Türkiye-İsrail İlişkilerinin Geleceği

0
499

Türkiye ile İsrail’in 1948’den 2008’e kadar süre gelen klasik ilişkileri 2008 yılında ki Dökme kurşun operasyonu ile çıkmaza girmiştir. Bu operasyon ile gerek o dönem de Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar gerekse İsrail’in bölgede ki değişimi doğru okuyamaması ve bölgesine düşman algısıyla yaklaşması buna bağlı olarak kavramları ve de denklemleri bu yaklaşım içinde kurgulaması ilişkilerin bu noktaya gelmesine neden olmuştur. Olayları daha doğru analiz edebilmek için iki ülke ilişkilerinin tarihsel kökenine bakmak gerekir.

TÜRKİYE- İSRAİL İLİŞKİLERİNİN KRONOLOJİSİ

28 Mart 1949: Türkiye İsrail’i resmen tanıdı.

2-9 Mart 1950: Türkiye ile İsrail arasında ilk siyasal temsilciler (maslahatgüzarlar) göreve başladı.

4 Temmuz 1950: İmzalanan “Ticaret ve Ödeme Anlaşması” ile Türkiye ile İsrail arasında ilk somut siyasî adım atıldı.

23 Kasım 1956: Türkiye, Süveyş Krizi sebebiyle Mısır’a jest yapmak üzere Tel-Aviv Büyükelçisi Şevkati İstinyeli’yi geri çağırdı.

1957: Türkiye’nin çekinceleri doğrultusunda işbirliğinin gizli yürütüleceği garantisini veren İsrail, Başbakan Adnan Menderes’e özel bir ajan gönderdi. İstihbarat işbirliğinin ele alındığı bu görüşmeden 7 ay sonra iki ülke gizli servis görevlileri işbirliğinin kapsamını belirleyen bir toplantı gerçekleştirdiler.

28 Ağustos 1958: Başbakan Ben-Gurion’un, beraberinde Dışişleri Bakanı Golda Meir, Dışişleri Müsteşarı Şimon Perez ve Genelkurmay Başkanı Zvi Zur ile birlikte Menderes’le görüşmek üzere Ankara’ya geldi. İslâm ülkelerine bu ziyaretin resmî gerekçesi olarak, EL-AL uçağının motorundaki bir arıza nedeniyle Ankara’ya zorunlu iniş yapması gösterildi.

29 Ağustos 1958: İsrail başkanı Ben-Gurion ile Türkiye Başbakanı Adnan Menderes arasında Ortadoğu’da “radikalliğe” ve “Sovyet nüfuzuna” karşı işbirliği üzerine gizli bir anlaşma imzalandı.

18 Mart 1960: Türkiye ile İsrail arasında ticaret anlaşması imzalandı.

22 Eylül 1969: Mescid-i Aksa’nın yakılması üzerine 25 İslâm ülkesi devlet ve hükümet başkanları Rabat’ta toplanarak bir İslâm Konferansı Örgütü kurulması çalışmalarını başlattı. Bu toplantıya katılan dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil bir taraftan sonuç bildirisine, “Türkiye Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde Filistin sorununu destekliyor” ibaresini koydurarak Filistinliler’i desteklediği görüntüsünü vermek istedi, diğer taraftan da Filistin sorununun “ulusal haklar” bağlamında değil “insan hakları” çerçevesinde ele alınması gerektiğini söyleyerek Amerika tezlerini savundu.

10 Kasım 1975: Türkiye, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda görüşülen “Siyonizm’in bir tür ırkçılık olduğu” yönündeki karar tasarısına diğer İslâm ülkeleriyle beraber olumlu oy verdi.

28 Ağustos 1980: Kamuoyu ve siyasî partilerden gelen tepkiler üzerine Kudüs Konsolosluğu’nun kapatılması kararı alındı.

26 Kasım 1980: Türkiye-İsrail siyasî ilişkileri, diplomatik ilişiklerdeki en alt düzey olan ikinci katiplik düzeyine indirildi.

2 Aralık 1980: Bülent Ulusu Hükümeti aldığı bir kararla İsrail’le olan diplomatik ilişkileri sekreterlik seviyesine indirgedi ve bunu, İsrail’in de takip etmesi çağrısında bulundu.

1992: Oslo süreci başladı, Türkiye Filistin’le eş zamanlı olarak İsrail’le diplomatik ilişki seviyesini yeniden büyükelçilik düzeyine yükseltti.

14 Kasım 1993: Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, İsrail’i ziyaret eden ilk Türk Dışişleri Bakanı sıfatıyla Perez’le bir dizi anlaşma imzaladı.

14 Ağustos 1995: Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na ait 54 adet F-4 uçağın, İsrail IAI kuruluşu tarafından modernize edilmesi için Millî Savunma Bakanlığı ile İsrail IAI kuruluşu arasında 600 milyon US Dolar baz fiyatla sözleşme imzaladı.

23 Şubat 1996: Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşması imzalandı.

28 Haziran 1996: Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi koalisyonu ile Refah-Yol hükümeti kuruldu. İsrail Cumhurbaşkanı Weizman, Erbakan’ın Başbakan olması üzerine yaptığı değerlendirmede: “Türkiye davetini kabul etmenin bir sebebi de bu konuları soruşturmak. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’i çok iyi tanıyorum ve onun, elindeki bütün gücü kullanarak, böyle bir gelişmeyi önleyeceğine inanıyorum. Ordunun da kenarda bekleyeceğini sanmıyorum” dedi.

8 Nisan 1997: İsrail Dışişleri Bakanı David Levy, Ankara’ya geldi. İki ülkenin ortak tehdit değerlendirmeleri yaptığı Türk- İsrail stratejik diyalogunun ekonomik temelleri atıldı.

13 Ağustos 1997: Türkiye’nin İsrail’le gümrüklerinin sıfırladığı belirtildi.

25 Temmuz 1998: Stratejik diyalog toplantısının dördüncüsü Tel-Aviv’de Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir ve İsrail Savunma Bakanlığı Müsteşarı David Levy’nin başkanlığında gerçekleşti. Dışişleri Bakanı İsmail Cem, İsrail’e gitti.

18 Şubat 1999: Tel-Aviv’de çok sayıda gösterici Berlin’deki ateş açma olayını kınamak ve Türkiye’deki Kürt mücadelesine verdikleri desteği açıklamak amacıyla Türk Büyükelçiliği önünde protesto gösterisi yaptı. Göstericiler arasında barış girişimcisi Uri Averni ve Hadaş milletvekili Tamar Gozanski de bulunmaktaydı.

18 Şubat 1999: Büyükelçi Barlas Özener İsrail’i, PKK yetkilileriyle görüşmemesi konusunda uyardı.

25 Ekim 1999: Ehud Barak, 41 yıl aradan sonra Türkiye’yi ziyaret eden ilk İsrail Başbakanı oldu.

28 Ağustos 2000: İsrail Başbakanı Ehud Barak tıkanan Ortadoğu barış görüşmeleri ve İsrail’in, Türkiye’de peş peşe kaybettiği savunma ihaleleri gibi konuları görüşmek üzere Türkiye’ye geldi.[1]

27 Aralık 2008 tarihinde yerel saat ile 09:30 sıralarında, Hamas’ın İsrailli sivillere ve askeri birimlere karşı kassam roketli saldırılar yaptığı gerekçesi ile başlattığı savaş. İsrail’in saldırıları nedeniyle 1000’den fazla insan hayatını kaybetmesi ile sonuçlandı. Bu olay üzerine Başbakan Tayyip Erdoğan, İsrail’in “insanlık yaşamına kara bir leke düşürdüğünü” söyledi. Erdoğan ayrıca, İsrail’in Birleşmiş Milletler üyeliğinden çıkarılması gerektiğini savundu.

29 Ocak 2009 tarihinde Davos’ta düzenlenen bir oturumda Erdoğan ile Peres karşı karşıya geldi. Erdoğan, İsrail’in Gazze’de yaptığı operasyon sonucu öldürülen Yüzlerce insandan dolayı, Peres’i ağır bir dille eleştirerek, “Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” dedi ve oturumu terk etti. Bu olay tarihe One Minute krizi olarak geçti.

31 Mayıs 2010’da Gazze’ye yönelik ablukayı protesto etmek için yola çıkan Mavi Marmara Gemisi’ne İsrail askerleri, açık denizde müdahale etti. 9 Türk öldü[2]

2 Eylül 2011’de Ahmet Davutoğlu İsrail’e yönelik çok sert açıklamalarda bulunup: İsrail’in, artık yaptıklarının hesabını ödeme vakti geldiğini ifade etmiş ve alınan önlemleri 5 madde ile sıralamıştır. Bunlar:

· Diplomatik ilişkileri ikinci katip düzeyine indirilecek

· Askeri anlaşmalar askıya alınacak

· Doğu Akdeniz’de seyrüsefer serbestisi için her türlü önlem alınacak

· Türkiye, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukayı tanımayacak

· Mavi Marmara mağdurlarının hak arama girişimlerine her türlü destek verilecek.

KİM NE KAZANIR NE KAYBEDER

Bu sürecin kârlı çıkanı olmayacak gibi görünmektedir. İlk kurulduğu günden beri Türkiye arada bir kısım sürtüşmeler ve siyasi krizler yaşamış olsa da İsrail ile ilişkilerini sürekli sürdürmüştür. Bu bağlamda bu denli bir kriz yaşamadığını söyleyebiliriz. Bu süreçte İsrail mevcut politikaları ile bölgesinde yalnızlaşacağı bu yalnızlığın ise İsrail’i korkutmak ile birlikte daha sağcı bir çizgiye çekeceği aşikârdır. Bu çizginin ise, bölgede bir takım sürtüşmeleri tetikleyeceği kaçınılmaz gibi görünmektedir. Örneğin İsrail’in Filistin’e girmesi ve orada ki bir takım çatışmaları tetiklemesi, Hamas’ı bir savaşın içine çekmesi, Lübnan’ı tehdit etmesi gibi. Bu olaylar, Arap Baharı’ndan sonra başta Mısır olmak üzere diğer bölge ülkelerini de eskiye oranla daha fazla etkileyecektir. Nitekim İsrail kendisini 20 Eylül sonrasına hazırlamaktadır. Bu süreçten sonra eğer Filistin BM’de tanınmazsa AB’nin resmi olarak tanıdığı Abbas hükümetinin kendisini fesh edeceği, bunların ise terör olaylarını tırmandıracağı başta Hamas olmak üzere diğer birçok grubun eylemlerini arttıracağı düşünülmektedir. Bundan dolayı İsrail şu aşamada her türlü savaş stratejisini masaya yatırmış durumdadır.

Psikolojik noktadan bakarsak İsrail bölgede hazmedilemeyen bir ülkedir. Bunu tarihsel prespektif içinde de incelersek: Suudi Arabistan’ın, Suriye’nin, Mısır’ın, Ürdün’ün; İsrail kurulduktan sonra bunu reddedip savaş açmalarını düşünürsek günümüzde de İran’ın açık bir şekilde düşmanlığını incelersek bu hazımsızlığı açık bir şekilde görebiliriz.

Bu tarihsel bilinç ışığında İsrail’in Türkiye’yi küstürmesi ve ilişkileri bitirme yoluna gitmesini de eklersek bu İsrail için, içinden çıkılmaz bir hal alacaktır. Tabii ki tek sıkıntısı bu değildir. Ülkede ki artan ev kiraları, yaşam koşullarının zorluğu, vatandaşlarına senelerce zorunlu askerlik yaptırması gibi faktörler ve başta Haaretz gazetesi olmak üzere farklı medya kuruluşlarının da desteği ile ülkede sosyal ayaklanmalar çıkmakta ve yüzbinlerce kişi sokaklara dökülmektedir. Buda İsrail hükümetini zor durumda bırakmaktadır.

Bunlardan daha öte bir şey var ki, İsrail’in tavrı bölgeyi sürekli savaş tehdidi altında bırakmakta, Amerika’yı çoğu zaman zor duruma sokmaktadır.

Önümüzde ki günlerin birçok gelişmeye gebe olacağı görülmektedir. Özellikle Arap Baharı’ndan sonra bölgenin yeniden şekillenen siyasi atmosferinin hiç şüphesiz ki önemli etkileri olacaktır. Mısır, Hüsnü Mübarek’ten sonra Türkiye ile ilişkilerine daha müsbet bakmaktadır. Bu bağlam da stratejik anlaşmalar imzalamaktadır. Nitekim Mısır bu siyasi havada Türkiye’den yana tam bir tutum sergilerse bu İsrail için çok büyük bir darbe olacaktır; Mısır’ın tutumu diğer bölge ülkelerini de etkileme ihtimali yüksek gibi görünmektedir.

Türkiye’nin bu bölgede kazançları ve kaybettikleri olacaktır. Çünkü Türkiye’nin bu tavrı bir tutum değişikliği ve algı kaymasıdır. Yahudi lobileri Ermeni Meselesini, Amerika’da temsilciler meclisi açıldığında gündeme getirecektir.

İsrail de meclisine Ermeni Meselesini getirecektir. Hatta bölgede kimi Örgütleri taşeron olarak kullanmak isteyecektir.

İsrail’in hep yaptığı ve klasikleşen PR(Halkla İlişkiler- Reklam) çalışmalarına diğer bir ifadeyle kara propagandasına küresel düzlemde devam edecektir.

Türkiye’nin batıda ki demokratik algısı zedelenecektir. Çünkü İsrail ne yaparsa yapsın batının gözünde her zaman demokratik her zaman müttefiktir ve hiçbir hesap sorulmaz ne yaparsa doğrudur algısı vardır.

Türkiye’nin tutumu başta Arap halkları olmak üzere dünya da ezilmiş milletler de takdir oluşturacaktır. Bu algıyı Ortadoğu’dan Balkanlara hatta Asya’ya kadar geniş bir coğrafya da görebiliriz.

Şuan taraflar gerek yaptığı açıklamalar ile gerekse tutumları ile birbirlerinin kartlarını görmeye çalışmaktadırlar. Nitekim önümüzde ki günlerde ortamın biraz daha ısınacağı kesin gibi durmaktadır. Nitekim Obama konuya müdahale etmeye çalışacaktır. Bölgede iki ülkenin birbirine küs olması Amerika’nın elini zayıflatmaktadır.

Bu değerlendirmeler çerçevesinde iki ülkenin de kazancı olacağı gibi kaybı olacağı da kaçınılmazdır. Nitekim uluslararası konjonktürü de bu işin içine katarsak İsrail’in bu süreçten çok zararlı çıkacağı kaçınılmaz görünüyor.

Nihai bir değerlendirme yapacak olursak; Bölgede senelerdir kan akmaktadır. Umarız ki başta Netenyahu olmak üzere tüm taraflar sağduyulu düşünüp bir karara varırlar. Senelerce akan kanın kimseye bir faydası olmadı. Yeni Ahmetler- Mehmetler veya Ayşe- Fatmaların ölmesi kime ne faydası olabilir ki, yeni nefret ve kin tohumları atmaktan başka.

 

Remzi Durmuş

 

KAYNAKÇA

http://www.2023.gen.tr/temmuz04/1kronoloji.htm

http://www.usasabah.com/Siyaset/2011/09/07/turkiye-ve-israil-nereden-nereye

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.