanan demokrasi Temsilciler Meclisi’nin isteğine göre değil, halkın çoğunluğunun isteğine göre şekillenir. Halk bu kararı alırken kendi ülkesini ve kendi menfaatlerini düşünerek müspet veya menfi bir karar verir, Temsilciler Meclisi’ni düşünerek değil. Keşke hukuk konusunda bu kadar hassas olan Temsilciler Meclisi yıllardır en büyük hukuksuzluğun yaşandığı Guantanamo Kampı’nı yeni değil, yıllar önce kapatsaydı. Keşke hukuka düşkün olan bazı kimseler 2001-2003 saldırılarından sonra çıkan US Patriot Act yasasının akabinde özel hayata ve bireysel haklara yönelik bazı kısıtlamaları hiç çıkarmasaydı. Keşke 2003 Irak Savaşı’ndan sonra Irak’taki Abu Garip hapishanesinde yaşanan insanlık dışı olaylar hiç yaşanmasaydı ve keşke 2000 yılı seçimlerinde Al Gore ABD vatandaşlarının daha fazlasının oyunu almasına rağmen “electoral system” yani seçiciler kurulu sisteminin -demokratikliğine çok anlam veremediğim- azizliğine uğrayıp başkanlığı Bush’a kaptırmasaydı.

Bu tarz şeyler ABD’de olduğunda adına sistem, istikrar, ulusal güvenlik ve milli menfaat deniyor. Bizde halkın oyuna bir taslak sunulduğunda ise adına faşizm, diktatörlük ve hukuksuzluk deniyor. Bir de bunu söyleyenler Hamilton’un, Jefferson’ın, Franklin’in, Adams’ın ve Washington’un büyük demokratik öngörüleri ile kurulmuş ABD Temsilciler Meclisi’nin Dış İlişkiler Komitesi’nde oluyor. Hep ulu önder Mustafa Kemal’le Türkiye eleştirilirken atıfta bulunuluyor. Ben de bir empati yapayım bari. Rahmetli Jefferson yaşasaydı da bu günleri görseydi. “Ne oldu benim felsefeye” der, kemikleri sızlardı herhalde.

Diğer eleştiri Türkiye’nin 2003 yılında Irak krizinde ABD’ye kapılarını açmama konusu. Eğer bu konuya girersek Berman çok mahcup olur. Okumadığı, eğer okuduysa da okuduğunu anlamadığı çok ortaya çıkar. Böyle diyene derler ki, 1990 Körfez Savaşı’nda Türkiye’ye bütün ekonomik kayıplarını telafi sözü veren kimdi? İlk sene Suudi Arabistan’dan ve Kuveyt’ten 2.2 milyon dolar yardım alındı, sonraki sene 900 milyon dolar, sonraki yıl ise hiçbir şey. Ne oldu o büyük Amerikan sözüne? Ne oldu müttefiklerimizin Berman’ın deyimi ile her daim arkamızda duruşuna? Türkiye sözünün arkasında durdu ve Kuzey Irak’taki Kürtleri Saddam’dan korumak için kurulan çekiç güç hareketine sonuna kadar destek verdi. Karşılığında Türkiye yaşadığı en büyük terör eylemlerini bu dönemde yaşadı. Bir sürü masum insanımız öldü. Ne oldu büyük ittifaka? 2003 yılında Türkiye 1 Mart Tezkeresini belki reddetti, ama ardından geçen 2 tezkere ile birlikte Türkiye ABD’nin Irak’a hatta Kuzey Irak’taki Kürtlere destek olması için bir yol açtı. Gerek havadan gerek karadan ABD şu an bile buraya yapabileceği bütün yardımların geçişinin sağlanabilmesini Türkiye’ye borçludur. Karşılığında Türkiye ne aldı? Askerinin başına çuval geçirildi. Türkmenlerin katledilmesini tüm dünya ile birlikte ABD Temsilciler Meclisi de izledi. Terör yeniden arttı ve ekonomik kayıplar çığırını aştı. Buna rağmen Türkiye’nin bu tavrı Temsilciler Meclisi’nde eleştirildi. Türkçe’de bir laf vardır; “Baban olsa sana bu kadarını yapmaz” diye. Herhalde birilerinin Irak sürecini 90’dan günümüze Berman’a anlatması lazım. Biraz önce savunduğum konular Türkiye’nin meseleleridir. AKP bugün vardır, yarın yoktur. Ancak yukarıdaki meseleler bir hükümetin değil, ülkenin duruşudur. Bununla birlikte yapılan bazı eleştirileri de gözardı etmemek ve değerlendirmek gerekir. Türkiye AB sürecinde kandırılmış, Kıbrıs konusunda uluslararası anlaşmalara rağmen Rum Kesimi tam üye yapılmıştır. Türkiye üstüne düşen her şeyi yapsa bile “halka sorulacak” denmiş. Kıbrıs sürecinde Türk tarafı yapıcı olmuş, oylamaya “evet” demiş; Rum kesimi “hayır” demiş. Fatura Rum Kesimi’ne ya da Yunanistan’a değil, KKTC’ye ve Türkiye’ye çıkmış. Hem uzlaşmacı olunmuş hem cezalandırılmış.

Dış Politika stretejimiz doğru yolda

Türkiye’nin terörle mücadelesi yıllarca görmezden gelinmiş. PKK’nın bazı kampları Avrupa’da konuşlanmış ve dini hoşgörüden bahseden Avrupa bir Hristiyan Kulübü gibi davranıp Türkiye’nin dini yapısının Avrupa için bir engel olacağını artık dillendirmiş. Peki böyle bir uluslararası arenada Türkiye ne yapmalı? Avrupa’nın kapısında dikilip belki bir gün olur diye ilelebet beklemeli mi, yoksa kendisi için yeni arayışlar içine mi girmeli? Kanaatimce Türkiye’nin dış politikada izlediği aktif gidişat Türkiye için mühimdir, önemlidir ve Türkiye’nin gelecekteki önemli istikameti olmalıdır; ancak adına ne derseniz deyin Türkiye’nin bu yeni dış politika vizyonu hayata geçerken çok dikkatli ve stratejik olarak hareket etmek gerekir. ABD demokrasi savunuculuğu yapılan, demokrasi ile hiç alakası olmayan Suudi Arabistan’la, Kuveyt’le, Katar’la büyük ilişkiler içindedir. Petrol alımında ve ticarette çok üst düzeyde ilişkiler kurulmuştur. Ekonomik menfaatleri ve çıkarları doğrultusunda hareket ederken eleştirdiği konularla ters düşmemek için bu ülkelerle mesafeyi de korumaktadır. Türkiye de gerek İran gerek Suriye gerekse Sudan gibi Türk ekonomisi için önemli olduğuna inanılan ülkelerle; ülkenin ve milletin ekonomik menfaatleri doğrultusunda ilişkilerini kurmalı ve devam ettirmeli; ancak diplomatik anlamda bazı konularda da tavrını ortaya koyabilmelidir. İran’ın nükleerleşmesi ve İran’daki insan hakları ihlalleri Türkiye için kabul edilemez. Gaz alışverişiniz ve ticari ilişkilerinize devam ederken bu konulardaki tavrınızı açıklıkla ortaya koymak zorundasınız; ama eğer Türkiye-Ermenistan meselesinde ABD’li siyasetçilerin uzmanı olmadan bir konuya soykırım demesine ne kadar bozuluyorsa Sudan’da BM’nin soykırım diye araştırmalarda bulunduğu bir konuya soykırım değil derseniz, Sudan Devlet Başkanı El Beşir’i ülkenizde konuk edip, Sudan’a resmi ziyarette bulunursanız, kendinizi eleştirdiğiniz kişiler ve kurumlarla aynı kefeye koyarsınız. İsrail’in Filistin ablukasını eleştirirken Mısır’ı yok sayarsanız taraflı durumuna düşersiniz. Devamlı suretle Hamas’ın halk oyu ile seçildiğini bu yüzden uluslararası arenada muhatap alınması gerektiğini savunurken, halkın daha fazla oyu ile seçilmiş Mahmut Abbas’ı ve El Fetih yönetimini Gazze’deki Hamas yönetimine tercih ederseniz ülke içinde taraf olmuş olursunuz ve ABD’nin Türk iç politikasına karıştığında duymuş olduğunuz kızgınlığı ve hissettiğiniz adaletsizliği bu sefer başka bir ülke için siz yapmış olursunuz. Kendi ülkenizin terör listesinde bulunan bir terör örgütü ile mücadele için dış destek beklerken başka bir ülkenin terör listesinde bulunan bir örgütü kişisel düşünceleriniz ne olursa olsun legal kabul ederseniz kendi meseleniz gündeme geldiğinde dış destekten yoksun kalırsınız.

Ben darbelere, ihtilallere, bunu yapmaya kalkışanlara sonuna kadar karşı bir adamım. Bununla ilgili her konunun üzerine gidilmesinin de taraftarıyım. Türkiye’de hiç bir meslek grubu ve zümre hukuktan, demokrasiden ve halkın çoğunluğunun arzusundan daha üstün değildir; ancak bu sürecin üzerine giderken eğer uygulanan yöntemler, hukukun yavaşlığı, her sorgulamanın dışarıya servis edilmesi, kesinleşmemiş bir hukuki sürecin sonu kesinleşmemişçesine bazı kimselerin ithamlarda bulunması gibi halk tarafından endişe ile karşılanan süreçlerin önüne geçilmezse hukuka olan güven sarsılır. Bu hukuki süreç sulanır ve gerçekten bu kez anti-demokratik darbeler yüzünden gerçek suçlular bile cezasız kalabilir. Türkiye içeride ve dışarıda sancılar çekiyor. Bu sancılar Türk dış politikasındaki, iç politikasındaki ve sosyal politikalarındaki değişimin, farklılaşmanın ve kendisini yeniden tarif etmenin sancılarıdır. Ekonominiz büyür, dış politikanız aktifleşirken sizin bu ilerleyiş sürecinizi global aktörler beğenmeyebilir ve desteklemeyebilir. Bu doğal bir süreçtir.

Ama yeter ki iç politikadaki değişimin temelleri hiçbir zaman demokrasiden hukukun üstünlüğünden, insan haklarından, sosyal adaletten, laiklikten ve fırsat eşitliğinden taviz vermesin.

 

Yrd.Doç.Dr.Burak Küntay

Bahçeşehir Üniversitesi

Hükümet ve Liderlik Okulu (HLO) Başkanı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.