Uluç Özülker ile AB Üzerine Röportaj

0
320

Uluç Özülker; 1942’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesini ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi. 1965’de Dışişleri Bakanlığına girdi. 2006’da Paris Büyükelçiliği görevinden dönüşünde, kendi isteğiyle emekli oldu. 41 yıla yaklaşan meslek hayatında AB konusu ağırlıklı bir yer işgal etmiştir. Uç kez AB nezdinde toplam 11 yıldan fazla görev yaptı. AB ile ilgili mesaisi, bulunduğu diğer dış temsilcilikler ve Ankara’daki görevlerinde de surdu. Halen İstanbul Ticaret Üniversitesinde ders vermekte ve Türkiye Avrupa Vakfı Baksan Yardımcılığını yürütmektedir.

İktisadi Kalkınma Vakfı Dergisi (İKV): Sizce AB’yi oluşturan temel unsurlar/faktörler nedir?

Uluç Özülker: AB hakkında spekülatif tartışmalar süregidiyor. Okuduklarıma ve dinlediklerime baktığımda, kamuoyumuzun AB’ni gerçekten tanıyıp tanımadığını tespitte doğrusu zorlanıyorum.  Mevcut koşullarda AB’nin dört temel üzerine inşa edilmiş devletler üstü bir yapı olduğunu söyleyebilirim. Nedir bu dört ana temel? Birincisi, sürekli barıştır. Bilindiği gibi,  antik çağlardan itibaren dünyanın tanıklık ettiği büyük savaşlar ve çatışmalar, içeride veya sömürgeleştirilmiş bölgelerde, hep yaşlı kıtamızdan kaynaklanmıştır.  Bugün bu anlayış değişmiştir. Avrupa gençliğine baktığımız zaman bunu açık şekilde görebiliyoruz.  Artık Avrupa’ya barış anlayışı hâkim. Avrupa’da kimse savaştan bahsetmiyor. 

AB’yi oluşturan temellerden ikincisi dayanışma. AB’de dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu en son Yunanistan örneğinde gördük.  Yunanistan iflas etti ve ayağa kaldırılması için AB devreye girdi. Sadece bu ülke için 150 milyar Avro’luk bir fon oluşturdu. Ayrıca bu tur operasyonlarda kullanılmak üzere 750 milyar Avro’luk genel bir fon da meydana getirdi. 

Üçüncü temel uzlaşma. AB uzlaşı kültürünü geliştirmede çok önemli bir model. Bu bağlamda İrlanda örneğini hatırlatmak istiyorum. İrlanda 4,5 milyon nüfusa sahip bir ülke. AB’de ise 500 milyon AB vatandaşı var. Son olarak Lizbon Antlaşması’nın onaylanma sürecinde İrlanda halkının referandumda hayır oyu kullanması ile tüm süreç tıkandı. 4,5 milyon nüfusa sahip bir ülke, 500 milyon nüfusa sahip Birliğin tam 2 yıl kaybetmesine neden oldu. Ama AB ne yaptı? İrlanda halkını ikna etmek için sabırla uğraştı. Sonuçta İrlanda ikna edildi ve Lizbon Antlaşması onaylandı. Bu da uzlaşma kültürünün ne kadar önemli olduğunun kanıtı. Ayrıca AB’de karar surecinde uzlaşmanın yerini ve önemini de unutmamak lazım. Kararların alınması uzun sürebiliyor ve bunlar asgariyi temsil ediyor ama herkes tatmin oluyor.

AB’yi oluşturan dördüncü temel ise egemenlik devri. Egemenlik devriyle birlikte AB devletler üstü oldu. Üstelik bu devir her ülkenin kendi hur iradesiyle gerçekleşti. Bu büyük bir hedefin arkasında koşmanın nişanesidir ve dünyada bugüne kadar var olmayan bir modeldir. Hedefin uzun vadede “Avrupa Birleşik Devletleri” olduğu biliniyor.

Özetle, sorunuza cevap aradığımda, AB’nin bugüne kadar dünyada hiç denenmemiş bir model ve Avrupa gibi yaşlı, bir o kadar da sorunlu bir kıtada başarı kazanmış bir sistemin adı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

 

İKV: “Peki bugüne kadar hiç denenmemiş bir sistem içerisinde Türkiye’nin yer almasını genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz. Sizce Türkiye’yi bu sisteme dâhil olmaya iten başlıca etkenler ne olmuştur.”

Uluç Özülker: Önce sunu sorayım: Siz, çağdaşlığı simgeleyen mevzuatıyla ve temel öğeleriyle birlikte bu sistemin içinde yer aldığınız takdirde ne kaybedersiniz? Bu anlayışla, Türkiye’nin, kurulusundan hemen sonra AB ile ilişki kurmak için başvuruda bulunduğunda yanlış yaptığını söyleyebilir misiniz? Bu başvurunun arkasındaki nedenler ekonomik olduğu kadar, siyasiydi. Türkiye, Atatürk’ün gösterdiği çağdaş medeniyet yolunda AET’yi mefkûresine uyan bir model olarak değerlendirmiştir. Ayrıca, o tarihteki koşullar çerçevesinde, uç temel neden daha vardır. Bir, o tarihte Türkiye’nin paraya ihtiyacı vardı. AET ise zenginler kulübüydü.  İki, ticaretin geliştirilmesi gerekiyordu. AET başlıca ticari partnerimizdi. Üç, Yunanistan ile dengenin bozulmaması.  Bu sonuncu hususun ne kadar önemli olduğu esasen zaman içinde daha iyi anlaşılmıştır.

 

İKV: O dönemde Türkiye başka oluşumlara dahil olamaz mıydı peki?

Uluç Özülker: Türkiye’nin AET ve EFTA (European Free Trade Agreement) arasında tercih yapması söz konusuydu. Aslında uluslararası hukuk açısından her ikisi de GATT’ın (General Agreement on Tariffs and Trade) 6. Bölüm 24. maddesinde tanımlanan serbest ticaretin iki istisnasını oluşturuyordu. . Ancak aralarında temel bir fark vardı.  AET sadece ekonomik değildi, ayni zamanda siyasi hedefe endekslenmişti. Bu bağlamda gümrük birliğini entegrasyonun temeli olarak vazetmişti. EFTA ise esas itibariyle ticari bir modeldi. Daha önce vurguladığım nedenle Türkiye AET’yi seçmiştir.

 

İKV: Peki ya sonrasında süreç nasıl gelişti?

Uluç Özülker: Yukarıda sıraladığım faktörlerin ışığında Türkiye, Yunanistan’ı takiben, 1959 yılında AET’ye başvurdu. Tam müzakerelere başlanmıştı ki, 27 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye’de asker yönetime el koydu. Demokrasi askıya alındı ve AET ile olan ilişkiler tamamen kesildi. Biliyorsunuz, AET’ye üye olmak için kurucu Roma Antlaşması’nda Avrupalı olmanın yanı sıra demokrasiye sahip olma koşulu da vardı. Bugün AB’ye üye olmak için bunlara ek olarak insan haklarına mutlak saygı ve serbest piyasa ekonomisi de aranmaktadır. Kopenhag Kriterleri bunu amirdir.

 

İKV: Ama AET Türkiye’den yine de vazgeçemedi. Seçimlerden sonra müzakerelere geri dönüldü. Bunu nasıl izah edebiliriz?

Uluç Özülker: Türkiye’nin Batı nezdindeki öneminin anlaşılması açısından biraz geriye gitmekte yarar var. İkinci Dünya Savaşının sonuna doğru, 4-11 Şubat 1945 tarihlerinde, savaş sonrası dönemi karara bağlamak amacıyla Yalta’da toplanan konferans önemlidir. Avrupa’nın geleceğinin de görüşüldüğü bu toplantıda ABD ve İngiltere, diğer Avrupa ülkelerinin aksine,  Türkiye’den hiçbir şekilde taviz vermemişlerdir. Hatta İngiltere Başbakanı Churchill’in hatıratında yer verdiği, Stalin ile ikili planda yürüttüğü, SSCB’ne terk edilen Doğu Avrupa ülkelerinde çıkar paylaşımına yönelik “yüzdeler anlaşması”nda da Türkiye yoktur. Bu anlaşma da, hemen akabinde soğuk savaş dönemine girildiğinden işlerlik kazanamamış olsa da, Batı’nın tutumuna ışık tutması bakımından anlamlıdır. Öte yandan, 1948´de başlayıp 1949´da biten, Sovyetlerin Berlin´i kontrol altına almak ve Batı ittifakına gözdağı vermek için şehrin her türlü karayolu ve demiryolu bağlantısını kesmesi ile başlayan Berlin Ablukasının arkasından Soğuk Savaş dönemine geçildiğinde, Stalin Türkiye’nin doğusunda ve Boğazlarda hak talep ettiğinde, Washington Büyükelçimizin vefatının yarattığı fırsatı kullanan ABD’nin, cenazeyi Missuri Zırhlısıyla İstanbul’a göndermesi de bu tutumun bir devamından baksa bir şey değildir. . Bildiğiniz gibi Missuri Zırhlısı, Japonya ile savaşı bitiren mütarekenin imzalandığı, yani  tarihi önemi olan simgesel bir gemidir. Esasen ABD, Türkiye’nin savaş sonrasında oluşturulan Avrupa kuruluşlarına üye olması için de hem  önayak olmuş, hem gerektiğinde baskı yapmıştır.. Unutmayalım ki, Marshall Yardımı ve Truman Doktrini çerçevesinde verilen yardımlardan da faydalandırıldık. 1952’de NATO’ya girişimiz de surecin parçasıdır. Bu tutumda Türkiye’nin jeopolitik konumunun oynadığı önemli rol tabiatıyla yadsınanımız. Sonuç olarak Türkiye’nin, Batı’nın bir parçası olarak görüldüğü gerçektir. Bu durum bugün de geçerlidir. Bu nedenlerledir ki, AET, 1961 Anayasası ile Türkiye’nin yeniden demokrasi hamlesi içerisine girmesini müteakip müzakereleri tamamlama kararı vermiştir.  Üstelik bu kararı verenler,  o günün başat liderleri olan Almanya Şansölyesi Adenauer ile Fransa Cumhurbaşkanı General De Gaulle’dur. Avrupa kıtasını Atlantik-Ural sınırıyla tanımlayan De Gaulle bile Türkiye’ye böyle yaklaşırken, Sarkozy liderliğindeki bugünün Fransa’sının bağnaz ve kısır tutumu insani ister istemez yadırgıyor.

Bu kesintinin ardından, bu kararla yeniden başlayan müzakereler, Eylül 1963’de Ortaklık Antlaşması’nın parafe edilmesiyle sonuçlanmış ve Antlaşma onay işlemlerinin tamamlanmasını müteakip, 1 Aralık 1964’de yürürlüğe girmiştir.

 

İKV: Ortaklık Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden sonraki dönemde Türkiye’nin tutumunu nasıl değerlendirirsiniz?

Uluç Özülker: Kanımca, 1964 sonrasında yasadığımız olaylar, daha başından itibaren, AET’nin bütün çevrelerde sıcak karşılandığı hususunda soru işaretleri yaratır niteliktedir. Bunu düşündüren bazı somut örnekler vereyim. Antlaşmada öngörülen Hazırlık Dönemi’nin pek de yarar sağlamadığı anlaşıldığında, ikinci Donemi oluşturan Gümrük Birliği’ne geçme hazırlıkları başlatıldı. Dönemin Başbakanı Sayın Süleyman Demirel, AB hedefine inanmış ve bu işin arkasında duran bir siyaset adamıdır. Dışişleri Bakanı rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil de kendisini samimiyetle destekliyordu. Ancak Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) bu süreci kendi yönünden geçerli nedenlerle yokuşa sürdü. DPT’nin birincil önceliği, Türkiye’nin o günkü koşullarında ithal ikamesi politikasıydı. Ayrıca ülkeyi beser yıllık planlar ve yıllık programlar ile yönlendirme sorumluluğundaydı. Öte yandan, Türkiye’nin ekonomik kalkınma düzeyinin Gümrük Birliği’nin altından kalkmaya yeterli olmadığını de düşünüyordu. Buna karşılık,  Türkiye yönünden uzun zamana yayılı olsa da, sonuçta, başından itibaren, programlı bir serbest ticarete geçişe dayalı Gümrük Birliği modeli vardı.  Anlaşılacağı üzere bu ikisi birbiriyle çelişiyor. Dolayısıyla DPT karsı çıktı. Müzakere safahatında bu anlayışı doğrultusunda pek çok güçlük çıkardı. Ama o günün uluslararası koşullarında var olan siyasi mülahazalar ağır basarak, Katma Protokol yapıldı. Doğal olarak, asimetrik bir model benimsendi. Yani, AET ilk günden başlayarak piyasasını açarken, Türkiye bunu 22 yıla yayılı olarak gerçekleştirdi. Buna hazırlandı da diyebiliriz.

Katma Protokol 23 Kasım 1970 tarihinde imzalandı. Peki, ama bir yıl sonra ne oldu? 12 Mart 1971 Darbesi. Demokrasi yine Türkiye’de kesintiye uğradı.

Bu gidişat 1971 sonrasında da devam etti. Milliyetçi Cephe Hükûmetleri döneminde Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Milli Selamet Partisi’nin (MSP)  AET’ye karşı tutumları,  1974’de Kıbrıs hareketi, hemen arkasından Amerikan ambargosu,  rahmetli Bülent Ecevit’in 1975’de iktidara gelir gelmez 5 yıl süreyle AET ile ilişkileri dondurma talebinde bulunması,  ilişkilerde her olumlu bir adim atılma olasılığı ortaya çıktığında Türkiye’de çeşitli çevrelerde bunu bozacak adımlar atılması, üstüne üstlük bir de Yunanistan’ın 1975’de tam üyelik başvuru yaparak dengeyi bozması, hatırlanması gereken hususlardır.

 

İKV: Az önce bahsettiğiniz Yunanistan ve Türkiye arasındaki dengenin bozulmasını biraz açar mısınız?

Uluç Özülker: 1974 Kıbrıs Savaşı’ndan sonra Yunanistan’da yönetimi devralan Başbakan Konstantin Karamanlis, gecikmeden AET’ye tam üyelik başvurusunda bulundu. Savını temelde demokrasinin ihyasına dayandırıyordu. Yoksa ekonomik açıdan hazır olmadıklarını iyi biliyordu. Karamanlis’in dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard d’Estaing’le samimi ilişkisi vardı. Buna da güvendi. Kaldı ki Giscard d’Estaing, Karamanlis ile yakın arkadaşlığının yanı sıra,  antik Yunan hayranıydı.

 O tarihte Türkiye’nin Brüksel’deki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Tevfik Saraçoğlu,  Komisyon Genel Sekreteri Emile Noel ile yaptığı bir sohbette edindiği izlenime dayalı olarak, Ankara’ya bir mesaj gönderdi. Mealen, Komisyon’un Yunanistan’ın üyelik başvurusundan hoşnut olmadığının anlaşıldığını, ekonomik olarak hazır görmediğini, Türk-Yunan dengesinin de bozulacağından ve Kıbrıs konusunda intikam duygusu taşıyan Yunanistan’ın tek başına girmesinin AET için önemli olan Türkiye konusunu sekteye uğratabileceğinden çekindiğini,  Giscard d’Estaing’nin kararlı tutumunun da ortada olduğunu,  bu durumda, hazır olmasa bile, Türkiye’nin de üyelik başvuru yapmasının, ya her iki ülkenin de reddedilmesi veya her şeye rağmen ayni gerekçelerle alınmasının yolunu açabileceğini düşündüğünü anladığını dile getirdi. Bu olasılığı dönemin NATO Daimi Temsilcisi rahmetli Coşkun Kırca da görüsü olarak yazdı.

 

İKV: Büyükelçi Saraçoğlu’nun bu uyarısına Hükümet nasıl yanıt verdi?

Uluç Özülker: Ankara’dan olumlu yanıt gitmedi. Mayıs 1975’de bir toplantı düzenlendi. Türkiye o günün siyasi ve ekonomik koşullarında karar alamadı.  Buna karşılık, AET Donem Başkanı İtalya’ya başvurarak, ileride Yunanistan’ın katılmasından doğacak olumsuzlukları önlemeye yönelik bir karar alınmasını istedi. Hukuken bunun yapılabilirliği olmadığından, sonuçta siyasi bir deklarasyonla yetinildi. Bunun da bağlayıcılığı yoktu. Fırsat böylece kaçırılmış oldu.  

1980’de ikinci bir fırsat daha yitirildi. Sayın Demirel’in MSP’nin dışarıdan desteklediği azınlık hükümeti işbaşındaydı.  Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen’di.  Erkmen, Yunanistan’ın üyeliği kesinleşirken Türkiye’nin tarım alanındaki çıkarlarını koruma amaçlı son toplantıda, katılmadan sonra bunun hukuken mümkün olamayacağını anladığından, tek çarenin Türkiye’nin de AET’ye üyelik başvurusu yapması olduğu sonucuna vardı.  5 Ocak 1980 günü, toplantı çıkısında, bir basın toplantısı düzenledi ve Türkiye’nin tam üyelik başvurusu yapma kararını aldığını açıkladı. Beklenmeyen bu açıklama, hem Avrupa’da hem Türkiye’de yankılandı. Komisyon bağlayıcı olmayan bazı on çalışmalara dahi başladı. Ama bu adımın da sonu gelmedi. MSP’nin, AB ile daha fazla ilerlenmesi halinde, “kadayıfın altının kızaracağını”, yani hükûmetten desteğini çekeceğini söyledi.  Erkmen gensoru ile düşürüldü. İkinci fırsat da kaçtı. Hemen sonrasında da 12 Eylül askeri darbesi geldi ve demokrasiyle birlikte ilişkiler de yeni bir yara aldı.  

 

 

İKV: 1980 Darbesi olmasaydı, bugün gelinen nokta daha farklı olabilir miydi?

Uluç Özülker: AB’ye tam üyelik başvurusu yapılıp kabul görmüş olsaydı, darbe yine de yapılır mıydı diye kendi kendime epey sormuşumdur.  Darbenin Türkiye’yi kaostan çıkarma amacı taşıdığı ve başlangıçta halkın büyük çoğunluğunun tasvibini aldığı biliniyor. Hatta AT’nin de hemen ciddi biçimde karşı çıkmadığı gerçek. Hatırlanacağı üzere,  Avrupa Parlamentosu dahi Türkiye raportörü olarak, eskiden asker olan bir Fransız milletvekilini atayabildi.  Türkiye ile ilgili hazırlanan ilk rapor görece olumluydu bile. O dönemde başta Avrupa Parlamentosu olmak üzere Brüksel’in beklentisi, Türkiye’de askerlerin durumu süratle yoluna koyup yönetimi hemen sivillere devretmesi ve Türkiye’nin Avrupa sürecinin sürmesi yönündeydi. Oysa süreç farklı gelişti Dönemin Almanya Dışişleri Bakanı Genscher yanılmıyorsam 1981 sonbaharında Ankara’ya geldi. Genscher, Türkiye’ye ciddi uyarılarda bulundu. Referandum erkene alindi ve demokrasiye dönüldü. 

 

İKV: Yine de arzuladığımız gelişmelerin sağlanabildiğini söylemek zor. Değil mi?

Uluç Özülker: Sonrasında rahmetli Turgut Özal işbaşına geldi. 1987’de tam üyelik başvurusu yapıldı. Ancak bu kere AB krize girmişti. Bir yandan arka arkaya gelen genişlemeler, diğer yandan iç reformların yapılamaması, ciddi sıkıntı oluşturuyordu. Komisyon Başkanlığına bu krizi çözmek üzere unlu Fransız politikacı Jacques Delors getirildi. Yolu açan “Tek Pazar” kararı bu dönemde alınmıştır. Başvurumuz yapıldığında, Donem Başkanı Belçika Dışişleri Bakanı Tindemans Türkiye’ye yakın bir şahsiyetti. Başvurunun kabulü için Türkiye’ye büyük destek sağladı. Yunanistan’ın veto edeceğini bildiğinden, oybirliği olmadan karar alınabilmesinin mümkün olup olamayacağını araştırtmıştı.  Hukuki olarak Türkiye’nin adaylığının oy çokluğu ile geçmesinin sorun yaratmayabileceği sonucuna vardı ve Yunanistan’a ilaveten sürpriz olarak Danimarka ve Lüksemburg’un muhalefetine rağmen kararı geçirtip, rapor hazırlamak üzere Komisyonu görevlendirdi.

Rapor hazırlıkları sürerken dünya konjonktürü büyük değişimlere uğramaya başlamaktaydı.  Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Almanyaların birleşmesi, ülkelerin bağımsızlık kazanmaları, küreselleşme ve diğer olaylar peş peşe geldi. Türkiye’nin zaten gönülden benimsenmeyen üyeliği bu önemli gelişmeler karsısında geri plana düştü.   1989 yılında yayımlanan Avrupa Komisyonu Türkiye raporu da bunu özetliyordu: “Türkiye tam üyeliğe hazır değil; ancak mevcut konjonktürde biz de buna hazır değiliz.”  Ama raporda çok önemli bir başka hususa daha yer verilmişti ki, uzun vadeli perspektif açısından bu husus hayatiydi: “Turkey is eligible”. Yani Türkiye tam üyeliğe ehildir ama henüz girmeye hazır değildir. 

 

İKV: Son yıllara baktığımızda,  Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yönetime geçmesi ile Türkiye’nin AB süreci nasıl bir seyir izledi?

Uluç Özülker: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) bu konudaki siyaseti kanımca zaman içinde farklılık gösteriyor. İlk işbaşına geldiğinde Türkiye’nin AB üyelik sürecini sonuna kadar destekledi. Reformlar büyük ölçüde bu dönemde yapıldı.  Sonradan bu tutum iyice tavsadı. Bunda,  Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Almanya Şansölyesi Merkel’in caydırıcı ve bıktırıcı rollerinin etkisi göz ardı edilemez. AB’nin Kıbrıs konusundaki ikircikli tutumu da hatırda tutulmalıdır. Ama AKP’nin ayni isteklilikle yoluna devam ettiği de söylenemez. Her şeye rağmen sürecin kesilmemiş olmasını bile basari olarak telakki etmek mümkündür.  Hatırlanacağı gibi, rahmetli Özal da AB surecini, “uzun, ince ve zahmetli bir yol” olarak tanımlamıştı.

 

İKV:  Bütün anlattıklarınızdan çıkan sonuç, tarafların bu ilişkiyi başından beri kerhen götürdükleri seklinde özetlenebilir mi?

Uluç Özülker: Türkiye gerçekten AB’yi istiyor mu yoksa istemiyor mu, tam emin değilim. AB Türkiye gibi büyük ve komplike bir ülkeyi tam hazır olmadan üye olarak gerçekten ister mi, istemez mi, ona da net cevap veremiyorum.  Bence AB Türkiye’den vazgeçemez; ama kendi yanında birebir eşit olarak görme hususunda şimdilik çok ciddi sıkıntısı var. Yaşanmakta olan küresel ekonomik kriz sonrasında AB’nin de ciddi bir değişime uğrayacağını düşünüyorum. Her hal ve karda, özellikle son genişlemelerden sonra ortaya çıkan uyumsuzlukları giderecek çareler üretmeden ileri gitmesi mümkün görünmüyor. Bu da temelde yeni bir yapılanma demek. Türkiye’nin bunu görmeden ısrarcı olmasına gerek olmadığı görüşündeyim. Bu arada Fransa ve Almanya’da siyasi gidişat da değişebilir. Bugüne kadarki sabrın biraz daha sürdürülmesinde yarar var.

 

İKV: Peki AB’nin Türkiye’yi reddetme olasılığı hiç mi yok?

Uluç Özülker: Türkiye’nin tarih boyunca yaşadığı her gecikme, yeni kriterlerle karşılaşıp,  işinin zorlaşmasına neden oldu. Bu doğru. Ama ilişkiler hiç gerilemedi. Belki düz çizgi izlemedi ama hep ileri gitti. Geçmişteki sıkıntıları yukarıda özetlemeye çalıştım. Yakın geçmişte de benzer sorunlar yasamadık mı? Hatırlayalım, eski Başbakan Mesut Yılmaz döneminde Lüksemburg Zirvesinde Türkiye adeta AB’den uzaklaştırıldı.  İlişkiler iki yıl sureyle gerildi. AB yaptığı hatayı anladı ve Türkiye’nin kopabileceği endişesine kabildi. 1999 Helsinki Zirvesinde geri döndü.  Helsinki Zirvesi öncesinde Türkiye’nin de hataları oldu. Rahmetli Ecevit AB’ni pek sevmezdi. Zirve’nin hemen öncesinde, Türkiye’yi sonuna kadar destekleyen İskandinav ülkeleri Türkiye’nin lehine bir metin ortaya çıkardı. Zirve başlamadan hemen bir gün önce Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis alelacele Helsinki’ye gitti ve metni Türkiye’nin aleyhine değiştirmeye çalıştı. O dönemde Finlandiyalı yetkililer bizi uyardı. Ecevit’in İskandinav ülkelerinde sevilen ve sayılan bir lider olduğunu, metni değiştirmek istemediklerini ve mutlaka Helsinki’ye gelmesi gerektiğini özel olarak söylediler. Ama olmadı. Ecevit Helsinki’ye önceden gitmedi. Sonrasında rahmetli İsmail Cem, metinde en azından bazı değişiklikler yapmak için büyük mücadele verdi; ama sadece metni yumuşatabildi. Sonuçta Yunanistan Helsinki’de istediği değişiklikler ve yaptırmayı başardı ve biz gene savunmada kalabildik.

Ayni sıkıntılar dönemin Başbakanı Sayın Abdullah Gül ve AKP Genel Başkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından 2002 Kopenhag Zirvesinde ve bilahare Brüksel’de Kıbrıs konusunda yaşananlarda da görülmedi mi?

Bugün yasamakta olduklarımız çok mu farklı? Ama bir gerçek var. Taraflar karşılıklı olarak sert söylemlerini sürdürseler de, ipler kopmuyor. Bu bağlamda Sayın Başbakanın ilişkileri koparacak taraf biz olmayacağız sözü anlamsız mı? AB buna cevap verebiliyor mu? Sonuçta hep birlikte bir mantık evliliğine doğru yürüyoruz.

 

İKV: Peki ya ilerisi için özetle nasıl bir tablo mevcut?

Uluç Özülker: Aslında bu soruyu yukarıda kısaca yanıtladım. Ama önemine binaen, bazı noktalar tekrar da olsa, bazı hususları daha net biçimde özetlemekte yarar görüyorum.

Avrupa Türkiye’den vazgeçemez; ama Türkiye’yi bir yük olarak görmediği bir noktaya geldikten sonra yanına almak ister. Buna bir de mevcut ekonomik krizi eklemek lazım.   Krizde AB üye ülkelerinin çoğu temelden sarsıldı.  Fakirleştiler. 2004 yılında Birliğe üye olan 10 ülke ve sonrasında Bulgaristan ve Romanya’nın genelde hala sorun yaratan üyeliklerini de unutmamak gerekir. Bütün bunlara bakıldığı zaman, AB’nin Türkiye’yi hemen kabul etmeye hazır olması zaten mümkün değil. Bu koşullarda Türkiye de bir beklenti içine giremez. Üstelik AB atılım gösteren, bu işi çabuklaştıracak bir niteliğe sahip imajı da çizmiyor. Onun için sureci, belirli bir zamana yayarak gitmek daha doğru olacaktır.  Esasen mevcut gidişat da bu yönde. Ama iki hususta çok dikkatli olunmasına da ihtiyaç var. Birincisi, Kıbrıs konusunda AB’nin tek taraflı haksız yaklaşımını mutlaka gözden geçirmesi lazım. Aksi takdirde müzakere sureci kendiliğinden sona yaklaşmış durumda. İkincisi, insanlara, yani her iki tarafta da kamuoylarına biraz şevk vermek gerekli. Bir bütün olarak AB Türkiye’yi ret mi ediyor? Hayır. Avrupa Komisyonu verilen görevi yerine getirmeye çalışıyor. Almanya ve Fransa ile Güney Kıbrıs dışında kalan 24 üye ülke ret mi ediyor Türkiye’yi? O da hayır. 

Güney Kıbrıs diğer üye ülkeler bastırdığında, bir şekilde 5 Fasıldaki vetosunu kaldırmayı kabul edecektir. 2012’de Fransa’da, 2013’de Almanya’da seçimler var. Fransa’daki seçimlerde Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy gider ise, Fransa’nın Türkiye-AB üyelik müzakere sürecinde bloke ettiği 5 fasıldaki engellemeler herhalde kalkar.  8 fasılda,  limanların açılması sorunundan dolayı var olan engellemeler ise, konjonktür değişip müzakereler hareketlenmeye baslar ve KKTC Tüzüğü hayata geçerse, ilerleme sağlanabilir. Limanların açılması aslında siyasi bir sorundur. Salt teknik ve hukuki değildir.  İhtilafın nedeni, temelde, Türkiye’nin limanları açmasının gümrük birliği kapsamında gerekli olup olmadığından değil ki bence gereklidir,  karşılıklı olarak yapılan taahhütlerin yerine getirilip getirilmemesinden kaynaklanıyor. Yani, siyasi bir uzlaşmazlıkta düğümlenip kalınmış durumdayız. 

Sonuç olarak, zamanın en iyi çözücü olduğunu söyleyebilirim. Tarafların birbirlerinden kopmalarının yaratacağı yansımaların herhalde buna değmediğini kanıtlayacak kadar ciddi olduğu inancındayım. Bırakın mantık evliliği doğal surecinde ilerlemeye devam etsin. Nihai karar için biraz daha sabır!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.