Yeni Türkiye Cumhuriyeti

0
80

Seçim sürecinden çıktığımız şu günlerde Türkiye’nin ana gündem maddesi yeni anayasa ve Kürt sorunu, Kürt sorununu ve yeni anayasayı birbirinden bağımsız düşünmek neredeyse imkânsız. Kürt sorununun ve yeni anayasanın birbirinden bağımsız olmamasının nedeni ise Kürt sorununun anti –demokratik uygulamalar neticesinde ortaya çıkan sorun olmasındandır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Osmanlıdan kalan sorunları da devraldı Osmanlının yıkılma sürecinin sancılı olması ve bu sancıları çözemeyen ulus devlet toplumu homojenleştirme arayışına girmiştir. Osmanlı gibi büyük bir imparatorluğunu kaybeden halk, bu kaybın yasını tutamayınca bazı travmatik tepkiler göstermeye başladı ve bölünüyoruz, Sevr sendromu, çevremizdeki herkes düşman ve hatta içimizde devletten farklı düşünen topluluklar bile düşman olarak sayıldı. Bunun nedeni tarihin bir döneminde özne olan bir milletin bu gün düştüğü durumu kabullenememesi ve bu durumdan kurtulabilmek için savunmacı refleksler göstermesidir.  Her ulus devlet kurulduğunda devleti koruma güdüsü ile hareket eder, yöneticiler ve halk için önemli olan devlettir herkes ve her şey devlete hizmet etmekle mükellef birer görevlidir. Büyük bir savaştan çıkan ve var olma mücadelesi veren her millet devletinin devamlılığı için demokratik değerlerden ve bazı evrensel değerlerden ödün vermek durumunda kalır. Türkiye’nin devleti kutsallaştırma ve devletin varlığına gelebilecek tehditleri önleme ve bu önleme sürecinde iç ve dış düşman tanımlaması yapması kurulan yeni cumhuriyeti koruma güdüsünden kaynaklanmaktaydı.

ULUS İNŞA SÜRECİNDE TÜRK MODERNLEŞMESİ

Yeni kurulan cumhuriyette önemli olan devletin devamlılığı ve bu devamlılığı sağlamak için inşa edilen ulusun devlete tehdit oluşturmaması gerekiyordu. Türk modernleşmesi devlet merkezli olup toplumun nasıl şekilleneceği hangi ekonomik, sosyal, kültürel ve politik pozisyonları alacağına devletin karar verdiği bir durum söz konusuydu. Devlet kutsaldır ve devletin devamlılığı için “kardeş katlini” vacip sayan bir gelenekten geliniyordu. Böyle bir gelenekte toplumdan ve toplumun ihtiyaçlarından bahsetmek imkânsızdır. Yeni kurulan cumhuriyette modernleşmenin aktörleri tahmin edileceği gibi devlet ve devletin oluşturduğu sermaye gurubuydu. Bu guruplar kendilerine bir yön çizgi ve modernleşmeyi batılılaşma olarak algılayıp batı medeniyetine intibak etmek gayreti içine girmişler ve toplumu batılı değerleri ve batılı yaşamı özümsemesi için tependen inme uygulamalar yapılmıştır. İntibak etmeye çalıştığımız batı medeniyeti bizi ısrarla reddetmesine rağmen biz yinede o medeniyetin bir parçası olduğumuz iddiası ile batının kurumsal ve formel yapılarını ithal ettik ve bu ithalle birlikte toplumu batı standartlarında dönüştürme gayretine girdik. Batılı değerleri ve kurumsal ve formel yapıları transfer ederken geleneksel değerlerimizi tamamen reddettik bu reddetme Türk toplumunda kimlik bunalımına yol açtı. Bir yandan İslam’ın ve kadim kültürün getirdiği o değerler, bir yandan bunu tamamen reddeden modernite Türk toplumunu ontolojik bir bunalım içine sürüklemiştir. Bu ontolojik bunalımdan kurtulmak için toplum kendi küçük yapılarının içine hapsolmuş ve sistemle çatışma durumuna düşmüştür. Türk modernleşmesi adeta düşman üretmiştir.  Cumhuriyetten bun yana süren bu yanlış modernleşme anlayışı Kürt sorununu doğurmuştur. 20 yüzyılda modernleşme ile batılılaşma arasında bir fark yoktu. Aydınlanma felsefesi ile gelişen modernleşme rüzgârı batılı değerleri diğer toplumlara ve uluslara yaymak için kullanılan bir kavramdı ama günümüzde modernleşme batı merkezli bir değer olmaktan çıkıp her toplum kendi modernliğini üretecek konuma gelmesi ile birlikte batılılaşma ve modernleşme arasında ayrışma yaşanmıştır. Küreselleşme ile birlikte her toplum tarih sahnesine çıkmakta ve değerlerini taşımaktadır. Küreselleşme farklı medeniyetlerin kendi özgün koşullarının da yerküreye tanınması açısından önemlidir. Böyle bir dünyada yerel gerçeklikleri göz ardı etmek imkânsızdır çok kutuplu bir küresel düzende her toplum kendi değerini ve ürettiği evrensel kavramları dünya toplumu ile paylaşır hale gelmiştir. Bugünün dünyasında bir merkezin değerlerinin bütün toplumları dönüştürmesi söz konusu değildir. Hegemonik anlayışla değerlerin başka toplumlara ve yapılara empoze edilmesinden ziyade farklılıkların ürettiği yeni sentez değerlerden söz edebiliriz. Kürt sorununu bu bağlamda değerlendirecek olursak, devlet merkezli dönüştürme gayretinden vazgeçilmeli ve Kürt toplumunun gerçekliğini kabul ederek yeni sentez bir mekanizma sürecine gidilmelidir. Bu sentez mekanizma ise devlet inşasıdır.

YENİ DEVLET İNŞASI

Devlet ortak geçmişi olan ve ortak yaşama isteği olan toplumların inşa ettiği bir mekanizmadır. Bu mekanizma devleti inşa eden tüm toplumlar gurupların katılımı ve talepleri doğrultusunda şekillenmelidir. İnşa edilen devletim amacı da iyi bir şekilde belirlenmeli ve kurumlarını bu amaca göre inşa etmelidir. Devlet inşasında söz etmemiz gereken dört boyut vardır: (1) Örgütsel planlama ve yönetim (2) siyasal sistemin planlaması (3) Meşruluğun temelleri (4) Kültürel ve yapısal unsurlar.[1] Bu dört maddeye göre devlet yeniden inşa edilmelidir. Biz şimdilik siyasal sistemin planlanması ve meşruluğun temelleri konularına değineceğiz. Siyasal sistemin planlanmasında meşruluğu demokrasi olan halkın geniş katılımı ile sağlanan bir sistem planlamasının yapılması gerekmektedir. Halkın geniş mutabakatı ile yapılacak sözleşmeler (ANAYASA)  ile devletin sınırları ve toplumun sınırları belirlenmelidir.  Devlet, toplumunun ontolojik güvenlik, özgürlük, refah, adalet gibi ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Bu bağlamda devlet toplum ilişkilerini düzenleyen anayasaların niteliği ve içeriği çok önemlidir.  Toplumsal ilişkileri, devlet, birey ilişkisini belirleyen anayasanın felsefesi nasıl olmalıdır? Bütün bu soruların cevabı Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme açısından önemlidir.

KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ AÇISINDAN ANAYASAL YURTTAŞLIK

Aslı “anayasal vatanseverlik (verfassung patriotismus)” olan anayasal vatandaşlık kavramı, ilk kez Alman siyaset bilimci Dolf Sternberger tarafından, 1970’li yılların ilk yarısında, Almanya bağlamında kullanıldı. Sternberger’e göre, “millet” kavramının, Almanya’da ulusal bütünlüğü ve bağlılığı sağlama imkanı yoktu. Çünkü bu kavram hem Nazi geçmişine dair çağrışımlar yaratıyordu hem de etnik bir içeriğe sahipti. Yurttaşların devlete sadakatini ve böylelikle Almanya’nın birliğinin idamesini, ancak ve ancak anayasada belirlenecek olan temel değerlerin adeta “sivil bir din” gibi halk tarafından benimsenmesi ve bu değerlere itaat edilmesi temin edebilirdi. Anayasal vatandaşlık düşüncesinin kendinden bekleneni yerine getirebilmesini Sternberger, birbiriyle bağlantılı iki koşula bağlıyordu: Biri devlet yönetimine demokratik mekanizmaların hâkim olmasıydı, diğeri ise demokratik mekanizmalarla işleyen bir devlete karşı halkın dostane bir yaklaşım sergilemesi zorunluluğuydu. Sternberger’den sonra -yine bir Alman filozof- Jürgen Habermas, anayasal yurttaşlığı geniş kesimlerin nezdinde tanınır kılan isim oldu. Habermas bu kavrama, AB çatısı altında bütünleşmeye doğru mühim adımların atıldığı bir zamanda -yani 1990’ların başlarında- yeni bir Avrupa vatandaşlığının ölçütlerini belirlemek için başvurdu. Habermas, birleşme sürecine kültürel ve cemaatçi eğilimlerin hâkim olması halinde AB’nin milliyetçi bir noktaya doğru ilerleyeceğini ve meydana gelecek olan milliyetçi yapılanmanın Avrupa toplumlarına büyük zararlar vereceğini düşünüyordu. Milliyetçi temaların baskın çıkmasına mani olmanın yolu ise AB’yi “yurttaşların Avrupası” olacak ve farklılıklara saygı duyulacak bir şekilde kurgulamaktan geçiyordu. Anayasal vatandaşlık önerisi, işte bu farklılıkları tanıyan ve onların kendilerini geliştirme haklarını güvence altına alan AB kurgusunun temelinde yatan kavramdı. Buna göre; AB bünyesindeki her ülke bağımsızlığını devam ettirmekle birlikte, bu ülkelerin vatandaşları AB çapında geçerli olacak bir “anayasal vatandaşlık” hakkına sahip olacaklardı. Mesela bir Alman’ın ya da Fransız’ın kendi milletine mensubiyeti devam edecekti ama bunlar aynı anda AB’nin anayasal vatandaşı da olacaklardı. Anayasal vatandaşlık, bireylerin kültürel ve milli kimliklerine bir halel getirmeyecek ve onların kendi devletlerinin vatandaşlığından kaynaklanan haklarını herhangi bir şekilde sakatlamayacaktı. Bu statüyle sadece siyasal nitelikle sınırlandırılmış bir üst kimlik oluşacaktı.

Habermas düşüncesinde siyasal değerlerin, kültürel değerlere nazaran daha makbul addedilmesinin ve öncelenmesinin altında yatan varsayım ise şuydu: “Farklı geleneklerden, dinlerden, kültürlerden ve ulus-devletlerden gelen insanlar ve halklar -AB bünyesinde- ortak çıkarlar için geleneksel kimliklerini gözardı ederek siyasal ve rasyonel ittifaklar kurabilirler”. Hatta Fransız filozofu Derrida ile birlikte kaleme aldıkları metinde Habermas bu düşüncesini bir adım daha ileriye taşıdı ve AB ortak kimliğinin en temel öğesi olarak, aynılık ve benzerlik üzerine kurulu ulusal kimlikler yerine, “öteki”nin “ötekiliği”ni kabul eden etik anlayışın kurumsallaşmasının mümkün olduğunu dile getirdi. slı “anayasal vatanseverlik (verfassung patriotismus)” olan anayasal vatandaşlık kavramı, ilk kez Alman siyaset bilimci Dolf Sternberger tarafından, 1970’li yılların ilk yarısında, Almanya bağlamında kullanıldı. Sternberger’e göre, “millet” kavramının, Almanya’da ulusal bütünlüğü ve bağlılığı sağlama imkanı yoktu. Çünkü bu kavram hem Nazi geçmişine dair çağrışımlar yaratıyordu hem de etnik bir içeriğe sahipti. Yurttaşların devlete sadakatini ve böylelikle Almanya’nın birliğinin idamesini, ancak ve ancak anayasada belirlenecek olan temel değerlerin adeta “sivil bir din” gibi halk tarafından benimsenmesi ve bu değerlere itaat edilmesi temin edebilirdi. Anayasal vatandaşlık düşüncesinin kendinden bekleneni yerine getirebilmesini Sternberger, birbiriyle bağlantılı iki koşula bağlıyordu: Biri devlet yönetimine demokratik mekanizmaların hâkim olmasıydı, diğeri ise demokratik mekanizmalarla işleyen bir devlete karşı halkın dostane bir yaklaşım sergilemesi zorunluluğuydu.

Sternberger’den sonra -yine bir Alman filozof- Jürgen Habermas, anayasal yurttaşlığı geniş kesimlerin nezdinde tanınır kılan isim oldu. Habermas bu kavrama, AB çatısı altında bütünleşmeye doğru mühim adımların atıldığı bir zamanda -yani 1990’ların başlarında- yeni bir Avrupa vatandaşlığının ölçütlerini belirlemek için başvurdu. Habermas, birleşme sürecine kültürel ve cemaatçi eğilimlerin hâkim olması halinde AB’nin milliyetçi bir noktaya doğru ilerleyeceğini ve meydana gelecek olan milliyetçi yapılanmanın Avrupa toplumlarına büyük zararlar vereceğini düşünüyordu. Milliyetçi temaların baskın çıkmasına mani olmanın yolu ise AB’yi “yurttaşların Avrupası” olacak ve farklılıklara saygı duyulacak bir şekilde kurgulamaktan geçiyordu. Anayasal vatandaşlık önerisi, işte bu farklılıkları tanıyan ve onların kendilerini geliştirme haklarını güvence altına alan AB kurgusunun temelinde yatan kavramdı. Buna göre; AB bünyesindeki her ülke bağımsızlığını devam ettirmekle birlikte, bu ülkelerin vatandaşları AB çapında geçerli olacak bir “anayasal vatandaşlık” hakkına sahip olacaklardı. Mesela bir Alman’ın ya da Fransız’ın kendi milletine mensubiyeti devam edecekti ama bunlar aynı anda AB’nin anayasal vatandaşı da olacaklardı. Anayasal vatandaşlık, bireylerin kültürel ve milli kimliklerine bir halel getirmeyecek ve onların kendi devletlerinin vatandaşlığından kaynaklanan haklarını herhangi bir şekilde sakatlamayacaktı. Bu statüyle sadece siyasal nitelikle sınırlandırılmış bir üst kimlik oluşacaktı.

Habermas düşüncesinde siyasal değerlerin, kültürel değerlere nazaran daha makbul addedilmesinin ve öncelenmesinin altında yatan varsayım ise şuydu: “Farklı geleneklerden, dinlerden, kültürlerden ve ulus-devletlerden gelen insanlar ve halklar -AB bünyesinde- ortak çıkarlar için geleneksel kimliklerini göz ardı ederek siyasal ve rasyonel ittifaklar kurabilirler”. Hatta Fransız filozofu Derrida ile birlikte kaleme aldıkları metinde Habermas bu düşüncesini bir adım daha ileriye taşıdı ve AB ortak kimliğinin en temel öğesi olarak, aynılık ve benzerlik üzerine kurulu ulusal kimlikler yerine, “öteki”nin “ötekiliği”ni kabul eden etik anlayışın kurumsallaşmasının mümkün olduğunu dile getirdi.[2] Kürt sorununun çözümünde Anayasal yurttaşlık hayati önem taşımaktadır. BDP’nin talebi olan demokratik özerklik istekleri mevcut şartlarda uygulanması zordur ve BDP yönetiminin de demokratik özerklik konusunda kafaları karışıktır. İspanya, Fransa modeline karışık bir model istemekteler ve demokratik toplum kongresinde aldıkları kararlar kendi içlerinde dahi benimsenmemiştir Kürt sorununun çözümünde bireyi esas alan ve bireyin bütün değerlerini anayasal güvence altına alan yeni bir anayasa Kürt sorununun çözümüne katkı sunacaktır. Kolektif haklar istemek ve 21. yüzyılda feodal devirde kalan etnik vurgunun anayasaya girmesi imkânsızdır, vatandaşlığı önemseyen ırk, kültür, sınıf ayrımı yapmayan vatandaş olduğu için her hakkı tanıyan yeni bir anayasa ve anayasal yurttaşlık yeni bir Türkiye olma fırsatını verecektir…                

 

Hasan Mesut Önder

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi

İktisat Bölümü Mezunu

 

[1] Fukuyama, Francis. Devlet İnşası.4.basım. İstanbul: Remzi kitapevi A.Ş.2008 çev. Devrim çetin kasap, s.37

[2] Coşkun,Vahap.Anayasal Vatandaşlık, Radikal gazetesi, 02.09.2007).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.