Türkiye’yi Pakistan Üzerinden Okumak

0
82

Türkiye ve Pakistan, oldukça yakın sosyal, kültürel ve siyasal ilişkilere sahip iki müttefik ülke olarak bilinmektedir. Din unsurundan hareketle inşa edilen toplumsal ilişkiler, ABD ile olan stratejik mahiyete haiz yakınlık ve iki ülke arasında sorun yaratacak herhangi bir unsurun bulunmaması Türkiye-Pakistan ilişkilerini müttefiklik bağlamında şekillendiren en önemli unsurlar olarak görülebilir. İki ülke arasındaki yakınlık, son dönemde “benzerliğe” doğru bir gelişim seyri izlemeye başlamıştır. Üstelik bu süreç, Türkiye’nin, Pakistan’da yaşanan toplumsal/siyasal olumsuzluklara benzer bir sorunlar yumağı ile karşı karşıya kalması ile sonuçlanacağa benzemektedir.

Pakistan, ABD’nin Afganistan’a yönelik müdahalesi ve bu ülkedeki “radikal dinci” Taliban ve El Kaide unsurlarına karşı ilan ettiği “teröre karşı savaş” politikasından en fazla zarar gören ülke olarak bilinmektedir. Afganistan-Pakistan sınırının engebeli ve kontrolü zor bir arazi olması ve Taliban’ın Pakistan toprakları ile organik bağlarının bulunması, Pakistan topraklarını da ABD’nin teröre karşı savaş stratejisinin hedefi haline getirmektedir. Pakistan Ordusu’nun Afganistan sınırında yer alan eyaletlerde sürekli olarak operasyon yapmak zorunda kalması ve ABD’nin Taliban’a destek verildiği gerekçesiyle Pakistan’ın kuzey-kuzeybatı topraklarını da vuruyor olması, Pakistan hükümetini çok zor bir durumda bırakmaktadır. Zira bu saldırılarda Pakistan vatandaşları hayatını kaybetmektedir ve bugün itibarıyla Peştun ağırlıklı nüfus ile Pakistan arasındaki bağlar kopma noktasına gelmiştir. Pakistan’ın yaşadığı bu soruna benzer bir durum Türkiye için de geçerli olacak gibi görünmektedir. Her ne kadar El Kaide reddediyor olsa da, tıpkı Taliban gibi, El Kaide şemsiyesi altında ele alabileceğimiz IŞİD’in, Türkiye sınırlarına sıfır noktada bulunan Suriye ve Irak topraklarındaki faaliyetleri ve Türkiye’yi lojistik merkezi olarak kullanmak istemesi, Türkiye’nin ciddi bir sınır aşan tehdit ile karşı karşıya kalmasına neden olmuştur. Reyhanlı’da meydana gelen patlama, Suriye’ye açılan sınır kapılarında yaşanan saldırılar, Süleyman Şah Türbesi’nin tehdit edilmesi ve son olarak Musul Konsolosluğu’nda gerçekleşen “rehin alma” hadisesi, IŞİD’in, tıpkı Taliban’ın Pakistan’a yarattığı tehdit gibi, Türkiye için çok ciddi bir baş ağrısı haline geleceğini göstermektedir. Önümüzdeki süreçte bu örgüte karşı girişilecek bir operasyon çerçevesinde sınır hattı boyunca, hatta büyük şehirlerde büyük çaplı terör saldırılarının gerçekleştirilmesi ihtimali de oldukça yüksektir. Üstelik Türkiye’nin IŞİD’e karşı mücadele bağlamında etkisiz kalması ya da pasif hareket etmesi gibi hususlar, Suriye ve Irak’ta bu örgütle mücadele eden Peşmerge ve YPG gibi unsurlara destek verilmediği gerekçesiyle Kürt kökenli Türkiye vatandaşlarının Türkiye’ye yabancılaşmalarına da neden olabilecektir. Türkiye’nin IŞİD ile mücadelede çekimser bir tavır benimsemesi “teröre destek veren ülke” olarak dahi görülmesine yol açabilecektir.

Pakistan’ın karşı karşıya kaldığı Beluci ayrılıkçılığı nedeniyle ülkenin batısında yer alan Belucistan Eyaleti’nde gerçekleştirdiği askeri operasyonlar ve Belucilerin gün geçtikçe Pakistan’a yabancılaşıyor olmaları da Türkiye’ye benzer bir sürecin Pakistan’da yaşandığını göstermesi açısından önemlidir. Nitekim Pakistan’daki Beluci ayrılıkçılığının çok daha güçlü bir formu Kürt ulusçuluğunun yükselişi ekseninde Türkiye’de de görülmektedir. Yıllar boyu süren askeri operasyonların ardından, Kürt Sorunu’na çözüm yolunda siyasal bir çözüm bulunması anlamında bir adım atılmış olsa da Suriye ve Irak’taki gelişmelerin ardından Kürtlerin yaslanmaya başladıkları dış destek, Türkiye’yi oldukça zor durumda bırakmaktadır.

Pakistan ile Türkiye arasındaki benzerliklerden biri de dinin toplumsal/siyasal hayattaki rolüdür. Pakistan, başarılı olmak isteyen hemen her siyasal hareketin dine atıf yaptığı bir ülke olarak görülmektedir. Öyle ki, bu ülkedeki sol ya da liberal partiler dahi kendi tezlerine taraftar toplayabilmek için öncelikli olarak dini hususlara eğilmekte ya da din tabanlı bir söylem üzerinden tezlerini benimsetmeye çalışmaktadır. Son dönemde ciddi bir yükselişte olan PTI (Pakistan Adalet Partisi) ve lideri İmran Khan (Han)’ın söylemleri bunu açıkça ortaya koymaktadır. Bunun dışında Pakistan’da çok sayıda dini parti de siyasal spektrum içerisinde önemli sayılacak bir ağırlığa yaslanmaktadır. Pakistan’ın laik bir ülke olmadığı gerçekliği bu bağlamda göz önünde bulundurulabilecek bir ayırıcı unsur olarak görülebilecekse de sol/liberal siyasal partilerin söylemleri gerçekten ilginç bir husus olarak değerlendirilmelidir. Bilindiği üzere, Türkiye de cumhuriyet tarihi boyunca dinsel muhafazakârlığın ve dolayısıyla dini söylemlerin siyasette geçer akçe olarak görüldüğü bir ülke olmuştur. Ancak özellikle son yıllarda, iktidar partisinin söylem ve eylemlerinin giderek artan oranda bir dini vurguya sahip olması ve hatta iktidar sözcülerinin “muhafazakâr bir nesil” yetiştirme yönünde ortaya koydukları irade beyanı, Pakistan’ın aksine “laik” bir ülke olan Türkiye’yi Pakistan’a yaklaştıran bir gerçeklik haline gelmiştir.

Pakistan, siyasetin dar kalıpların içerisine hapsolduğu, etnik/bölgesel kimlik, din/mezhep ve şehirli/kırsal ayrımının siyasal arena çerçevesinde ayırıcı birer gerçeklik olarak görüldüğü ve ulusal bütünleşme anlamında ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmış bir ülkedir. Otoriter ya da buyurgan bir siyasal anlayışın prim yaptığı Pakistan’da mecliste oluşturulabilecek konsensüse dayalı kararlar alınabilmesi de pek mümkün olmamaktadır. Bu nedenle, muhalefetin iktidara olan tepkisi çoğunlukla sokaklara taşmakta ve şiddet eylemlerine sahne olmaktadır. Ordunun siyasal hayattaki rolünün her daim göz önünde bulundurulmak zorunda kalındığı bu ülkede iktidar, seçimleri kazanan parti ile ordu arasındaki işbirliğine paralel olarak yapılandırılabilmektedir. Türkiye’nin de özellikle son dönemde otoriter bir yönetimsel yapıya evrildiği ve özellikle etnik ve dinsel ayrımlara yapılan vurgunun siyasal bir çerçeve içerisinde oya tahvil edilmeye çalışılan bir ülke haline geldiği dikkate alındığında, Türkiye toplumunu bir arada tutan dayanakların zayıflamaya başladığı açıkça görülebilecektir. Ordunun siyasal hayat üzerindeki etkinliği azaltılmış gibi görünse de, ordu ile siyaset arasındaki bağları tam anlamıyla kesecek hukuki ve siyasal adımların tam manasıyla atılmadığı da ortadadır. İktidarın giderek otoriterleşen ve toplumun farklı kesimlerini kendi şemsiyesinin altından uzaklaştıran tutumu, muhalefet partilerinin kurumsal/siyasal zafiyetleri ile birleştiği noktada muhalif hareketleri sokaklara dökülmeye zorlamaktadır. Nitekim Haziran 2013’te yaşanan Gezi Olayları bu gerçekliğin bir sonucu olarak ortaya çıkmış ve iktidarın güvenlikçi politikalarına/uygulamalarına dikkat çekmeye çalışmıştır.

Pakistan ile Türkiye’nin özellikle son dönemde ortaklaştıkları bir diğer husus da küresel aktörler ile olan ilişkileri olmuştur. Pakistan, bağımsızlığından bu yana ABD’nin Asya’daki en önemli müttefiklerinden biri olarak görülmesine ve Hindistan ile birçok kez savaşa da varan ciddi bir gerginlik yaşıyor olmasına karşın, son dönemde bu görüntü değişmeye başlamıştır. Nitekim Pakistan, özellikle “teröre karşı savaş” stratejisi çerçevesinde ABD ile sorunlar yaşamaya başlamış ve özellikle Çin ile yakınlaşarak, bu ülkeyle Belucistan (Gwadar Limanı) merkezli ciddi bir enerji işbirliği içerisine girmiştir. Bu işbirliği, özellikle Çin açısından hayati bir önem taşımaktadır. Zira Çin, bu işbirliği üzerinden ABD’nin kendisine karşı Malakka Boğazı çevresinde kurmaya çalıştığı duvarı yıkmayı başarmıştır. Hiç şüphesiz, bu durum ABD’yi Pakistan’a karşı olumsuz bir tavır takınma yönünde etkilemektedir. Pakistan, 2013’te Navaz Şerif’in başbakanlık koltuğuna oturmasının ardından Hindistan ile olan ilişkilerini işbirliği ekseninde yeniden kurumsallaştırmak için de harekete geçmiştir. Nitekim Navaz Şerif’in en önemli hedefi Hindistan ile olan sürtüşmeye son vermektir. Türkiye de Pakistan’a benzer bir şekilde ABD ile olan müttefiklik ilişkilerine paralel olarak Rusya ile stratejik erimli bir işbirliğine gitmiş ve iki ülke ilişkilerini tarihin en iyi seviyesine yükseltmiştir. İki ülke ilişkilerindeki gelişim hızı, ABD’nin Rusya ile yaşadığı Avrasya odaklı sorunlar ve Türkiye’nin Rusya ile ters düştüğü hususlar (Ukrayna, Gürcistan, vb.) bağlamında değerlendirildiğinde dikkat çekici bir boyuttadır. Aynı şekilde, Türkiye’nin, İsrail ile ilişkilerinin tarihin en kötü seviyesine indirgenmiş olması da gerek bölgesel dengeler, gerekse de ABD ile ilişkiler ekseninde önemli bir farkındalık unsurudur. Türkiye’nin, AB üyelik sürecindeki tıkanmaya bağlı olarak Avrasya Ekonomik Birliği ve Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ)  gibi seçeneklerden bahsetmeye başlaması söylemde kalmaya mahkûm gibi görünse de Türk Dış Politikası’na egemen olan bağlantısızlık istemini yansıtmaktadır.

Görüldüğü üzere, Türkiye ile Pakistan arasındaki yakınlık yalnızca duygusal/tarihsel gerekçelerle sınırlı kalmamaktadır. Özellikle son dönemde, iki ülke arasında kayda değer bir benzeşme görülmektedir. Bu benzeşme, daha çok Türkiye’nin Pakistan’a benzemeye başlaması şeklinde ifade edilebilir. IŞİD’in Türkiye için yarattığı tehdidin büyüklüğü ve Taliban/El Kaide’nin Pakistan açısından yarattığı soruna olan benzerliği, bu yakınlaşmanın merkezinde yer almaktadır. Önümüzdeki süreçte, gerek Türkiye, gerekse de Pakistan’da yaşanan gelişmeleri yakından takip edilmesi ve benzerlikler üzerinden çıkarımlarda bulunulmaya devam edilmesi gerekmektedir. Zira iki ülkenin kaderi bir şekilde birbirine örnek olabilecek nitelikte gibi görünmektedir.

 

Yrd. Doç. Dr. Göktürk Tüysüzoğlu

Giresun Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.