Ulusal ve Uluslararası Arenada Kadının Siyasi Statüsü

0
844

Ulusal ve Uluslararası Arenada Kadının Siyasi Statüsü

Kadınların insan olarak sayılmadığı kanunu değiştiren Kanada’nın ilk kadın yargıcı Emily Murphy, Uluslararası İnsan Hakları Bildirgesi’ni Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunan ve kabul edilmesinde büyük katkısı olan dünyanın ilk first lady’si Eleanor Roosevelt, Amerika’da siyahilere ayrımcılığa karşı tavır koyarak tarihi  bir direnişin sembolü haline gelen Rosa Parks, 20. yüzyılın hümanizm ikonlarından biri olan Prenses Diana, soğuk savaş boyunca dünyanın ve ülkesinin kaderinde rol oynayan İngiltere’nin ‘Demir Lady’si Margeret Thacther, kadın sporcuların erkeklerle eşit haklarda yarışabilmesi için mücadele eden Billie Jean King, Hindistan’ın ilk kadın başbakanı Indira Gandhi, ülkesi Pakistan’ın diktatörlükten demokrasiye geçişi için savaşan başbakanı Benazir Butto, Birleşik Krallık’ta kadınların oy hakkı kazanabilmesi için mücadele eden kadın hakları savunucusu Emmeline Pankhurst, kadın hareketinin öncülerinden Simone de Beauvoir…

Ulusal ve Uluslararası Alanda Kadının Siyasi Statüsü

Kadın; hakkettiği sosyal, ekonomik ve siyasi konuma gelebilmek için dünya sahnesinde daima mücadele içinde olmak zorunda kalmıştır. “Kadın ve erkek arasındaki toplumsal cinsiyet ayrımının biyolojik etkenlerden ziyade, tarih boyunca toplumları etkileyen düşünsel, dinsel, siyasal ve ekonomik akımlar ile birlikte incelenmesi çok daha faydalı olacaktır. Yerleşik düzene geçiş ve kentlileşme süreci, paranın icadı, aydınlanma süreci, sanayi devrimi ve son olarak modernleşme süreci toplumsal değerleri, dolayısıyla kadının toplumdaki yerini belirlemiştir.”[1] Dünyada yaşanan sosyal, siyasal, ekonomik gelişmeler sonucu, eşitlik ve özgürlük mücadelesinden beslenen kadın hareketleri doğmuştur. “Kadın hareketi İngiltere’de orta sınıfın önderliğinde oy hakkı talebine bürünürken, Fransa ve Almanya’da işçi sınıfı kadınlarının talepleri olarak ortaya çıkmıştır.”[2] 1912 Londra’sında, çalışan bir grup kadının oy hakkı mücadelesine katılış öyküsünün anlatıldığı, Sarah Gavron yönetmenliğindeki Suffragette filmi dünya tarihinin belki de en önemli eşitlik mücadelelerinden birini konu almıştır. Dönemin oy hakkı savunucusu Emmeline Pankhurst’un yapmış olduğu sivil itaatsizlik ve ulusal kampanya çağrısının sonunda, kadın hakları mücadelesine olan ilgi dünya çapında artmıştır, fakat bu mücadele binden fazla Britanyalı kadının hapsine yol açmıştır. Nihayetinde 1918 yılında 30 yaşın üstündeki bazı kadınlara oy hakkı tanınmıştır. Ardından 1925 yılında bir kadın ilk kez çocukları üzerinden hak iddia edebilmiştir, ve nihayet 1928 yılında  kadınlar da erkeklerle aynı oy hakkına sahip olabilmiştir.

Türkiye’de de kadının özgürleşme süreci kolay olmamıştır. Türkiyeli kadınların da siyasal hak elde ediş süreci diğer dünya ülkelerindeki gibi köklü bir mücadele ve örgütlenme nihayetinde gerçekleşmemiştir. “I. Meşrutiyet ile başlayan II. Meşrutiyet’te büyük bir ivme kazanan kadınların siyasal hak mücadelesinin, kadın hareketini Cumhuriyet’e taşıdığı söylenebilir”[3] Türk siyaset tarihinde kadının rolünden bahsederken de Milli Mücadele yıllarında kadının toplumsal rolündeki değişimleri ve fiili anlamda savaşa katılmak zorunda kalan kadınları hatırlatmak gerekir. Türkiye’de kadın, mili mücadele yılları sonrasında da oy hakkı kazanmak adına ciddi bir çalışma içine girmemiş olmasına rağmen; 1934 yılında bir çok Avrupa  ülkesinden önce,  milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda kadına oy hakkı veren ülkelere Fransa, Çin, İtalya gibi ülkeler de katılmıştır. İsviçreli kadınlar ise bu hakka ancak 1972’de kavuşabilmiştir. Aralık 2015’te Suudi Arabistanlı kadınlar ilk kez belirli şartlar altında oy kullanarak siyasete katılabilmişlerdir.

80’lerde ve 90’larda kadının toplumsal rolünün artmasına bağlı olarak, kadın örgütlerinin sayısı da çoğalmaya başladı. Türkiye’de Mor Çatı, AÇEV, Kamer Vakfı, Kadın Adayları Destekleme Derneği gibi platformlar kadının sosyal ve siyasal alanlarda varlığı için mücadeleye hala devam etmektedirler. 1993 yılında Türkiye Cumhuriyet tarihinin ilk kadın Başbakanı olan Tansu Çiller seçilmiştir. 2004 yılında Anayasanın 10. maddesine ”Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir, devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.” hükmü eklenmiştir. 25 Şubat 2009’da ‘’TBMM Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’’ kurulmuştur. Fakat bugün ise Bakanlar Kurulunda sadece bir kadın bakan vardır. İstatistikler, kadının eğitim seviyesi ve ekonomik bağımsızlığına paralel olarak siyasi arenadaki varlığının da güçlendiğini göstermektedir.

Kadının siyasal ve sosyal alandaki temsili yalnız Türkiyeli kadınların değil; tüm dünya kadınlarının ortak sorunudur. Bugün, kadın haklarına ilişkin Türkiye’nin de taraf olduğu bir çok uluslararası hukuk düzenlemesi bulunmaktadır. 7 Mayıs 2004 tarihinde Anayasa’nın 90. maddesinde yapılan değişiklikle ulusal düzenlemeler ve uluslararası düzenlemelerin çatıştığı durumlar güvence altına alınmıştır buna göre: ‘Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır’. Bu çerçevede, CEDAW(Convention on the Elimination of All Forms of Discrimination Against Women) ve İstanbul Sözleşmesi de ulusal düzenlemeler karşısında üstün konuma getirilmiştir. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), 1979 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir ve Türkiye tarafından 1985’te imzalanmıştır.

“Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 7 Nisan 2011 tarihinde ‘Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni kabul etmiş ve Sözleşme üye ülkelerin imza ve onayına sunulmuştur. Kadına yönelik şiddet alanında yasal çerçeve oluşturması ve bu alanda uluslararası bağlayıcılığa sahip ilk düzenleme olması açısından sözleşme oldukça önemlidir. Sözleşme ile; fiziksel, cinsel, psikolojik şiddetin yanı sıra zorla evlendirme, ısrarlı takip gibi farklı şiddet türleri tanımlanmakta ve bunlara ilişkin yaptırımlar getirilmektedir.”[4] 2011 yılı Mayıs ayında Türkiye tarafından İstanbul’da imzalanan bu sözleşme, İstanbul Sözleşmesi olarak da anılmaktadır.

19. ve 20. yüzyıllarda dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı şekillerde gelişmeye başlayan kadın hareketleri, bir çok ülkede zorlu mücadeleler sonucu kadınların yasal haklarını kazanmalarına neden olmuştur. Fakat, günümüzde hala kadının siyasal ve sosyal bir özne olabilmesi birçok engelin aşılması gerekiyor. Dünyadaki diğer ataerkil toplumlarda olduğu gibi Türkiye’de de kadın, toplumun kendisine biçtiği rolün dışına çıkmaya çalışırken ve bunu sorgularken problemler yaşamaya devam ediyor. Toplumsal baskıların şekillendirdiği beklentiler, kadını sosyal ve siyasal hayatın dışına büyük bir kuvvetle itmeye devam ediyor.

Eda KARAİBRAHİM

KAYNAKÇA:

[1] Meltem Ünal Erzen, Kadın Gözüyle Kadın Siyasetçiler, Derin Yayınları, İstanbul, 2011,s.10.

[2] Semra Gökçimen, Ülkemizde Kadınların Siyasal Hayata Katılım Mücadelesi.

[3] Semra Gökçimen, Ülkemizde Kadınların Siyasal Hayata Katılım Mücadelesi.

[4] http://kadininstatusu.aile.gov.tr/uygulamalar/turkiyede-kadin

[5] https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/mevzuat_TIHB.

[6] htmhttp://www.mfa.gov.tr/turkiye_de-kadin-haklari-alaninda-kaydedilen-gelismeler.tr.mfa

[7] http://kadininstatusu.aile.gov.tr/uygulamalar/turkiyede-kadin

[8] http://www.un.org/womenwatch/daw/cedaw/

[9] http://www.kadinininsanhaklari.org/

[10] https://www.weforum.org/agenda/2015/08/where-are-the-women-leaders/

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.