Türkiye’de Asla Reddedilmemiş Bir Osmanlı Mirası: “Çok Kültürlülük”

0
875

Türkiye’deki çok kültürlülük, tartışmaya açık bir konudur. Kimi çevreler Osmanlı hoşgörüsünün devamı olarak gördükleri Türkiye Cumhuriyeti’ni bir ırklar ve halklar mozaiği olarak görürken kimileri de 19. yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren milliyetçilik akımlarının göze çarpmasının ve başka birtakım olayların getirdiği sonuçlar kapsamında Türk milliyetçiliğinin zorla kabul ettirilmesinden şikâyet eder. Bu iki görüş dışında da ikisinin arasında veya iki görüşten hariç de çok görüş vardır. Biz bu yazıda iki zıt görüşün üstünden giderek küçük bir analiz yapmaya çalışalım.

Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının arasında stratejik bir köprü vazifesi gören Türkiye, çok çeşitli medeniyetlerin tanışması, savaşması, ama en çok da kaynaşmasına sahne olmuştur. Hâl böyle olunca her bir halk birbirinden çok şey öğrenmiştir. Bu bakımdan, günümüzde Ermenistan ve Türkiye’nin dış politikadaki durumu ne olursa olsun ortak hiçbir özellik paylaşmadıklarını öne sürmek mümkün değildir. Komşuluk her ne kadar eski savaşları, kavgaları hatırlatsa da, en nihayetinde yaşanan ortak geçmiş beraberinde hoşgörüyü de getirmiştir. Yüzyıllara dayanan komşuluğun savaşlar, sürgünler, öz kültüründen uzaklaşma tehlikesi gibi acı sonuçları olduğu kadar, komşusunun medeniyetinin güzel yanlarına ortak olabilme, komşuya bir adım daha ileri gidebilme, onun düşüncesini anlayabilme gibi olumlu yanları da olmuştur. Kimi imparatorluklar kendisini en iyi medeniyet gibi görüp kültürünü, dilini, dinini zorla yaymak isterken, kimisi ise kendi kültürünü yayma arzusunu zorlamayla yapmamış, yöre halkının rızasına bırakmıştır ki bunlardan biri şu aralar sıklıkla adını andığımız Osmanlı Devleti’dir.

Bölgeye hâkimiyet kurmuş Osmanlı Devleti, çok kültürlü olmaya mecburdu. Hem Arap toprakları, Balkanlar, Kafkaslarda, hem de Anadolu’da Osmanlı kimliğini aşılamaktan başka bir seçeneği yoktu. Bunu kolaylaştıran etkenler vardı. Bu topraklarında zaten güçlü bir siyasi birliktelik yoktu ve her birinin farklı kültürel zenginlikleri göze çarpmaktaydı. Bu ise kimi zaman karmaşalara sebep olabilmekteydi. Bugünkü Irak’la İran’ın nasıl ki birbirinden farklılıkları söz konusuysa, Cezayir’le Libya da öyleydi. Zaten bu coğrafyalardaki pek çok devlet suni milliyetçilik politikalarıyla oluşturulmuştu. Bu bölgelerdeki sınırlar şimdikinden farklıydı ve halkların nüfus oranları da aynı şekilde büyük devletlerin parmaklarıyla masalarda hesaplanacaktı ve istenmeyen halklar göçe zorlanacak, kalanları da birbirleriyle karıştırılacaktı. Bütün bu bölgelerde her halkı memnun edip elde tutmaya çalışan Osmanlı Devleti’nde çok kültürlülük dışında bir uygulama mümkün değildi. Zaten dini hükümler de bunu gerektiriyordu. İslam en son din olduğu için, her üç dini de tanıyor, zorlama yapmaktan olabildiğince kaçınıyordu. Millet sistemi din üzerinden yapılmaktaydı. Bir Ermeni eğer Protestanlığı seçmişse Protestan milletinden sayılıyor, aynı şekilde Ortodoks mezhebine mensup Bulgarlar da Rum milletinden sayılıyordu. Bu şaşırtıcı sistem suni milliyetçilikler üzerine değil, daha ruhani, evrensel ve devletin bekası için daha faydalı görülmüş olan din üzerine kurulmuştu. Hatırlamamız gerekir ki Türk milliyetçiliği bile son dönemlere dek hoş karşılanmamaktaydı. Zamanla Fransız İhtilâli fikirlerinin tesiri kaçınılmaz olarak bu “çok kültürlü devlet”i, “çok sayıda devlet” hâline getirdi. Her biri kendi farklılıklarını gözler önüne serdi ve bağımsızlık arzusuyla yoluna bu şekilde devam etmeyi seçti.

Türkiye Cumhuriyeti böyle bir geçmişe sahip olduğu kadar, Kurtuluş Savaşı mücadelesi geçmişine de sahiptir. Dolayısıyla bu şekilde ele alırsak tek parti dönemini de, günümüze kadar uzanan azınlıklar ve Kürt sorununu da daha iyi anlayabiliriz. (Yine bazı kesimler Lozan Antlaşması’nın dışına çıkarak Kürt sorununu da, Alevi sorunu gibi azınlık kapsamında değerlendirebilmektedirler.) Bazı kesimler bu ülkenin sadece Fransız İhtilâli etkisiyle kurulduğunu, içi boşaltılmış ve maneviyata sahip olmayan değerleri yücelttiğini savunurken, o günkü şartları göz ardı etmektedir. O dönemde örneğin Edirne’yi kendi isteğiyle Bulgaristan’a vermek isteyen bir Osmanlı Hükümeti vardı, yabancıların konsolosluk ve ajanlık faaliyetlerine neredeyse yardımcı olan, işlerini kolaylaştıran, buna karşılık ülkesindeki direnişçileri susturan bir hükümdar vardı. Türk Ulusal Mücadelesi sadece yabancılara karşı verilmemişti. Bu sebepten Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Osmanlı mirasına karşı çıkma duygusunu anlamaya çalışmak bu kadar zor olmamalıdır. Bu o dönemin yönetici kadrosunun psikolojik altyapısını kolayca es geçmek olur. Günümüz medyası çok basit bir şekilde hemen kategoriler yapıştırmayı tercih etmekte, olanları kendi yorumlarıyla süslemektedir. Atatürk’ü din düşmanı gibi göstermek ne denli yanlışsa, heykellerini dikerek, resimlerini asarak, hayatını bilmeksizin, konuşmalarını anlamaksızın put gibi göstermek de o denli yanlıştır. Ayrıca Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki homojenleştirme politikasını Mussolini İtalya’sına benzeten görüşler de mevcuttur, bazı düşünürlerse bu görüşlere sahip tarihçileri Atatürk’ü karalamaya çalışan kesimlerin kaygılarının birer ürünü olarak görmektedirler.

Oysa gerçekte din, inanç ve vicdan özgürlüğü tanıyan Türk medeniyetleri, ibadet yerlerine saygı duyup onları muhafaza etmiştir. Örneğin İstanbul elde edildiğinde Rum Patrikhanesi’ne son verilmemiştir. Hıristiyanlık, (özellikle Ortodoksluk, ama ayrıca Katoliklik, gregoryenlik ve çeşitleri), Yahudilik itinayla korunmaya çalışılmıştır. Buna karşı çıkanlar vardır, ancak dünyanın birçok ülkesinde tarihleri boyunca başka dinlere kendi mahkemelerine, okullarına, hastanelerine ve hatta mezarlıklarına sahip olma imkânı kesinlikle tanınmamıştır. Bugün İstanbul’un en işlek yerlerinden olan Şişli’de (ve daha pek çok yerde) pek çok kilise, hastane ve mezarlık Türk ve Müslüman olmayanlara hizmet vermektedir. Bu, başlı başına örnek alınacak bir olgudur.

Paul Treanor’a göre “Çok-kültürlülük, dünyayı ulusal kültürlere ayıran bir yapı yaratıyor. Avrupa’da, çok-kültürlülüğü savunanlar Avrupa’ya kültür telkin etmek için milliyetçilerle ittifak halindedirler. Çok-kültürlü bir toplum, Afrikalı göçmenlerin tuvalet temizlediği, yüksek mevkilerdeki Hollandalıların ise avukat, pilot, cerrah ve banker olduğu bir toplumdur. ‘Çok-kültürlülük’ kavramı artık eşitlik veya saygı anlamını taşımıyor – bu anlamları eskiden taşıdığı varsayımından yola çıkarsak. Toplumda etnik azınlıkların varlığını ima ediyor, fakat onların sosyal statülerinden bahsetmiyor.‘Çok-kültürlü bir toplum’ göçmenleri baskı altında tutuyor. Onlara, geldikleri ülkelerde, kalan tek kültürleriyle yeniden birleşmek kalıyor. Nereye giderlerse köken kültürlerine hapsediliyorlar.”[1]

Savaşları, haksızlıkları, kavgaları ve çıkar çatışmalarını bir kenara bırakalım. Günümüzde en demokratik ülkelerde birinde bile hâlen cami minareleri sorunu vardır, özellikle Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya göç etmiş Müslüman kesimin ihtiyaçları tam manasıyla doyurulamamaktadır. Bunun için çalışmalar yapılmaktadır, ancak bu Avrupa’da pek normal karşılanmamaktadır. Ya da yapılan çalışmalar tek devlet politikalarını yansıtmaktadır. Yunanistan’daki imamların taraflı olarak atanmasındaki soruna benzer bir örnek, Fransa’da Sarkozy döneminde resmileşen, Müslümanlığı yansıtmadığı düşünülen ancak Müslümanları devlet nezdinde temsil ettiğini iddia eden Fransa Müslümanlar Konseyi’dir. Almanya’da da benzer uygulamalar mevcuttur, hatta bunun ötesinde orada yaşayan bazı Türkler Almanya’nın Süleymancıları, Kaplancıları, Alevileri finansal ve medyatik olarak destekleyip laik görüşe veya ılımlı Sünni görüşe sahip kişilerin derneklerine engeller koyduğunu belirtmektedir. Bunlar bir devletin müdahale edip politikalarını gerçekleştirmek uğruna ayrılıklar çıkarması anlamına gelebilmektedir ve ortaya çıkan tablo çok üzücüdür. Almanya Cumhurbaşkanı Türkiye’yi ziyaretinde Fener Rum Patrikhanesi’ni ziyaret etmişti, Alman basını ise patrik için “ekümenik” sıfatını kullanmıştı. Oysa kendi ülkelerinde Türk azınlığa dair Patrikhane gibi bir yerin varlığına ve serbestçe kendisini ifade edebilmesine asla izin vermemiş olması çelişki uyandırıcıdır. Treanor’un sözünü ettiği göçmen politikaları çok kültürlülüğü değil, Alman kültürüne uyumu ve kendi kültürüne bir bakıma sırt çevirmeyi gerektirmektedir. Ne kadar Türklüğünden uzaklaşırsa bu göçmen işçiler ve aileleri o kadar Almanlaşır mantığı nasıl bir çözüm yoludur tartışılır. Bu konu açıldığında türlü bahanelerle geçiştiren Alman yetkililer “Siz kendi Kürt sorununuzu çözün” demektedir. Buna karşılık olarak Almanya’nın PKK militanlarıyla gayri resmi görüşmeler yaptığı söylentileri de yanıtsız kalmakta, Türk-Alman ilişkileri iyice gerilmektedir.

Sonuç olarak kişilerin dilini ifade etme, yazma, düşünme özgürlüğü olduğu kadar inanma veya inanmama özgürlüğü de olmalıdır. İnanç da kimi toplumların kültürünün bir parçasıdır. Yüzyıllar sonra bile bir yerdeki insanların kendi dinini muhafaza edebilmeleri için gerçek bir hoşgörü gerekmektedir. Dolayısıyla çok kültürlülüğün bir şartı da o toplumun inancına saygı duymaktır. Farklı kültürlerin iç içe, huzurla yaşayabilmelerini sağlamak zorlu bir süreç olsa da gereklidir. Türklük diğer kültürleri ezen ve sadece kendisini ön plana çıkarmaya uğraşan bir akım olarak algılanmamalıdır. Türkiye’deki Türklük aslında sadece tek bir ırkı ve kültürünü barındırmaz, içinde Laz’ı, Çerkez’i, Kürt’ü, Türkmen’i, Rum’u, Yahudi’si, Ermeni’si ve daha pek çok zenginliğiyle bir mozaiğin bütününü anlatır. Hepsi birbirinden etkilenmiş olan bu iç içe geçmiş parçalar, birbiriyle sürekli etkileşim halinde olmayı da sürdürmektedir. Bu, kendi içine kapanmayı değil birbirine saygıyı getirir.

 

Gökçe Hubar

Galatasaray Üniversitesi

Siyaset Bilimi IV. Sınıf


[1] http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/kultur.pdf

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.