Türkiye’nin Dış Politikası ve Trading State Kavramı

0
258

Türkiye’nin Avrupa Birliği macerası hepimizin malumu. Soğuk savaş yıllarında başlayan Avrupa rüyası, bugün müzakere sürecinin Kıbrıs bahanesiyle engellenmesinden ötürü tıkanmış durumda. AK Parti’nin iktidara geldiği günden beri AB üyeliği için gösterdiği çaba ve yaptığı reformlar göz ardı edilemez. Hükümet yarım asırlık süreci nihayete erdirmek için elinden gelen çabayı gösterdi, ancak Türkiye’nin gerek Kıbrıs konusunda gerekse reformlarda ortaya koyduğu performansın karşılığı AB’den alınamadı. Bu sebeple hükümetin reformlar konusundaki hızı ve enerjisi AB tarafından düşürüldü. Bu süreç içerisinde AK Parti hükümetinin izlediği dış politikanın orta doğuya yakınlaşması kamuoyunda eksen kayması tartışmalarına neden olmuştu. AK Parti iktidara gelene kadar Türkiye’nin özellikle Suriye ve İran gibi komşularıyla gergin ilişkiler içerisinde bulunduğunu anımsayacak olursak, hükümetin bu ülkelerle yakın ilişkiler kurması bazı çevreler tarafından yadırgandı. Eksen kayması tartışmalarının temelinde bu noktanın oldukça önemli bir yeri var. Tabii ki hükümetin İsrail’e karşı olan sert tavrı da önemli bir dayanak noktası.

Türkiye’nin AB’ye üye ülkelerle olan ikili ilişkilerine baktığımızda çoğu zaman olumlu manzaralar görüyoruz. Bu noktada Almanya ve Fransa’yı ayrı tutmak gerekebilir, zira Sarkozy ve Merkel Türkiye’ye karşı tavırlarını net bir şekilde ortaya koyuyorlar. Ancak ikili ilişkilerde gördüğümüz yakınlığı müzakereler konusunda tam anlamıyla görmek mümkün değil. Türkiye’nin AB sürecini yarım asırlık bir nişanlılık dönemi olarak tanımlamak mümkün. Peki ne zaman sona erecek bu bitmek bilmeyen nişanlılık? Başbakan Erdoğan’ın son dönemlerde yaptığı açıklamalara bakacak olursak, hükümetin AB konusundaki heyecanını ciddi anlamda kaybettiğini görüyoruz. Geçtiğimiz aylarda İngiltere’nin eski dışişleri bakanlarından Jack Straw’ın bir demeci vardı. Strav son derece çarpıcı bir açıklamada bulunarak, ‘Kıbrıs, müslüman Türkiye’nin üyeliğini kaldıramayanların bahanesidir’ ifadesini kullandı. Eski İngiliz bakanın bu cümlesi Türkiye’le AB’nin mevcut durumunu özetler nitelikte. Ancak durum ne kadar olumsuz olursa olsun, hükümetin bu süreçte pes edip kenara çekileceğini sanmıyorum. Başbakanın açıklamalarından bunu çıkarmak mümkün. Ancak bu noktada Türkiye’nin orta doğu ve Arap ülkeleriyle yakın ilişkiler kurmasını yadırgamamak gerek. Her hükümet dış politikasını uygularken bir takım hatalar yapar, bunu doğal karşılamak gerekir. AK Parti hükümetinin de dış politikada yaptığı birtakım yanlışları bu şekilde değerlendirmek gerekir. Ancak unutmamak gerekir ki AK Parti’yi geçmiş hükmetlerden ayıran en önemli husus önceden tüm ince detaylarıyla belirlenmiş bir dış politika perspektifine sahip olmasıdır. Bu noktada dışişleri bakanı sayın Davutoğlu’nun Ankara merkezli, 360 derece pro aktif dış politika anlayışını görüyoruz. Ne yazık ki gelmiş geçmiş hiçbir hükümet bu denli kapsamlı ve bütün bir perspektif ortaya koymamıştı. 

Gelelim tartışmaların temelinde olan İsrail’le ilişkilere. İsrail’le yaşanan gerginlik Türkiye’ye birtakım zararlar vermiş olsa da, iki ülkenin ilişkileri fiili bir yumuşama(detente) dönemine girmiştir. Ancak Türkiye’nin ortaya koyduğu sert duruş, Türkiye’ye ve Erdoğan’a Arap Dünyasında ciddi itibar kazandırmıştır. Unutmamak gerekir ki Türkiye bu ülkelerle ticari ilişkiler içerisindedir. Türkiye 1999’da savaşın eşiğine geldiği Suriye’yle bugün 1 milyar dolar civarında ticaret hacmine sahip. Bu noktada ‘trading state’ kavramını ele almak istiyorum. Uluslararası ilişkiler disipliniyle ilgili olanların yabancı olmadığı bir kavram trading state. Türkçe’de tam olarak bir karşılığı olmasa da dış politikasıyla ticaretini birlikte götüren bir ülkeyi trading state olarak tanımlamak mümkün. Özetle Türkiye’nin bu ülkelere yakınlaşıp iyi ilişkiler sürdürmesi, ticaret hacmini de arttırmaktadır. Dış politikada ‘sıfır sorun’ perspektifiyle elde edilen başarıların Türkiye’nin ihracatına çok ciddi katkı sağladığını göz ardı edemeyiz. Türkiye’nin doğu ve batı arasında bir köprü görevi kurması yıllardır dillerde dolaşan bir söylemdir. Orta doğu ve Arap Dünyasıyla iyi ilişkilere sahip bir Türkiye Avrupa Birliği’yle olan pazarlıklarda daha güçlü bir konuma gelecektir. Ayrıca yüzü batıya dönük bir Türkiye, bir bunalım içinde olan orta doğu coğrafyasına örnek olacaktır. Özellikle Suriye, İran, Irak ve Türkiye’nin ‘Şamgen’ adında ortak bir vizede anlaşmaya varmaları, bununla birlikte bu dört ülkenin arasında serbest ticaret bölgesi kurulması hususundaki çaba gösterilmesi takdire şayandır. 

Başbakan Erdoğan’ın da belirttiği gibi, Avrupa Birliği Türkiye’ye başka hiçbir ülkeye uygulamadığı şartları dayatıyor. Başka bir değişle tam üyelik sürecini uyguladıkları çifte standartlarla engellemeye çalılşıyorlar. Bu noktada Türkiye’nin AB’ye, AB’nin de Türkiye’ye ihtiyaç duyduğunun altını kalın harflerle çizmek gerekir. Özellikle Türkiye’nin orta doğuyla ilişkilerini geliştirmesi, AB için oldukça önemli bir husus haline gelmektedir. Türkiye’nin komşularına yakınlaşmasını ‘trading state’ kavramıyla değerlendirmek oldukça faydalı olacaktır. Bu ülkelerle gerçekleştirilen ticaret hacmindeki artışa bakıldığında,Davutoğlu’nın sıfır sorun politikasının ne kadar işlevsel olduğu ortaya çıkmaktadır. Türkiye bölgesinde önemli bir aktördür. Gerek doğuyla gerekse batıyla iyi ilişkiler kurması zaruridir. Hükemet, sırtını batıya dönmeden İslam coğrafyasıyla ilişkilerini ve ticari bağlarını güçlendirdiği sürece, Avrupa Birliği Türkiye’ye daha fazla ihtiyaç duyacaktır. 

 

Uluhan CERAN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.