Zeytin Dalı Harekâtı’nın Yapılmasına Neden Olan Süreç Nasıl Gelişti?

0
112

17 Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan Arap Baharı, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da domino etkisi yaratarak çevre ülkelere de yayılmaya başlamıştır. Tunus’ta başlayan ayaklanma, kısa denilecek bir sürede:Mısır,Libya,Yemen,Bahreyn ve Suriye’yi de kapsayacak şekilde yayılmıştır. Şüphesiz en sancılı süreç ve sonuçları hem bölgesel hem de küresel anlamda en ağır hasar bırakan ülke Suriye olmuştur.  Mart 2011’de başlayan ayaklanmada Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad bazı reform girişimlerinde bulunmuş, ülkede uzun yıllardır devam eden olağanüstü halin kalktığını ilan etmiştir. Ancak devam eden isyanları güç ve şiddet yoluyla bastırmaya yönelik bir tutum takınması ile birlikte isyan, bir iç savaş haline dönüşmüştür. Hükümetin istifası başta olmak üzere, bazı siyasi talepleri de içermeye başlayınca ekonomik nedenlerle başlayan isyan zaman içerisinde evrilerek siyasi ve mezhepsel yaklaşımların da etkisiyle dini bir boyut halini almıştır. Bu iç savaşta, başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri ve birçok Avrupa ülkesi Suriye’deki krizden ciddi oranda etkilenmişlerdir. Küresel ve bölgesel güçlerin de müdahalesi ile bölge içinden çıkılmaz bir kaosa ortamına dönüşmüş ve tüm belirsizlikleri içinde barındıran bir hal almıştır.

Suriye krizinde en çok etkilenen bölge ülkesi Suriye’ye 911 km sınır uzunluğuyla komşu olan Türkiye olmuştur. Türkiye, kontrol edemediği çok sayıda değişkenin varlığı ve sürece dahil olan aktörlerin farklı öncelikleri ve çıkarları sonucunda bugün Suriye kaynaklı problemlerle karşı karşıya kalmaktadır. Suriye’de krizin ilk safhasında ılımlı, itidalli bir tavır takınan Türkiye, rejim güçlerinin şiddet eylemlerine başlamasıyla birlikte Suriye yönetimine karşı bir tutum takınmış ve iç savaşta yer alan ılımlı muhalif grupları destekleme yönünde politika izlemiştir. Bu çerçevede, ABD ile Türkiye eğit-donat programı kapsamında muhalif gruplardan oluşan Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’yu desteklemiş ve iç savaşta bir taraf haline gelmiştir. Bu iç savaş süresince Suriye hükümeti, topraklarında hakimiyetini kaybetmeye başlamıştır.

Suriye’de ortaya çıkan bu güç boşluğu, bölgesel hem de küresel anlamda bir tehdit unsuru haline gelmiştir.  Ebu Bekir El-Bağdadi liderliğindeki Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı terör örgütü Irak ve Suriye sınırlarının içerisinde 2014 yılında ‘halifelik devleti’ kurduğunu ilan etmiştir. Bu örgüt, küresel ve bölgesel anlamda ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı örgüt ile mücadele, 2015 yılında uluslararası bir nitelik kazanmış, terör örgütü IŞİD’e karşı Ağustos 2015’te ABD önderliğinde 15 ülkeden oluşan bir koalisyon gücü kurulmuştur. Koalisyon ülkeleri hava saldırıları düzenlemekte, Irak ve Suriye’de IŞİD ile bölgesel ve savaşan bazı muhalif gruplara askeri yardım, danışmanlık ve insani yardım sağlamaktadır. Ancak bu yardımlar yapılırken, bu yerel grupların bölgede oluşturacağı riskler göz önünde bulundurulmamaktadır. IŞİD terör örgütü ile mücadele eden yerel gruplardan biri de Türkiye’nin terör örgütü olarak kabul ettiği PKK adlı terör örgütünün Suriye’deki kolu olarak kabul edilen PYD/YPG’dir. PYD/YPG terör örgütü, IŞİD ile mücadele kapsamında meşruiyet kazanmış, ABD başta olmak üzere bir çok koalisyon ülkesi tarafından askeri ekipman ve finans başta olmak üzere çeşitli yardımlarda bulunulmuş, federal devlet yapılanması halinde konumlandırılmış ve adeta bir ordu halinde teçhizatlandırılmıştır.

Terörle mücadele kapsamında meşruiyet zeminine kavuşmaya başlayan PYD/YPG, IŞİD’den aldığı yerler üzerinde hâkimiyet sağlamış ve ayrı ayrı kantonlar oluşturduğunu ilan etmiştir. Türkiye sınırları boyunca oluşturulmaya çalışılan bu yapı, Türkiye tarafından,  PKK terör örgütünün uzantısı olması sebebiyle, güvenlik ve beka sorunu olarak görülmüştür ve bu durum Türkiye’yi ciddi anlamda rahatsız etmiştir. ABD, Arap Baharı sürecinde başlayan Suriye krizinde doğrudan askeri güç kullanımından kaçınarak yerel ortakları seferber etme (arkadan yönlendirme- leading from behind) olarak anılan Obama Doktrini ile bölgesel aktörleri desteklemiştir. Bu anlamda, Suriye yönetimine ve IŞİD’e karşı bölgede terör örgütleri de dahil olmak üzere yerel aktörleri kullanmıştır.Amerika bir önemli bölgesel aktör olarak gördüğü YPG/PYD terör örgütüne, stratejik yardımlar gerçekleştirmiştir. Amerika Birleşik Devletleri, PYD/YPG’ye verilen silahların IŞİD’le mücadele kapsamında verildiğini belirterek silahların bir envanterinin Türkiye’ye de verileceğini, IŞİD sahada yenildikten ve tehlike oluşturmaktan uzak bar hal ortamı oluşunca da verilen silahların PYD/YGP’den toplanacağını açıklamıştır. ABD Başkanı Donald Trump geçtiğimiz aylarda Twitter hesabından yaptığı açıklamada ve 24 Kasım’da Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaptığı telefon görüşmesinde, artık PYD/YPG’ye silah yardımında bulunulmayacağını açıklamış ancak aynı gün Pentagon’dan yapılan açıklamada yardımın devam edeceği açıklanmıştır. IŞİD’den boşalan alanlara, PYD/YPG terör örgütü alan sağlamaya başlamış ve Suriye’nin kuzeyinde ilan ettiği kantonları birleştirerek federal bir yapılanmaya gideceği bir yapı oluşturmaya çalışmaktadır.

Türkiye, 24 Ağustos 2016 tarihinde, BM Güvenlik Konseyi kararları ve BM Sözleşmesi’nin 51. Maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını kullandığını açıklayarak, Fırat Kalkanı Harekâtı’nı başlatmıştır. Harekâtın hedeflerinin, sınır güvenliğinin sağlanması ve Suriye’nin kuzeyinde DEAŞ terör örgütü ile BM kararları çerçevesinde mücadele edilmesi olduğunu belirterek, PKK terör örgütünün -ve PYD/YPG uzantılarının- bir terör koridoru oluşturmasına müsaade edilmeyeceği vurgulandı. Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı’yla Suriye iç savaşına askeri, sert gücüyle doğrudan müdahil olmuş ve El-Bab’a kadar olan bölgede 2000 kilometrekarelik bir alanda kontrol sağlamıştır. Bu harekât ile PYD/YPG’nin koridor planı akamete uğradı ve kantonlar arasındaki bağlantı da kesilmiş oldu. Bir beka sorunu olarak Türk karar vericilerinin algıladığı bu oluşum karşısında, Türkiye yeni güvenlik konseptini terörle mücadelede ‘savunmadan saldırıya’ geçiş, ‘tehdit sınırlara ulaşmadan kaynağında yok edilme’ şeklinde açıklamıştır. Bu bağlamda başlatılan operasyonda, Cerablus’tan Azez- Mare Hattı’ndan ve El-Bab Bölgesi’ne kadar olan alandan IŞİD terör örgütü çıkarılmış ve güvenli bir bölge oluşturulmuştur.

Suriye’deki krizi siyasi anlamda da çözüme kavuşturmak için Rusya Federasyonu ile de iş birliği içerisine giren Türkiye, Rusya ve İran ile birlikte hareket ederek Suriye iç savaşına kalıcı çözüm üretme ve devam eden Cenevre sürecine katkıda bulunmak amacıyla 23 Ocak 2017 tarihinde Kazakistan’ın başkenti Astana’da siyasi çözüm için süreç başlatıldı. İran, Türkiye ve Rusya’nın garantörlüğünde ilerleyen süreç neticesinde, Suriye’de başta IŞİD olmak üzere terör örgütlerinin bulunduğu alanlar hariç tutulmak kaydıyla ülke genelinde ateşkes ilan edildi ve ateşkesi kontrol mekanizmaları oluşturulması kararlaştırıldı. Devam eden Astana Görüşmeleri’nde ise ‘çatışmasızlık bölgeleri’ ilan edildi. Bu çatışmasızlık bölgelerden biri olan İdlip’te, Türkiye oluşturacağı gözlem noktaları ile iç güvenliği sağlayıp bu süreci tamamlayacaktı. İdlip’te gözlem noktaları oluşturulurken, Türkiye bir yandan da PYD/YPG’nin elinde bulunan Afrin’e yakın bölgelerde de gözlem üssü kurarak burada askeri varlığını artırmaya başladı. 14 Ocak 2018 tarihinde, Irak ve Türkiye sınırında IŞİD’den alınan bölgelerde görev yapmak,sınırları IŞİD’e karşı korumak üzere ABD liderliğindeki bazı koalisyon güçlerinin desteklediği SDG (Suriye Demokratik Güçleri)’den oluşan 30 bin kişilik bir ‘sınır güvenlik gücü’ oluşturulacağı açıklandı. Sınır Güvenlik Gücü, kuzeyde Türkiye, güneydoğuda Irak ve ABD destekli SDG ile, Rusya ve İran destekli Esad güçlerini ayıran Fırat Nehri Vadisi boyunca konuşlanacağı belirtildi. SDG, Suriye’de PYD/YPG/PKK terör örgütünün kullandığı bir isimdir. Sınır Güvenlik Gücü oluşturulacağı haberlerine Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, kararı, “PYD-YPG’yi meşrulaştırmaya yönelik endişe verici adım olarak.” nitelendirmiş ve “Türkiye, ulusal çıkarları doğrultusunda güvenliğini sağlamak için gerekli tedbirleri almaya devam edecektir. Bu çerçevede,meşru hedef olan terör örgütlerine karşı yeri, zamanı ve şekli Türkiye tarafından belirlenmek üzere her tür müdahale hakkı mahfuzdur.” açıklamasında bulunmuştur. Bu açıklama sonrası sınır ve bölge güvenliğini sağlamak,Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak amacıyla Türkiye’den,Afrin’e ve Münbiç’e harekât yapılacağı yönünde açıklamalar yapılmaya başlanmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, yaptığı bir konuşmada Afrin ve Kuzey Suriye’de ki sözde ‘ordu’ hazırlıkları ile ilgili olarak  “Bir araya toplayıp ordu kurduklarını sandıkları çapulcuları Allah’ın izniyle, bir haftayı bulmaz, nasıl darmadağın edeceğimizi görecekler.” dedi. Bu açıklamanın ardından, Türkiye’nin Afrin’e yönelik bir askeri harekât yapacağı açıklanmış ve detayları konuşulmaya başlanmış oldu.

Yürütülen diplomatik süreç sonunda Türkiye, uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını kullanarak,Suriye’nin Afrin Bölgesi’ne, “Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından, hudutlarımızda ve bölgede güvenlik ve istikrarı sağlamak maksadıyla, Suriye’nin kuzeybatısında Afrin Bölgesi’nde, PKK/KCK/PYD-YPG ve DEAŞ’a mensup teröristleri etkisiz hale getirmek ve dost ve kardeş bölge halkını bunların baskı ve zulmünden kurtarmak üzere,” 20 Ocak 2018’de Zeytin Dalı Harekâtı’nı başlattı. TSK’dan yapılan açıklama,“Harekât, ülkemizin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, BMGK’nin terörle mücadeleye yönelik özellikle 1624 (2005), 2170 (2014) ve 2178 (2014) sayılı kararları ve BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan Meşru Müdafaa Hakkı çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra edilmektedir.

Harekâtın planlama ve icrasında, sadece teröristler ve bunlara ait barınak,sığınak,mevzii, silah,araç ve gereçler hedef alınmakta olup, sivil/masum kişilerin zarar görmemesi için her türlü dikkat ve hassasiyet gösterilmektedir.“ şeklindedir.

Hava harekâtıyla başlayan süreç, TSK destekli ÖSO’nun kara harekâtını başlatmasıyla devam etmiştir. Türkiye bu harekâtla, güney sınırları boyunca oluşturulmak istenen terör koridorunu ortadan kaldırmayı ve yaklaşık 7 yıldır ülkelerinden gelerek Türkiye’ye sığınan mülteciler için huzur ve güvenlik ortamını sağlayarak evlerine dönmelerini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu çerçevede, Türkiye Zeytin Dalı Harekâtı ile 2016’da başlattığı Fırat Kalkanı Harekâtı’nı genişleterek PYD/PKK-KCK ve IŞİD terör örgütlerini yok ederek Suriye toprak bütünlüğünü korumaya yönelik bir adım atmış ve bunu siyasi çözüm süreçleri ile eş zamanlı yürüterek barışın sağlanması ve korunması için bölgede riskli bir sorumluluk almıştır.  

Sonuç olarak Türkiye, güney sınırları boyunca oluşturulacak bir terör devletini daha ortaya çıkmadan tehdit unsuru olmaktan çıkarmaya yönelik bir politika izlemektedir. Bu bağlamda ilan edilen Yeni Güvenlik Konsepti ile de terörü kaynağında yok edeceğini açıkmış ve tehdit daha ülkemize gelmeden imha edileceğini belirterek sınır güvenliğinin sağlanacağını deklare etmiştir. Bu çerçevede, Ağustos 2016’da başlayan Fırat Kalkanı Harekâtı ve devamında 20 Ocak’ta başlatılan Zeytin Dalı Harekâtı ile hem kendi sınır güvenliğini korumaya çalışmakta, aynı zamanda IŞİD’e karşı verdiği mücadeleyle de küresel ve bölgesel barışa da katkı sunmaktadır. Ayrıca Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü de karumaya çalıştığını ifade ederek ileride yaşanması muhtemel tehlikelere karşı da hem bölgenin güvenliğini hem de yakın komşusu olması ve sınırlarında gevensizliğin yaşanması durumunda etkilenecek ülke olmasıyla sorunu çözmeye çalışmaktadır. Askeri gücünün yanında, diplomatik gücünü ve yumuşak gücünü de kullanarak siyasi çözüm sürecini başlatan aktörlerden biri olmuş, aynı zamanda Suriye’nin geleceğinde hem sahada hem de masada güçlü bir aktör haline gelerek oyun kurucu bir ülke ve söz hakkı olan bir bölgesel güç haline gelmiştir.

Mustafa Kaan SAYGILI
o-Staj 2018 ORTAM Koordinatörü

Kaynakça:

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here