Türk Dış Politikası ve Odaklanma Sınavı

0
87

 

Türkiye doğduğu andan beri, hep, yüksek gerilimli hatlarla örülü bir coğrafyada buluna gelmiştir. Bir yandan Kurtuluş Savaşı’nı onlara karşı vermiş olsa da Avrupa coğrafyası ile güçlü bağlar kurma yoluna gitmiş ve bunu da büyük oranda başarmış; diğer yandan da komşuları ile yürüttüğü ilişkileri her daim geliştirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı da dış politikasında Türkiye, her daim bir “odaklanma sorunu” yaşamıştır. Bu da temelde, bölgedeki tüm oyuncuları tatmin edecek dengeyi bulmakta karşılaştığı zorluktan ileri gelmiş ve gelmektedir. Bunun temel nedeni ise tabii ki de söz konusu bölgesel oyuncuların kendi yüksek ulusal çıkarları neticesinde belirledikleri tatmin edici sonuçların, yeri geldiğinde ve maalesef mutlaka birbirini tehdit eder hale gelecek olmasında yatmaktadır. Bundan dolayı denilebilir ki, dış politikasında Türkiye, ulusal çıkarı doğrudan yansıtan gerçek önceliklere, sahip olunanlardan yola çıkarak belirlenen daha ölçülü yaklaşımlara ve daha güçlü prensip ve normlara ihtiyaç duymaktadır. Bu özellikle, AB ile gerçekleştirilen müzakere sürecinde ve enerji konusunda oldukça önemlidir.

Bu çerçevede Türkiye, uluslararası arenada bölgesini temsil eden gerçek bir lider olma yolunda atacağı adamları tekrar gözden geçirmeli ve önceliklerini kendine biçeceği yeni misyon çerçevesinde yeniden belirlemelidir. Lakin Türkiye’nin bunun aksine çabalarını, ulusal çıkarları ve ileri demokrasi olma ideali açısından daha önemli olan Kıbrıs sorunu ve AB müzakere süreci var iken; özellikle Bosna-Hersek’in NATO’ya üyeliğine yoğunlaştırması ulusal çıkarı, misyonu ve vizyonu ile çelişmektedir. Elbette Türkiye misyonu gereği küresel ölçekte müzakereci ve barış inşa edici (peace-building) bir görev üstlenecektir. Lakin üstlenilen görevin bile istenen sonucu vermesi için sağlam temellere oturtulup önceliklerin ulusal çıkarla göre belirlenmesi gerekmektedir. Çünkü karışanı ve karıştıranı çok olan bölge olarak nam salmış Anadolu, kaynayan kazan komşu Ortadoğu ve diğer çevre havzalarda sergilenen politikalar bunu emretmektedir.

Türkiye kendine biçtiği barış inşa edici ve kolaylaştırıcı görevi gereği tüm sorun yaşayan çevre aktörleri çözüm masasına, tabiri caizse, itmektedir. Halbuki Türkiye, bölgesel uzlaşı çabalarında, bölgesel aktörlerin aralarında yaşanan sorunlara çözüm bulmak için aktörleri masaya itelemek yerine yine oturtmaya çalışmalı fakat bunda da daha düşük bir profil göstermelidir. Ayrıca her ne kadar Avrupa ekonomik anlamda hala komada da olsa Türkiye, her daim, Batı’daki müttefik ve yakın arkadaşları ile fikir alışverişinde bulunmalıdır. Çünkü artık küreselleşen dünyada hiçbir bölge kendi kabuğunda izole bir halde yaşayamamaktadır. Lakin bunu yaparken de gizlilik ilkesine sıkı sıkıya bağlı kalınmalıdır. Çünkü aksi takdirde yakın dönemde yaşandığı gibi Türkiye’nin, birileri tarafından, birisinin kuryeliğini yaptığı iddiası ile suçlanması içten bile değildir.

Aslında Türkiye’nin yer aldığı coğrafyanın zorluğu nedeniyle karşılaştığı çelişkiler de bir o kadar çoktur. Örneğin, 2009 Ekim’inde Ermenistan ile tarihi bir metin imzalanmış olmasına rağmen Dağlık-Karabağ üzerine Ermenistan-Azerbaycan anlaşmazlığı ve Ermenistan’ın 1915 yılında yaşanan olaylar üzerine ileri sürdüğü ama Türkiye’nin hiçbir şekilde kabul etmediği iddialar hala devam etmektedir. Bu ise pro-aktif dış politika sergilemek pahasına hızlı davranmanın, küresel arenada ne gibi ağır sonuçlar ortaya koyduğunu en bariz bir şekilde göstermektedir. Çünkü Dağlık-Karabağ sorununa rağmen Ermenistan ile yürütülen normalleşme görünümlü yakınlaşma, tam aksine Türkiye’yi Azerbaycan’a değil; Azerbaycan yönetimini Moskova’ya yakınlaştırmakta ve bu, Nabucco Projesi’ni tehlikeye atmaktadır. Ayrıca Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığını gidermek amacıyla yola çıkan Türkiye’nin Rusya ile Güney Akım, Azerbaycan ile Şah Deniz II doğalgaz boru hatları antlaşmaları imzalaması hem Avrupa’nın enerji güvenliğini hem de Nabucco Projesi’nin geleceğini tehlikeye atmaktadır. Tüm bunlar ise Türkiye’nin ve Avrupa’nın enerji güvenliğini doğrudan tehdit etmektedir. Hâlbuki devletler, egemen iradeleri rasyonel bir şekilde kullanmakla yükümlüdür.

Tüm bunların yanı sıra Türkiye, aynı zamanda, iç ve dış politikadaki temel prensiplerini kendisine yüklediği misyon ve öngördüğü vizyon ile uyumlu hale getirmelidir. İçeride “ileri demokrasi” mottosu ile hareket eden hükümet dışarıda, Doğulu ve Batılı birçok gözlemci tarafından şaibeli bir seçim sonucunda seçilen bir lider olan Ahmedinejad’ı(1) , tüm iddialar ve muhaliflerin şiddetle bastırıldığı görüntüleri bir kenara koyarak, tebrik eden ülkelerden biri olmalı ama ilk tebrik eden ülke olmamalıdır.

Dış politikadaki diğer bir çelişkili durum da, Türkiye’nin, İsrail’e yönelik geliştirdiği “haklı ama aşırı bulunan” tavrıdır. İsrail’in, Gazze Şeridi’ni adeta üstü açık bir hapishaneye döndürmesi ve Filistin halkını insani yardımlara dahi ulaşamaz hale getirmesi tabii ki de haklı olarak Türk liderlerinin seslerini yükseltmesine neden olmaktadır. Lakin İsrailli liderleri hedef alan ve şiddet içerdiği düşünülen sözler Türkiye’nin, kendine görev bildiği İsrail ile Filistin ve Suriye arasında aracı olma misyonunu derinden etkilemiştir. Bu ise bölgede tüm Araplar ile İsrail arasında vuku bulacak daha büyük bir olası uzlaşının temelinin dinamitlenmesine sebebiyet vermiştir. Kısacası, Türkiye’nin çelişkili ya da pro-aktif bir tutum takınmak istemesi sebebiyle hızlı bir şekilde geliştirdiği tutum ve davranışlar, onun inandırıcılını ve bölgede başta İsrail ve Suriye olmak üzere sorunlu taraflar üzerindeki nüfuzunu derinden yaralamıştır. Bu ise Türkiye’nin oluşturmaya çalıştığı barış havzası idealini her geçen gün daha da çok kan denizine dönüştürmekte, Türkiye’nin manevra alanını daha da daraltmaktadır.

Benzer bir şekilde, İsrail’in Gazze’deki insani drama sebep olması sebebiyle, her yıl Türkiye ile İsrail arasında düzenlenen ortak askeri tatbikatı iptal eden Türkiye; insan hakları karnesi yine hiç de iyi olmayan Suriye ile ortak askeri tatbikat düzenlemeye kalkmıştır. Ayrıca birçokları tarafından insanlığa karşı suç işlemekle suçlanan ve “Uluslararası Ceza Mahkemesi” tarafından tutuklanması emri çıkarılan Ömer El Beşir de Türkiye tarafından savunulmuştur. Bundan dolay denilebilir ki, insan hakları ve demokrasi konusunda içeride yumuşak olduğunu iddia eden Türkiye; içeride olduğu kadar dışarıda da bu konularda yumuşak olduğunu, takındığı küresel diplomatik tavır ile göstermelidir. Aksi takdirde, İnkâr Yasası’nın Fransız Meclisi’nden geçmesinin üzerinden henüz bir hafta bile geçmeden Rusya ile Türkiye arasında imzalanan Güney Akım Projesi ortaklarından birisinin de bir Fransız enerji şirketi olduğu Türk kamuoyuna hiçbir şekilde anlatılamayacaktır.

Kısacası, Türkiye ile İsrail, tıpkı Türkiye ile Amerika gibi stratejik iki müttefiktir. Bundan dolayı Filistin sorununda adaleti sağlamak isteyen Türkiye, İsrail ile arasındaki dalgalı ilişkiyi en azından pozitif durağanda sabitlemek zorundadır. Ayrıca Türkiye, enerji alanında da, bütüncül ve gelecek odaklı bir strateji geliştirmelidir. Bu, Türkiye’nin, Rusya ve İran’a olan enerji bağımlılığının azaltılması açısından da yerinde bir adım olacaktır. Türkiye ancak bu sayede Batılı müttefiklerini yanına çekebilecek ve güvenilir bir enerji hub’ı olduğunu onlara kanıtlayabilecektir. Kaldı ki, küresel anlamda kalıcı bir ün için bu oldukça önemlidir. Çünkü Doğu’daki derinleşme Batı’ya rağmen olmamalı; tam tersine Türkiye, Doğu ile Batı’yı bir “potada eriten kepçe” haline gelmelidir.

Deniz Tören

(1) Ahmedinejad kendisini, “emperyalizmin yaratmaya çalıştığı çatışma kültürünü yok etmeye çalışan lider” olarak tanımlamaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.