Home Blog Page 44

Haftanın Öne Çıkanları

0

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER’DEN 16 GÜNLÜK KAMPANYA

EPA

Birleşmiş Milletler, 25 Kasım Dünya Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nü kutlamak için 16 günlük bir aktivizm kampanyası başlattı. Kampanya 10 Aralık Uluslararası İnsan Hakları Günü’nde sona erecek.

BM, kadın istismarına vurgu yapan kampanya vesilesiyle ülkelere gerekli özeni göstermeleri ve cinsiyet eşitliğine yönelik baskılarla mücadele etmeleri çağrısında bulundu. Birçok ülkede aile içi istismar, kadın sünneti, çevrimiçi şiddet ve kadın cinayetleri için yürüyüş düzenlendi.

AB’nin kadın haklarını destekleyen politikalarına karşın bazı ülkelerin uluslararası standartlara uymayıp geri adım atmasına da dikkat çekildi. Central European University Democracy Institute Gender Studies profesörü Eva Fodor, Euronews’e verdiği röportajda “Bazı ülkeler geri adım attı. Macaristan, Polonya ve Türkiye bunun örnekleri.” dedi.

Kadın ve erkekler arasında cinsiyet farkı olmadığını vurgulayan Fodor, “Sadece biyolojik bir fark olduğunu savunuyorlar ve bu bahaneyi AB’nin toplumsal cinsiyet eşitliği önlemlerini onaylamamak ve kadınları koruyabilecek başka düzenlemeleri devreye sokmamak için kullanıyorlar.” ifadelerini kullandı.

Kaynak: Euronews

 

DÜZENSİZ GÖÇMENLERİN BİR DİĞER DURAĞI: MANŞ DENİZİ

Manş Denizi boyunca Fransa’dan İngiltere’ye geçmeye çalışan 31 düzensiz göçmen hayatını kaybetti. Yaşanan can kayıplarının ardından İngiltere Başbakanı Boris Johnson ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron yoğun telefon trafiğine girdi.

Reuters

İki ülke lideri “ölümcül geçişleri önlemek için ortak çabaları hızlandırmanın aciliyeti ve insanların hayatlarını riske atmaktan sorumlu çeteleri durdurmak için mümkün olan her şeyi yapma” konusunda anlaştı. Belçika ve Hollanda gibi Avrupa ülkeleri ile beraber çalışmanın önemine değinen liderler, bu ölümcül geçişleri durdurmak ve suç çetelerinin işlerine darbe vurmak için tüm seçenekleri gündemde tutacağını söyledi.

Emmanuel Macron insan kaçakçılarına engel olmak için elinden geleni yapacaklarını beyan etti ve Frontex’i göreve çağırdı. Ancak görüşmelere rağmen iki ülke arasındaki gerginlik dinmedi. Dünyanın en işlek su yolunda yaşanan trajik can kayıplarına yönelik Fransız yönetimi, İngiltere’yi krizi körükledikleri iddiasıyla eleştirdi. İngiltere’den yetkililer ise Fransa’yı İngiliz polisiyle iş birliği yapmamakla suçladı.

İki ülkenin karşılıklı suçlamaları sürerken bu yıl 25 bini aşkın düzensiz göçmenin geçtiği Manş Denizi’nde hayat mücadelesi devam ediyor.

Kaynak: Reuters, AA

 

ALMANYA’DA KOALİSYON MÜZAKERELERİ TAMAMLANDI

DPA

Seçimin ardından uzun bekleyiş sonlandı. Koalisyon müzakerelerinin tamamlandığı Almanya’da hükümet kadrosu şekillenmeye başladı. Sosyal Demokrat Parti öncülüğünde Yeşiller ve Hür Demokrat Parti kabinesi belirlendi. 

Dışişleri Bakanlığı’na partinin Eş Başkanı Annalena Baerbock, Ekonomi ve İklimi Koruma Bakanlığı’na da diğer Eş Başkan Robert Habeck getirilecek. Böylece Baerbock Almanya’nın ilk kadın Dışişleri Bakanı olacak.

Aile ve Çevre bakanlıklarındaki görevleri üstelenen Yeşiller Partisi’nden Cem Özdemir Gıda ve Tarım Bakanı olarak görev yapacak. Hükümetin diğer ortağı Hür Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Christian Lindner ise Maliye Bakanlığı’nı yürütecek.

Koalisyonda çoğunluk sahibi olan Sosyal Demokrat Parti henüz bakanlarını açıklamadı. Yeni hükümetin ise en geç 9 Aralık’ta göreve başlaması bekleniyor.

Kaynak: DW

 

Hazırlayan: Gizem GÜVEN – TUİÇ Akademi İçerik Editörü

 

Uluslararası Gündem – Haftalık Bülten

0

BM’DEN PANDEMİDE AÇLIK RAPORU

Geçen yıl dünyadaki açlığın keskin artışından yakınan Birleşmiş Milletler kapsamlı bir rapor yayımladı. Raporda dünya üzerinde 45 milyon insanın açlık riskiyle karşı karşıya kaldığı açıklandı.

Mirabal Kardeşleri Anarken: 25 Kasım Dayanışması

25 Kasım tarihi neden önemlidir? Neden özellikle bu tarih? Kadına yönelik şiddetle mücadelede bu tarihi simgeleştiren olay ve olaylar nelerdi? Bu metinde sorduğumuz bu sorulara cevaplar verilecek, tarihsel durum ve yorumlar yapılacaktır.

1960 yılının 25 Kasım’ında Dominik Cumhuriyeti’nde kayıtlara trafik kazası olarak geçen üç kız kardeşin ölümü, bugün çokça duyulan ve tüm protestolarda yinelenen “kadın cinayetleri politiktir!” ifadesinin tarihe kazınan somut bir örneğiydi. Patria, Minerva ve Maria Teresa isimli üç kardeş (Mirabal Kardeşler), 1930 yılından beri iktidarı elinde bulunduran Rafael Trujillo diktatörlüğüne karşı mücadele etmeye karar verdi. “Trafik kazasında” ölmelerinden 5 ay önce diktatörlükle örgütlü bir şekilde mücadele edebilmek için kurdukları Clandestine Hareketi, Trujillo tarafında rejimine karşı en büyük iki tehditten biri olarak nitelendiriliyordu. Mirabal Kardeşler, aslında trafik kazasında ölmemiş; rejimin bekası için cinsel saldırıya maruz bırakıldıktan sonra öldürülmüşlerdir. Mirabal Kardeşlerin diktatörlüğün karşısına dikilmesiyle başlayan rejim karşıtı hareketler, onların katledilmesinden yaklaşık bir yıl sonra 30 Mayıs 1961’de Trujillo’nun suikast sonucu öldürülmesiyle Trujillo Diktatörlüğü’nü yıktı.

“I Am Not a Woman, I Am a God”: Türk ve İran Mitolojilerinde Kadının Yansımaları

Özet

Mitolojiler, sosyologlar ve tarihçiler için günümüze ışık tutma özelliklerinden dolayı merak uyandırıcı bir konudur. Mitolojilerin toplulukların ilk eğitim kaynaklarından biri olmalarının yanı sıra bu toplulukların dünyayı algılama ve olayları yorumlamaları açısından da ilk kaynaklardan biri olduğu birçok yazar tarafından belirtilmektedir. Bunların temelini oluşturan yaratılış üzerine olan mitler ise, genel olarak mitolojinin temellerini oluşturduğundan, mitoloji üzerinden yapılan incelemelerde önemli bir yere sahiptir. Mitolojilerde kadına bakışta ise, bu temelin etkisi aza indirgenmemelidir. Mitolojilerde kadına bakış açısından yapılan incelemelerde ortak olarak görülen ‘annelik’/ ‘anne olarak kadın’ terimleri, kadınların günümüzde sahip olduğu toplumsal roller üzerinde etki sahibi olabilmektedir. Kadınlara mitler içerisinde yüklenen diğer rollerinse, günümüzdeki bazı normatif davranışlarla gözle görülebilir bir benzerliği olduğu açıktır. Bu yazıda, İran ve Türk mitlerinde kadınların söz edilen özellikleri üzerinden incelemeler yapılırken, bu mitler üzerinden kadınların ele alınış biçimleri incelenmiştir. Bunların ışığında, günümüzdeki yansımalar ve mitoloji temelinde çıkabilecek anlamların olası sonuçları üzerinden değerlendirmeler yapılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Mitoloji, Kadın, İran Mitolojisi, Türk Mitolojisi, Toplumsal Cinsiyet.

Abstract

Myths are an intriguing subject for sociologists and historians for they shed light on the present day. Many authors state that mythologies are one of the first educational resources of communities and one of the first sources of perceiving the world and interpreting events. The myths of creation, which form the basis of these myths, have an important place in mythology studies since they form the foundation of mythology in general. In the view of women in mythologies, the effect of establishing this foundation should not be reduced. The terms ‘motherhood’/’woman as a mother’, which are seen as standard in the studies made from women’s point of view in mythology, can impact women’s social roles. There is a visible similarity between the other functions attributed to women in mythology and some normative behaviors today. In this article, while examining these characteristics of women in Iranian and Turkic myths, also the way that women are handled through these mythologies reviewed. In the light of these, reflections of today and the possible results of meanings that may arise based on mythology have been evaluated.

Keywords: Mythology, Women, Persian Mythology, Turkic Mythology, Gender.

Giriş

Mitolojiler, en temelde bir çocuğun sorduğu sorulardan doğar ve bu sorulara verilen cevaplardan oluşur. Şair ve araştırmacı olan Robert Graves (1992), mitolojinin işlevlerinden birini buna benzer bir şekilde tanımlar. Genel çerçevede mitler, toplulukların kendilerine özgü özelliklerinin ilk kaynağı olmasının yanı sıra sosyal bilimlerde de araştırma alanı olarak tarih boyunca ilgi çekmektedir. Bayat (2005), mitlerin dünyayı algılamada, oluşturmada ve biçimlendirmede olaylara genel bakış açısı sunmasının yanı sıra, topluluklarda bir düşünce tarzı oluşturmada da önemli bir yere sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bunun yanı sıra, Bayat (2005), mitolojik bilgilerin toplumların ilk eğitim kaynakları olduğundan bahsederken mitlerin olaylar üzerinden kurduğu sebep-sonuç ilişkileriyle de mantıksal bir çerçeve sunduğundan bahsetmiştir. Chami (2015), Yunan mitolojisi üzerinden yaptığı bir incelemede, Yunan mitolojisinin bu işlevlerinin, Batı toplumlarının şu anki düşünce ve mantık kurma yapılarının temelini oluşturmasında çok önemli bir etkisi olduğundan bahsetmiştir. Dünya mitolojilerinde kadının mitlerdeki yerine değinilen birçok araştırma yapılmış ve bunun kadının günümüzdeki toplumsal rolleri üzerindeki etkileri konusuna değinilmiştir. Anadolu mitleri üzerine bu konudaki araştırma sayısının az olmasının yanı sıra, bu bölgelerde hakim görülen ataerkil sistemin incelenmesinde ve feminist revizyonist mitolojisinde önemli bir materyal olabilme özelliği göstermektedir. Lisa Tuttle, feminist eleştirinin amaçlarını tanımlarken, edebiyatta cinsiyetçiliğe karşı durmayı da eklemiş ve bunun feminist teoriler için önemine vurgu yapmıştır (Tuttle, 1986). Bu açıdan Anadolu mitlerinin feminist teori özelinde değerlendirmeye alınması büyük önem teşkil etmektedir. Bu yazıda, aynı coğrafyada bulunan ve benzer inanç sistemlerine sahip olan iki milletin mitolojileri, feminist teori çerçevesinde incelenecek ve mitler bu milletlerin şu anki koşullarıyla ilişkilendirilecektir. Ayrıca çalışma; ‘yaratılış destanları ve kadın’, ‘anne figürü olarak kadın’ ve ‘genel olarak kadının yeri’ olmak üzere üç madde özelinde değerlendirilecektir.

1. Türk ve İran Mitolojilerinde Yaratılış Mitleri ve Kadın

Yaratılış destanları, her mitolojinin temelini oluşturan ve mitolojinin temel sorularından biri olarak belirtilen “Nasıl var olduk?” sorusunun cevabının verilmeye çalışılmasından ortaya çıkmaktadır. Yonar (2015) da yaratılış mitlerinin, mitolojinin en temel kısmını oluşturduğunu ifade etmektedir. Türk mitolojisinde yer alan yaratılış mitlerinden ilki olan Ay-Atam Efsanesi, insanın bir mağara içinde yağmur, toprak, güneş ve rüzgârın etkisiyle oluşmasından ortaya çıktığını anlatmaktadır. Bu efsaneye göre, ilk adam yaratılmış ve sonrasında kadın, ‘güneşin Sünbüle burcunda’ durmasıyla meydana gelmiştir (Ögel, 2010). Bu efsane içerisinde kadının temsili konusunda herhangi bir anormal duruma rastlanmamıştır. Yine Türk mitolojisi içerisinde yer alan ve insanlığın oluşumunu anlatan Altay mitinin içerisinde de aslında Adem ve Havva’nın hikayesiyle çok benzeyen bir tablo ortaya konmaktadır. Bu efsaneye göre, Eje, yani ilk kadın ve Törüngey, ilk adam, Gök Tanrı’nın yasakladığı meyveyi, Eril’in yani şeytanın onları kandırması sonucu yer. Tanrı ise, onları şu sözleri söyleyerek cezalandırır: “(Kadına) Sen Körmös (Eril)’in sözüne uydun. Yasak meyveyi yedin. Cezasını çocuk taşıyarak ve çocuğu doğururken acı çekerek ödeyeceksin. Sonra da ölüp, ölümü tadacaksın. (Adama) Sen de Körmös’ün yemeğini yedin. Benim sözümü yok sayıp Erlik’in sözüne uydun. Ona uyanlar, onun gibi yaşarlar: karanlıktaki dünyada. Işıktan yoksun yaşarlar. Körmös bana sırt çevirdi ve sen de ona sırt çevirmelisin. Eğer sözümü dinleseydin, benim gibi olabilirdin. Ama dinlemedin, o yüzden dokuz oğlun ve dokuz kızın olacak. Böylelikle ben daha fazla insan yaratmayacağım ve soy senden devam edecek” (Dilimiz ve Edebiyatımız, akt. Toprak Işık). Bu efsaneden, kadının ‘çocuk taşıma’ özelliğini ceza olarak aldığını ve makalenin devamında da yer alacak olan ‘kutsal anneliğin’ aslında Tanrı’nın cezalandırması sonucunda oluştuğu çıkarılabilir. Türklerin yaratılış mitlerinden başka bir efsanede ise, kadının yaratılıştan önce de var olduğu görülür (Bal & Kayabaşı, 2019). Dünyanın ve canlının var olmadığı zamanlarda, Tanrı’ya (Ülgen) yaratacağı şeyler hakkında fikrin Aka Ana’dan, yani bir kadın figüründen, çıktığı aşağıdaki kısımdan anlaşılmaktadır:

“Bir Ak-Ana (Ak-Ene) var idi, yaşardı su içinde,

Ülgen’e şöyle dedi, göründü su yüzünde:

Yaratmak istiyorsan, sen de bir şeyler Ülgen,

Yaratıcı olarak, şu kutsal sözü öğren!

De ki hep, ‘Yaptım oldu!’ Başka bir şey söyleme

Hele yaratır iken, ‘Yaptım olmadı!’ deme!‚

Ak-Ana bunu dedi, sonra kayboluverdi,

Denize dalıp gitti, bilinmez n’oluverdi.

Ülgen’in kulağından bu buyruk hiç çıkmadı,

İnsana bu öğüdü iletmekten bıkmadı:

Dinleyin, ey insanlar! Var’ı yok demeyiniz!

Varlığa yok deyip de yok olup gitmeyiniz!” (Ögel, 2010, s. 115).

Ak Ana, bu efsanede ve genel olarak Türk mitolojisinde bilge ve yön gösterici olarak tasvir edilmiştir. Fakat yine de Bal ve Kayabaşı’ya (2019) göre Ak Ana figürüyle kadının ne kadar üstün görüldüğü yorumu getirilse de bu kadın figür, Kök Tanrı’nın oğlu olan Ülgen’e sadece yardım eden ve onu tamamlayan olarak gösterilmektedir. Bal ve Kayabaşı’nın makalelerinde gösterdiği bu tutum, Türk mitolojisinin şu anki etkisi hakkında ipucu niteliği taşımaktadır. İran mitolojisinde durum bundan daha farklıdır. Türk mitolojisindeki ‘yasak meyve’ hikâyesiyle benzerlikler gösterse de burada verilen ceza cinsiyet ayrımı yapılmaksızın tüm insanlık ‘huzur bulunmayan’ bir dünya ile cezalandırılmıştır. Fakat Bruce Lincoln (2012) İran yaratılış mitleri üzerinde yazdığı makalede, mitlerin detaylarının değişebildiğini ifade etmiştir.

2. İran ve Türk Mitlerinde Anne Olarak Kadın

Annelik ve anne sevgisi, Türk ve İran mitolojilerinde ortak işlenen bir tema olmasının yanı sıra, kadınların mitolojideki yerini anlamada önemli bir rol oynamaktadır. Türk mitolojisinde en önemli kadın figürlerden biri olan Ak Ana, adı itibariyle de ‘Temiz Anne’ ve diğer adıyla Umay yani ‘rahim’ anlamlarıyla da bilinen ve bununla ilgili işleviyle de bunu destekleyen doğurganlığı, çocuk ve ‘çocuk merkezli güçsüzlerin’ koruyan özellikleriyle öne çıkmaktadır (Azar, 2019). Ayrıca, Ak Ana ya da Umay Ana, bazen evdeki çocukları korumadığı takdirde bu çocukları öldüren Kara Umay olarak da bilinmektedir (Ögel, 2010). Bu yönüyle, kadının en büyük temsili olan Umay’ın, çocukları ve anneleri korumadığı takdirde kötü veya ‘düşman’ şekilde resmedilmesinin, kadınların şu anki toplumsal rollerinin temelini oluşturan elementlerden birine etkisi olması muhtemeldir. Azar (2019) ise, Ak Ana’nın Albastı (Kara Umay)’ya dönüşüm sürecinden bahsederken, bunun nedenlerini dönemsel olarak olan yükselişe geçen ataerkil yapının etkisine bağlamış ve bu yüzden de Türk mitolojisinin önemli karakterlerinden biri olan Ak Ana’ya olan yorumların bu yönde değiştirildiğine dikkat çekmiştir. Bu bakışın değişmesinin sebebi, genel olarak ‘güçlü kadın’ etkisinin azaltılmak istenmesinin sonucu olarak da değerlendirilebilir. Ögel’in (2010) Türk Mitolojisi eserinde, Türk destanlarında kadınların genel olarak doğurganlıklarıyla öne çıktıkları gözlemlenmektedir. Bu özelliğin yine ‘kutsal’ ve ‘kadınların önemli bir özelliği’ olarak gösterilmesinin yanı sıra, yine bu özelliğin Türk mitolojisinde kadına ‘ceza’ olarak verilmesi, kadına doğurganlığı ve anne olmasının üzerinden duyulan saygının, aslında Tanrı’ya karşı duyulan saygıdan kaynaklanıp kaynaklanmadığı sorusunu uyandırmaktadır. Yine Türk Mitolojisi içerisinde yer alan Bürküt Ana, Şamanların dünyaya gelmesiyle yükümlüyken; Kübey Hatun ise çocukların ağzına süt damlatıp çocukların rahimden çıkmasıyla yükümlüdür. Mitoloji üzerinden kadınlara yüklenen bu roller, kadının verimli olabileceği diğer alanlara dönmesini engellemekle beraber, kadınları ev ve günlük işlere bağlı insan kalıbına sokacak durumlara getirebilmektedir. Anahita, İran mitolojisinin Venüs’ü, yine doğurganlığından ve ‘spermlerin temizlenmesinden’ sorumlu olan tanrıça olarak bilinmektedir. Daha önce bahsedilen Ak Ana’nın ‘temiz’ vurgusunda ve buradaki Anahita’nın ve aslında iki mitoloji içerisinde de çokça geçen kadınlarla bağdaştırılan ‘temizlik’ ve ‘saflık’ vurgusunun, günümüzde ‘iyi’ kadınlardan beklenen ‘bakire olma’ ve ‘saf ve temiz düşünebilme’ rollerinin temelini oluşturabilmeleri mümkündür. Yine İran mitolojisinde, üvey anne figürünün kötü olarak temsilinin oldukça yaygın olması, ikincil eşliliğin kötü gösterilmesi ve bunun kadının üzerine yük olarak bırakılan bir açıklık verebileceğinin göstergesidir (Sajadpour ve Ebrahim, 2019).

3. İran ve Türk Mitolojilerinde Kadına Genel Bakış

Kadının genel olarak Türk ve İran mitolojilerindeki yansımalarına bakıldığında ise, durum pek de iç açıcı değildir. Türk mitolojisinin en bilindik yazıtları arasında yer alan Dede Korkut hikâyelerinde, kadınları küçük gören ve kategorilere sokan ifadeler bulunmaktadır. Buna örnek olarak, şu satırlar verilebilir: 

“Karılar dört dürlüdür: 

Birisi dolduran topdur, 

Birisi solduran sopdur, 

Birisi evin dayağıdır, 

Birisi, nece söylersen, bayağıdır.’’ 

Burada belirtilen bayağı kelimesiyle kadının ‘kalitesi düşük’ anlamına sığdırılması dışında, metnin tamamı incelendiğinde ise, toplumun kadından beklediği iyi bir anne, erdemli olma, evinin başında duran, kocasının sığınabileceği ve ihtiyacı olduğunda danışabileceği bir eş olma rollerinin de kadına yüklendiği görülmektedir. Bunun dışında, Türk mitolojisinde erkeklerin aksine genel kadın figüranlarının ruhani olarak betimlenmesi de ilgi çekmektedir (Ögel, 1997). Günümüzde de ‘Kadınlar melektir’ lafının bu yoldan çıkabilmesi muhtemeldir. Bunun dışında, Türk mitolojisi içerisinde kadınların yaptığı işler anlatılırken, “…suyun kıyısında birçok kadınlar çamaşır yıkıyorlardı…” (Ögel, 2015), “…her ocağın başında da birer kadın otururmuş…” (Ögel, 2015) ve hamilelikleri ile ilgili ifadelerin çokça bulunması da dikkat çekmektedir. Türk mitolojisi içinde dikkat çeken başka bir durum ise, rıza kavramına neredeyse hiç yer verilmemesidir. Bunlara örnek niteliği olarak Oğuz Destanı’nda ise, Oğuz’un gökten inen eşiyle tanışma hikâyesi anlatırken bu satırlarda da görülebilir:

“Kıza vuruldu birden, sevdi kızı gönlünden,

Kızla gerdeğe girdi, aldı dilediğinden.

Gebe kalmış idi kız, gün geceler dolunca,” (Ögel, 2010)

Onun dışında, Manas Destanı’nda, Manas’ın eşini istemeye gittiklerinde ona bir ‘savaş ganimeti’ gözüyle yaklaşması, sonrasında zoraki beraber olmaları ve metnin içinde sarf ettiği hareketlere rağmen karısının onu rahatlatmaya çalışıyor olması da ilginç bir portre sunmaktadır. Moğolların atası Alan Kovva’ın çıkış mitinde ise, kız çocuğun önemsizliğine ve kadınlara bu yönde yapılan baskıdan şöyle bahsedilmiştir:

“Günlerden bir gün Buyan-Han haremine geliyor ve bakıyor ki karılarından birinin karnı çok şişkin… Kadına karnının niçin bu kadar şişkin olduğunu soruyor, O da Karnında bir oğlan çocuğu olduğu için karnının böyle kabarık olduğunu söylüyor… Buyan-Han da ona, ‘eğer sen bana bir oğlan çocuğu doğurursan, seni Baş-Hatun (Bûnû-yı Bânûvûn) yaparım… Yok bir kız doğurursan, seni de kızını da öldürürüm’ diyor” (akt. Ögel, 2015).

Buğra Han’ın oluşu efsanesinde ise, yine kadının rızası ve beyanının önemsizleştirildiği gözlemlenebilmektedir. Hakas Destanı ele alındığında ise, kadınların evlenmek istemedikleri talipleriyle girdikleri mücadeleler ele alınmaktadır. Farklı bir açıdan bakıldığında ise, kadınların savaşa girdiklerinde kazanmaları, Üç Kulaktu Ay Kara At destanında da görülebileceği gibi, Alp yani adam kıyafetlerini giydiklerinde görülebilmektedir:

“Evlendiği eşi Altın Sabar

Kadın elbiselerini çıkardı.

Alp elbiselerini giyindi.

Kara-Tas’ı ayırıp,

Sol yanında

Onu sağlama alıp,

Altın-Çarka ve Gümüş-Çarka alplarla

Kendisi kapıştı.

O güreşirken,

Altmış bin askeri

Kırıp geçirdi.

İki boynuza ildi,

Han göğe çıkardı” (İbrahim, 2007, s. 413).

Kıyafetlere yüklenen cinsiyet kimlikleri ve onlarla özdeştirilen güç dengesi bu kısımda dikkat çekmektedir. Mete Han’ın olduğu bir efsanede ise, kadının yine atlarla beraber başka bir ülkeye ‘bir eşya’ misali teslim edilmesi ve bunun efsane içerisinde de bu şekilde gösterilmesi, yine efsaneler içerisinde kadınlarının rızalarının alınmadığı ve kadınların insandan aşağı görüldüklerinin bir göstergesi olarak sayılabilir. Bir farklı bakışta ise, Türk mitolojisi boyunca kadınların kartal ve ışık kümelerinden, metinde geçtiği şekilde, ‘nasıl olduysa’ gebe kalmaları ise genel tablodaki kadının betimlenme şeklinden ötürü, tecavüz şüphelerini uyandırmaktadır. Yine Manas Destanı içerisinde, Manas’ın karısının uyanıp bakireliğinin bitmiş olduğunu görüp girdiği şok ve öfkenin tasvir edilmesinden de aslında bu şüphenin temelsiz olmadığını göstermektedir. Fakat, Bars (2014), kadınların Türk mitolojisinde kahraman mitlerinde başrol olarak erkeklerin yanında savaştığına ve kadınlara genel olarak bahşedilen görevlerinin yanı sıra asker ve mücadeleci tipte de karşımıza çıktığını söylerken Toprak ve Kılıçarslan (2017) da kadının Türk mitolojisi içerisinde ‘gerçeklikten uzak bir üstünlüğe’ sahip olduklarını vurgulamaktadır. İran mitolojisine dönüldüğüne ise, kadının, kutsal kişiliğe karşılık şeytani kişilik olarak tasvir edildiği görülmektedir (Sajadpour ve Ebrahim, 2011). Türk mitolojisinin aksine İran mitolojisinde kadın, bazen erkek kılığında da olsa, başrol olarak daha fazla görülebilmektedir. Fakat İran mitolojisinde kadın, yardımcı, anaç ve ancak erkeğe benzediklerinde güçlü olarak görülen Türk mitolojisinin aksine erkeğin karşısında, ona zorluk çıkaran karakter olarak betimlenmiştir (Sajadpour ve Ebrahim, 2011; Kayabaşı ve Bal, 2019; Bars, 2014). Erkeklik çalışmaları içinde yer alan üretim ilişkileri bölümünde de işlenen, kadının evin iç erkeğin dış bölgesinde verimli olduğu anlayışı, İran mitolojisinde çokça görülmektedir (Connell, 2018; Sajadpour ve Ebrahim, 2011). Yine kadınların, erkeğe itaat etmesinin bir zorunluluk olarak anlatılması yaygın olarak görülmektedir. Mitler içerisinde kadınlar hep sessiz ve söz dinleyen olarak tasvir edilirken İran mitolojisi içerisinde iyi olarak gösterilen kadın figürlerinin bu özelliklere sahip olması dikkat çekmektedir (Hinnells, 1985; Sajadpour ve Ebrahim, 2011). Türk mitlerinde öne çıkan kadın figürleri bilgelikle bağdaştırılırken İran mitlerinde kadınların bilgisizlik ve yeteneksizlikle ilişkilendirilmesi ise farklı bir pencere sunmaktadır. Bunun yanı sıra, İran mitolojisinde kadın, kötülükle de öne çıkabilmektedir. İran’da günlük dilde kullanılan ‘feminen sahtekârlık’ (feminine deceitfulness) kalıbının buradan gelmiş olması da muhtemeldir (Sajadpour ve Ebrahim, 2011).

21. Yüzyılda Türkiye ve İran’da Kadına Bakış ve Mitlerle Bağlantıları 

İran ve Türkiye’deki kadın anlayışına bakıldığında ise, durum mitolojilerdeki anlatılarla benzerlik göstermektedir. İran’da kadınlar hala erkeklerin izinleriyle hareket etmekte, birçok alanda kısıtlanmakta ve erkeklerle eşit olarak görülmemektedir. Guardian Council’in sözcüsü, İran’da kadınların başkan olmamasıyla ilgili yasal bir yasak olmadığından bahsederken, toplum içerisinde kadınların yönetici rolünde olmasının önünde sosyal bir tabu olduğuna dikkat çekmektedir (Greenblatt, 2020). Hukuk çerçevesinde ise, kadın yine erkeğin ‘yarısı’ olarak görülmekte ve söz sahipliğinde sadece yüzde elli haklarının olduğu belirtilmektedir. Kadına karşı cinsel taciz ve şiddet vakaları, İran’da azımsanamayacak kadar yüksek olmakla beraber bu toplum içerisinde normal olarak karşılanmaktadır. Mitoloji içerisinde adamın karşısında olarak gösterilen kadın modelinin, adamın kadını kendine ‘rakip ve düşman’ olarak görmesi ve bunun sonucunda hegemonik sistemin oluşmasına katkısının olması muhtemeldir. İran’ın uzak tarihine de bakıldığında ise, şu anki durumlarından daha kötü olduğu görülebilmektedir. Ahameniş İmparatorluğu yükseliş zamanlarından önce, kadınların kapanmalarına ‘sosyal statüleri’ düşükse izin verilmemekteydi (Jomepour, 2015). Yine aynı dönemlerde harem sistemi, kadınların çocuk sahibi olmaya zorlanmaları ve kadınların köle olarak verilip alınması da yaygın olarak görülmekteydi. Bu anlayışın temellerinin, İran mitolojisinde kadın üzerinden yaratılan korku ve kadınların genel işlevlerinin doğum üzerinden gösterilmesinden oluşma olasılığı değerlendirilmeye alınabilir. İran’da Sasani dönemi sırasında evden ayrılan kadınlara ölüm cezasıyla hüküm giydirilmesi, İran mitolojisi içerisinde yer alan ‘sadakat’ ve ‘eşe bağlılık’ temalarının etkisi olarak sayılabileceği gibi, bu anlayışın ileride yarattığı sıkıntılara da örnek teşkil etmektedir. Türkiye’de portre daha ılımlı görünse de; kadın ve erkeğin kanunlar önünde eşit görülmelerine rağmen, toplum ve hukuki işlemlerin yürütülmesinde özellikle kadın cinayetleri ve kadına şiddet konularında alınan önlemlerin zayıf olduğu görülmektedir (Demir, 2011). İstanbul Sözleşmesi’nden çekinilmesiyle beraber, Türkiye’de kadınları koruyan yasaların azalması ve değersizleştirilmesi, kadınların eşitliklerini kazanmalarındaki bu mücadelede yavaşlamalarına neden olmuştur (Yazıcıoğlu, 2019). Kadınlara iş hayatında zorluklar çıkarılması ve aile kurumunun korunması adına yapılan çocuk bakmanın kadınların özel görevi olarak bahşedilmesi de Türkiye’de kadın hakları özelinde yaşanan sıkıntılardan biri olarak görülmektedir (Yılmaz, 2018). Türk mitolojisi içerisinde kadınların kutsal ve önemli sayılma sebeplerinden biri olan ‘anaçlık’ ve ‘doğurganlığın’ sonuçlarından birinin bu olduğu varsayılabilir. Yine Türk toplumlarında eski zamanlardan beri ‘evin direği kadındır’ anlayışı da aslında ‘ev işlerini halleden ve düzenden sorumlu’ şeklinde betimlendiğinden ve bunun örnekleri yine Türk mitleri içerisinde görülebildiğinden, eskiden Türklerin matriarkal sisteme sahip olduğu kanısının temelinin eksik olduğunu göstermektedir.

Sonuç

Sonuç olarak, iki ülkenin de mitolojileri incelendiğinde, kendi içlerinde kadın hakları ve kadınların gösterimi konusunda sıkıntıları olduğu gözlenebilmektedir. Kadınların anaçlık, doğurganlık, çocuk ve ev bakımı, erkeklerin bir yardımcısı olarak görülmesi; kadınların mevcutta kazanmaya çalıştıkları ‘iş yaşamına katılma hakları’ ve aslında bir birey olarak birine bağlı olmadan sürdürebilecekleri bir hayat için yaşam hakkını almalarını zorlaştırmakla beraber mevcut bulunan ataerkil sistemin devam etmesine katkıda bulunmaktadır. Kadınlardan rıza alınmadan ‘birilerine alınıp verilmeleri’ ve kendi rızaları bulunmadan evlendirilmeye çalışılmaları, günümüzde de görülebilen ‘görücü usulü’ evliliklerin ve ‘tecavüz vakalarının’ olma sebeplerinin temelini oluşturabilmektedir. Türk topluluklarının eskiden anaerkil olması anlayışının ise altının Türk mitolojisindeki hikâyelerin içindeki ‘evin direği’ olan kadının aslında yine erkeklik çalışmaları içerisinde yer alan ‘verimlilik bağlantıları’ içerisinden bir değerlendirilmeye yoluyla söylendiği ve kadının her seferinde ev içindeki ve çocuk bakımıyla ilgili davranışlarının öne çıkarıldığı görülebilmektedir. İki milletin mitlerinin de toplum üzerine olan etkilerinin yansımaları, günümüze kadar ulaşmaktadır. Mitolojilerin bu alanda incelenip feminist teoriler üzerinden değerlendirilmesinin, toplum sorunlarının sebebinin daha net bir şekilde tespit edilip çözüm yoluna ulaşılmasına yardımcı olabileceği aşikârdır.

Ceren KALINBACAK

Gender Studies Staj Programı

Kaynakça:

Azar, B. (2019). Ulu Ana’dan Albastı’ya değişim/dönüşüm sürecinde: Umay. Külliyat Osmanlı Araştırmaları Dergisi, (7), 1-7.

Bal, G. ve Kayabasi, O. (2019). Sibirya sahası Türk destanlarında kadının yeri ve bu bağlamda eski Türklerin kadına bakışı. Türkiyat Mecmuası-Journal of Turkology, 29(2), 419-434.

Bars, M. (2014). Türk kahramanlık destanlarında kadın tipleri. International Journal of Language Academy, 3, 337-350. https://doi.org/10.26650/iuturkiyat.646171

Connell, R. (1995). Masculinities. University of California Press.

Demir, A. (2011). Yasal düzenlemede kadın hakları. Hukuk Gündemi. Ankara Barosu. http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/hgdmakale/2011-1/7.pdf

Ferrara, M. (2013). Book Review: Bruce Lincoln, gods and demons. Priest and scholars. Critical exploration in the history of religions, Studi e Materiali di Storia delle Religioni, 79, 672-678.

Greenblatt, M. (2020, Ekim 29). Women in Iran: Political representation without rights. Erişim Adresi: https://www.mei.edu/publications/women-iran-political-representation-without-rights

Hinnells, J. (1973). Persian mythology. London: Chancellor Press.

Işık T., Kılıçaslan E., Kılıçaslan S. (2017). Conference Proceedings of the 2nd Academic International Conference on Social Sciences and Humanities, (pp. 83-90). Cambridge, May 22nd -24th.

İbrahim, D. (2007). Altay destanları 3. Türk Dil Kurumu Yayınları.

Jomepour, R. (2015). Women in Iran: ancient history to modern times, and back. Graduate Theses and Dissertations. 14396. https://doi.org/10.31274/etd-180810-3948

Kitabi-Dede Korkud ensiklopediası. (2000). I cild. Yeni Neşrler Evi.

Ögel, B. (2010). Türk Mitolojisi I ve Türk Mitolojisi II. Türk Tarih Kurumu Yayınları. 

Sajadpour, F & Ebrahim, J. (2011). Feminine sexual identity in Persian legends and myths. International Journal of Social Science and Humanity, 251-255. 10.7763/IJSSH.2011.V1.45.

Tuttle, L. (1986). Encyclopedia of feminism. Longman.

Yanar, G. (2020). Yaratılış mitolojileri. Ötüken Yayıncılık.

Yazıcıoğlu, Y. (2019, Kasım 25). Türkiye’de kadın hakları geriye gidiyor. Erişim Adresi: https://www.amerikaninsesi.com/a/uzmanlar-turkiye-de-kadin-haklari-konusunda-geri-adimlar-atiliyor/5179891.html

Yılmaz, S. (2018). Türkiye’de kadınların çalışma hayatındaki yeri ve sosyal güvenlik hukuku düzenlemeleri. Sosyal Çalışma Dergisi, 2(2), 63-80.

Snowpiercer (2013)

“(Ayakkabıyı işaret ederek) Yolcular! Bu, bir ayakkabı değil. Bu, düzensizliktir. 42 numara kargaşadır. Bunu görüyor musunuz? Bu, ölümdür. Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. Sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. Kıyafet mi? Pantolon mu? Hayır, düzendir. Düzen bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir. 

(Ayakkabıyı cezalandırılanın kafasına koyar) Kafanıza ayakkabı giyer misiniz? Tabii ki giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı, ayak içindir. Şapka kafa içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. Ben kafa için varım, siz ayaklar için. Her şey yerli yerindedir. Tüm yolcular kendi bölümlerindedir. En başından beri ben ön taraftayım, siz arka taraftasınız. Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur. Yerinizi bilin. Yerinizde kalın. Ayakkabı olun!”

2014 yılında devletler artık küresel ısınmanın görmezden gelinemeyeceği husunda fikir birliğine varır ve 79 ülke anlaşarak, küresel ısınma ile mücadele edebilmek ve küresel sıcaklığı yaşanabilir seviyeye çekebilmek amacıyla atmosfere yapay bir soğutucu materyali olan “CW7” ismindeki gazı yaymaya başlar. Bu, insanlığın gezegenin ısınmasına karşı geliştirdiği devrimsel bir çözüm olarak anlatılır. Ancak durum kontrolden çıkar, dünyadaki sıcaklık yaşanabilir seviyenin altına düşer ve dünya buz tutar, değerli bir azınlık ise kendilerini koruyabilmek için Wilford ismindeki birinin sürekli hareket halinde olan trenine binebilmeyi başarır ve kurtulur.

Bu bilgilerin ardından kendimizi bir anda olayın üzerinden 17 yıl geçmiş bir halde, 2031 yılında, dünya üzerindeki insanlığın yok olduğu ve yalnızca trene binebilmiş bir azınlığın var olduğu distopik bir gelecekte, buz tutmuş bir dünyada ve bu dünyanın içerisinde durmaksızın ilerleyen, kendi içerisinde tavizsiz bir kast sistemi oluşturmuş distopik, otokratik, acımasız, sert ve imgesel bir trenin en arka vagonunda, sınıfsal olarak en düşük insanların yer aldığı bölgede buluyoruz. 

Tren, içinde ön taraftan arka tarafa doğru aşağı yönde seyreden katı bir kast sistemine sahiptir. Trenin sahibi olan, motoru kontrol eden ve hiyerarşik olarak kastın en tepesinde tek başına bulunan (yüksek otorite/erk güç) Bay Wilford en ön vagondadır ve treni yönetmekte, trenin içindeki popülasyona bir nevi insanlığa yön vermektedir. Vagonlarda geriye gittikçe standartlar düşmekte, insanların değeri ve ulaşabildikleri imkanlar azalmakta, en arka vagonda ise tamamen insanlık dışı bir şekilde var olan, yalnızca hayatta kalan en aşağı grup yer almaktadır. Bu grubun herhangi bir olanağa erişimi yoktur. Pencereleri yoktur, dışarıyı göremezler, yalnızca hayatta kalmalarını sağlayacak, kendilerine sayı ile gelen ve filmin ilerleyen sahneleri de de bir kaynak kullanmadan trenin içindeki atık haşeratlardan yapılıyor olduğunu öğreneceğimiz protein barları tüketebilirler. Belirli periyodlarla, trenin eksilen, yenisi temin edilemeyen ve elle çalıştırılması gereken parçalarının yerine arka vagondaki çocuklar arasından boyları ölçülerek makinelere sığabilecekler alınır ve onlara ne olduğu bir daha asla bilinmez. 

Film oldukça Realist bir düşüncenin hakimiyeti ile ilerliyor. Örneğin çocuğunu vermek istemeyen bir baba yöneticiye ayakkabı fırlatır. Ardından düzeni sağlamakla görevli kişilerce halk diz çöktürülür ve o babanın ayakkabıyı fırlattığı kolu “Yerinizi bilin. Yerinizde kalın” replikleri ile kesilerek baba, halkın önünde cezalandırılır. Otoriteyi korumak ve düzeni sağlamak için izlenecek her yol mübahtır. Zaten Machiavelli Prens kitabında de bir liderin eğer ikisi arasında kalırsa sevilmek yerine korkulmayı tercih etmesi gerektiğinde, bunu da kendisine karşı gelenleri halka açık bir şekilde cezalandırarak elde edebileceğinden ve bu sayede karşıt görüşleri ve bunlara sahip insanları sindireceğinden bahseder. Burada da tam olarak olan budur. Bu sahnede de cezalandıran kişi herkesin yerini bilmesi ve nereye ait olduğuyla ilgili bir konuşma yaparak Bay Wilford’a bağlanır. Bağlantı gerçekleşmez ama Wilfordun varlığı en arka vagonda bile hissedilir. 

Bay Wilford karakteri ise bir nevi George Orwell’in 1984 romanındaki Büyük Birader (Big Brother) ile güçlü benzerlikler taşır. Her şeye kadirdir, sürekli ulu şeklinde bahsedilir ve her vagonda her an ne olduğundan sürekli haberi vardır. En arka vagondaki küçük bir ayaklanma bile bilgisi dahilindedir. Zaten daha sonra başlayacak olan ve filmin konusunu oluşturan isyan da onun rızası ve yönlendirmesi ile onun amaçları doğrultusunda  çıkmıştır ve onun istediği şekilde ilerleyecektir. Her şeyi o yönetir, yöneticiler hariç diğer vagonlardaki insanlar onu göremez. Daha sonra vagonlarda ilerledikçe göreceğimiz, trenin çocuklara eğitim verilen vagonunda küçük çocuklara Bay Wilford’un kahramanlığı, insanlığı nasıl kurtardığı, onlara nasıl önderlik ettiği epik bir kahramanlık hikayesi şeklinde izletilmekte, zamanında trenden kaçmış olanların dışarıdaki donmuş vücutları çocuklara gösterilmekte, Bay Wilford’un otoritesine boyun eğmeyenlerin sonu budur denilerek yine Makyavelist bir yaklaşım ile korku iklimi oluşturulmakta ve Bay Wilford’un otoritesi halka daha çocukluktan itibaren güçlü bir şekilde empoze edilmektedir. Her vagonda büyük W işaretleri vardır ve insanlar her yerde Bay Wilford’unn otoritesini  varlığını hisseder. 

Film cezalandırma sahnesi ve Wilfordun otoritesinin, trenin acımasızlığının hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösterilmesi ile başladıktan sonra arka vagonda süren isyan planları ve nihayet isyanın başlaması ile devam eder. Ana karakter olan ve isyanın liderliğini yapan, başını çeken Curtis’e ön vagonlardan, protein barlarının içine gizlenmiş, isyan sırasında ne yapılması, yapılanların nasıl yapılması gerektiği ile ilgili istihbarat niteliğinde kırmızı kağıtlar gelir. Curtis isyana ve isyanın gidişatına hem bunlara göre hem de Bay Wilford’un eski dostu olduğunu anladığımız ve treni asıl yönetmesi gereken kişi olduğuna inanılan yaşlı, bilgiç Bay Gillian’ın bir mentör, akıl hocası niteliğindeki davranışları, fikirleri ve söylemleri ile yön verme niyetindedir. 

Daha önce de bir çok isyan, ayaklanma olmuştur ancak başarılı olabilen, ilk vagona ulaşabilen bir isyan olmamıştır. Curtis ile Bay Gillian arasında “eğer motoru kontrol edebilirsek tüm treni kontrol ederiz” konuşması geçer. Daha sonra ise yine bir istihbarat ile trenin su kaynağının motorun olduğu ana vagona göre daha geride ve daha kolay ulaşılabilir olduğu fark edilir ve “eğer suyu kontrol edersek, müzakere sürecini de kontrol ederiz” repliği geçer. Aslında bu bir isyanda, devrimde, rejimi değiştirmeye veya olanı yıkmaya yönelik herhangi bir hareketin neyi amaçlaması gerektiğinin veya hangi yol ile başarılı olabileceğinin, tren imgelemesi ile referans gösterilen bir devlet düzeninde yönetim noktasının ve halkın/popülasyonun kaynaklara ulaşımı ve güvenliği perspektifinden stratejik noktaların ne derece önemli olduğunun ve bunların yönetimi, otoriteyi, mevcut düzenin sağlayıcılarını sert güç kullanımı yerine nasıl müzakere masasına, uzlaşmaya getirebileceğinin, isyancı hareketin nasıl stratejik bir güç ve koz elde edebileceğinin bir açıklamasıdır.

Aynı şekilde istihbaratın ve güvenlik açıklarının bilinmesinin önemi  de isyancı hareketin vagonlar arasında ilerlerken, trenin inşasında o vagonların güvenlik sistemlerinin tasarımını yapmış olan Namgoong Minsu sayesinde ilerleyebilmesi, vagonların kapılarını açabilmesinden anlaşılabilmektedir.

Filmin ilerleyen dakikalarında isyancı hareket çeşitli mücadelelerin ve kayıpların yaşandığı çeşitli aksiyon sahneleri ve diğer vagonlardaki yaşam stillerini, hayat standartlarının gördüğümüz sahneler ile ilk vagona doğru ilerler. Her vagon geçtiğinde daha lüks, daha zengin ve trenin kuyruk kısmındaki insanlara adeta birer hayvanmış gibi bakan ve onlardan korkan insanların olduğunu görürüz. 

Nihayet Curtis birçok kayıp ve mücadele neticesinde ilk vagona ulaşabilen ilk insan olmayı başarır ve nihai amacını gerçekleştirir. Curtis’in burada Bay Wilford ile olan görüşmesinden de yine Realist düşünce ve makyavelci devlet yönetimi ile alakalı çıkarılabilecek önemli dersler var. 

Bay Wilford’un ağzından duyduğumuz “eğer insanları kendi başlarına bırakırsak kaos çıkar birbirlerini yok ederler, ben onları kendilerinden koruyorum”, “Tren dünyadır, insanlık da biziz. Liderleri olmadan insanların neler yaptığını gördün. Yakıp yok ederler. İnsanlar böyledir. Tuhaf ve zavallılar değil mi? Onları kendilerinden koruyabilirsin.” replikleri Thomas Hobbes’un herkesin herkesle savaş halinde bulunduğu ve üstün bir erk olmadan birbirleriyle tamamen güvensiz ve şiddetli bir ilişki içinde bulundukları ve realist teorinin insanların doğasının kötü, bencil ve çıkarcı olduğu anarşik yapı fikirlerinin yansımasıdır. 

Sonuç olarak bizlere distopik ve acımasız bir gelecek sunan bu filmi realist ve Makyavelist bir bakış açısıyla okumak ve analiz etmek aslında birçok sahneyi daha farklı ve teorik olarak anlamlandırmak açısından faydalı olacaktır.

Zeki Talustan Gülten

Uluslararası İlişkiler Staj Programı

Avrupa Birliği’nin Göç Politikası: Hırvatistan Örneği

Avrupa Birliği (AB) göç politikası, birliğin ekonomik, sosyal ve politik öncelikleri doğrultusunda şekillenmiştir. Pek çok alanda ortak politik duruş sergilemeyi başaran AB üyesi ülkeler, göç konusunda bu başarıyı sağlayamamışlardır. Ortak bir göç politikası oluşturulamamasına rağmen AB’nin özellikle kitlesel göç akınları karşısındaki tutumu hayal kırıklığı yaratmıştır. Çünkü özellikle Ortadoğu’daki iç karışıklıklar nedeniyle canını kurtarmak için Birlik kapısına dayanan sığınmacılarla ilgili gerçekleştirilen uygulamalar AB’nin temel değerleriyle taban tabana zıtlık teşkil etmektedir (Duruel, 2017: s.9).

Türkiye Gündeminde Bu Hafta: 14-21 Kasım

TÜRKİYE, DOĞU AKDENİZ’DE GAZ SONDAJINA DEVAM EDECEK

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay 15 Kasım Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Türkiye’nin kimseden korkmadığını ve Doğu Akdeniz sularında petrol ve gaz sondajına devam etmekten caydırılamayacağını söyledi. Oktay, KKTC’ nin  bağımsızlık ilanının 38. yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen törende yaptığı konuşmada, “Doğu Akdeniz’de macera arayanlar cevap bulacak” dedi.

Oktay’ın sözleri, GKRY hükümetinin ExxonMobil ve ortağı Qatar Petroleum’un birkaç hafta içinde Kıbrıs’ın güneybatısında sondaj çalışmalarına devam edeceklerini açıklamasının ardından geldi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise 17 Kasım Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Akdeniz ve Karadeniz’de doğal gaz aramak için yeni bir sondaj gemisi satın aldığını duyurdu. Enerji Bakanı Fatih Dönmez de Twitter’da geminin yaklaşık 3.600 metre (11.800 fit) derinlikte sondaj yapabilecek kapasitede olacağını söyledi.

Ne olmuştu?

Geçen yıl, Türkiye’nin açık denizlerde enerji arama çabaları Yunanistan ve GKRY ile gerilimi artırmıştı. Yunanistan ve GKYR’ nin münhasır ekonomik haklar talep ettiği sularda Türk arama gemileri ve sondaj gemilerinin hidrokarbon aramasının ardından, Yunanistan ve Türkiye’den gelen savaş gemileri Ege Denizi’nde birbirini gölgeler vaziyetteydi.

TÜRKIYE, KÖRFEZ ÜLKELERİYLE YAŞANAN KRİZDE LÜBNAN’A YARDIM TEKLİFİNDE BULUNDU

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 16 Kasım Salı günü yaptığı açıklamada, ülkesinin Lübnan ile Körfez Arap ülkeleri arasındaki ilişkileri düzeltmeye yardımcı olmak için elinden gelen her türlü desteği sunmaya hazır olduğunu söyledi.

Beyrut’a yaptığı ziyarette Çavuşoğlu, ülkenin istikrarını ve önümüzdeki baharda yapılması planlanan genel seçimlerin zamanında yapılmasını sağlamak için Lübnan hükümetine destek çağrısında bulundu. Çavuşoğlu, Lübnanlı yetkililerle Suriyeli mültecilerin gönüllü dönüşünün nasıl sağlanacağını da görüştüklerini söyledi.

Türkiye ve Lübnan, bölgedeki en fazla Suriyeli mülteci nüfusuna sahip iki ülke. Türkiye 3,6 milyondan fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yaparken, 6 milyon nüfusa sahip Lübnan’da 1 milyondan fazla Suriyeli mülteci bulunuyor.

ERDOĞAN İLE GÖRÜŞME SONRASI UKRAYNA CUMHURBAŞKANI’NDAN AÇIKLAMA

Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodymyr Zelenskiy 17 Kasım Çarşamba günü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüştü ve ikili ilişkilerin ordularını güçlendirdiğini söyledi.

Ukrayna’nın doğu Donbass bölgesinde Rus destekli güçlere karşı savaşta Türk İHA’ları satın alması ve konuşlandırması Rusya’yı kızdırmıştı. Rusya’nın daha sonra Ukrayna sınırlarına asker göndermesi de Batı’da endişelere yol açmıştı.

Zelensky attığı bir tweet’te Türkiye ile ortaklığın derinleştiğini söyledi. “Ülkelerimizin silahlı kuvvetlerini zaten güçlendiriyoruz. Beklenen STA (Serbest Ticaret Anlaşması) da ekonomik büyümeye katkıda bulunacak.” ifadelerini kullandı.

ERDOĞAN VE SANCHEZ GÖRÜŞMESİNE DAİR NOTLAR

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 17 Kasım Çarşamba günü Türkiye-İspanya Hükümetler arası 7. Zirvesi’nde Ankara’da konuk ettiği İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ile görüşme sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında, Türkiye’nin ikinci bir uçak gemisi ve muhtemelen bir denizaltı satın alarak NATO müttefiki İspanya ile savunma iş birliğini artırmayı umduğunu söyledi.

İspanya olarak Türkiye’nin AB perspektifini desteklediklerini dile getiren Sanchez, “Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin bir parçası olmasını istiyoruz. Türkiye sadece bir komşu değil, AB için bir ortak bir müttefiktir.” dedi. Türkiye ile İspanya arasındaki ikili ilişkilerin “çok olumlu” olduğunun altını çizen Sanchez, ikili ticaret hacminin de önemli ölçüde yükseldiğine işaret etti. İki ülkenin de uluslararası platformlarda kültürler ve dinler arası diyaloğun önemini vurguladığını kaydeden Sanchez, bu kapsamda iki devletin de Medeniyetler İttifakı’nı desteklediğini hatırlattı.

Sanchez, NATO kapsamında iki ülkenin iş birliği hakkında, “Bu sadece bizi müttefik olarak tanımlamıyor. Güvenlik anlamında ortak bir odak sağlıyor. İspanya’nın bu konuda devam çalışmaları var. NATO zirvesi 2022’de Madrid’de yapılacak. Konumuz da stratejik kavram olacak. Türkiye gibi değerli, önemli bir ortak müttefik toplantıda yer almalı.” açıklamalarında bulundu.

Erdoğan ayrıca, “Silahlı ve silahsız insansız hava araçları da dahil olmak üzere savunma sanayinde yapabileceğimiz çok şey var” ifadelerini kullandı. Erdoğan ve Sanchez yenilenebilir enerji, afet müdahalesi ve spor alanlarında iş birliğini kapsayan altı anlaşmanın imzalanmasını da denetlediler.

Bu arada Erdoğan, 2017 yılında tartışmalı uçaksavar füzelerinin Türkiye’ye satışının ardından Rusya’nın S-400 füze savunma sistemleri için Türkiye’ye teknoloji aktarmaya başladığı yönündeki haberler hakkında yorum yapmayı reddetti.

“İstanbul Sözleşmesi’ni tamamen gündemimizden çıkardık”

Kadına şiddet konusu ve İstanbul Sözleşmesi’ne ilişkin bir soru üzerine Erdoğan, kadına şiddet noktasında iktidarın çok hassas olduğunu ifade ederek, şunları söyledi:

Maalesef tabii bu dönem içerisinde bazı kadına şiddet noktasındaki uygulamalar bizi dilhun etmektedir. Tabii bunların üzerine gerek emniyet teşkilatımız, gerek Adalet Bakanlığımız olarak şiddetle gidiyoruz ve bu konuda da gerekli olan her türlü adımları atıyoruz, atmaktayız ve atacağız. Ancak İstanbul Sözleşmesi konusuna gelince, biz İstanbul Sözleşmesi’ni tamamen gündemimizden çıkardık. Çünkü biz İstanbul Sözleşmesi ile atılacak adımları zaten normal yasalarımızda kadına şiddetten tutunuz, uygulamalarına varıncaya kadar bunlar bizim zaten gündemimizde var. Çünkü kadın bizde en kutsal varlıktır ve kadının bu kutsiyetine asla leke gelmesine biz zaten müsaade etmeyiz. Çünkü bizde aile kavramı çok hassastır, çok kutludur. Aile kavramı üzerinde de bu önemsediğimiz durumu lekelemek suretiyle buna müsaade zaten etmeyiz. O zaman zaten İstanbul Sözleşmesi’ne de gerek yok dedik ve kaldırdık.”

DEMOKRASİ ZİRVESİ’NE DAİR TARTIŞMALAR

ABD Başkanı Joe Biden, 9-10 Aralık tarihlerinde çevrimiçi ortamda gerçekleşecek bir Demokrasi Zirvesi planlıyor. Dünya çapında demokratik yenilenme için olumlu bir gündem oluşturma amacı taşıyan zirvede dünyanın çeşitli demokratik ülkelerinin liderlerinin sanal ortamda bir araya gelmesi hedefleniyor. Beyaz Saray yönetiminin her ülkeden bir yapılacaklar listesi getirmesini istediği; davetli ülke liderlerinin yolsuzlukla mücadele, otoriterliğe karşı duruş ve insan hakları gibi üç temel başlıkta eylem taahhütlerinde bulunması bekleniyor. 

Türkiye ile ilgili endişelerimiz sürüyor

Türkiye’deki insan hakları ve demokrasi alanındaki son gelişmeleri nasıl değerlendirdikleri sorusuna ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Demokrasi ve İnsan Haklarından Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Uzra Zeya, Türkiye’de sivil alanın, özellikle de ifade özgürlüğünün kısıtlanmasından ve gazetecilerin tutuklanmasından kaynaklanan endişelerin sürmekte olduğu yanıtını verdi.

Son dönemde Türkiye – ABD ilişkileri

Washington’da iki gün süren temaslarını değerlendiren TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski, Türk-Amerikan ilişkilerindeki karşılıklı güvensizlikten kaynaklı sorunların devam ettiğini, bunların diyalog ve çözüm odaklı yaklaşımlarla giderilebileceğini düşündüğünü belirtti.

Öte yandan, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Karen Donfried ise Türkiye’yi değerli bir NATO ortağıolarak tanımlayıp, ABD’nin Yunanistan’la Ortak Savunma İş Birliği Anlaşması’na dair soruya ABD’nin Türkiye’deki iş birliğini derinleştirmekle aynı derecede ilgilendiği yanıtını verdi. Donfried, F-35 tartışmalarına ilişkin şu yorumda bulundu: Bence burada önemli olan; ABD ve Türkiye’nin bu konular üzerinde çalıştığı, devam eden bir sürecin olmasıdır. Birlikte çalışarak çözüme ulaşacağımızdan eminim.”

Kaynaklar: Anadolu Ajansı, Associated Press, Deutsche Welle Türkçe, Euronews, Milliyet, Reuters

 

Hazırlayan: Dilara Nesrin BULUT

 

Haftanın Öne Çıkanları

0

“SIRBİSTAN SAVAŞ SUÇLULARINI YÜCELTİYOR”

Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da duvara çizilen Ratko Mladiç resmi ülkede ve dünyada tepkilere yol açtı. “Bosna Kasabı” lakaplı Mladiç’in resminin İçişleri Bakanlığı tarafından koruma altına alınmasıyla geniş çaplı protestolar düzenlendi.

AA

Savaş suçlusu kabul edilen Komutan Mladiç’in Sırp emrindeki birlikler ile Bosna Hersek soykırımında 8 bini aşkın sivil katledilmişti. Başkentte duvara çizilen Mladiç resmi eleştirileri de beraberinde getirdi.

 İnsan hakları aktivistleri, Mladic’in Bosna Hersek’te 1992-1995 yıllarında yaşanan savaşta suçlu bulunduğu Srebrenitsa soykırımına hatırlatma yaptı. “Soykırımı asla unutmayacağız” yazılı pankart açtı. Başkentin çeşitli yerlerindeki duvarlara Srebrenitsa çiçeği çizilerek “Hatırlıyoruz” yazıldı.

Duvar resmine yumurta atan bir kişinin tutuklanması ise protestoları tırmandırdı. Göstericiler Sırbistan’ın savaş suçlularını koruyan tavırlarını kınadığını söyledi. Mladic’in duvar resminin tamamen kaldırılması, Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic’in Mladic’i korumaktan vazgeçmesi talep edildi.

İlerleyen günlerde Mladiç’in resminin yanına Sırp milliyetçisi Çetnik lider Draza Mihailoviç’in de resmi eklendi. Başkentte toplanan diğer göstericiler ise Mladic ve Mihaloviç’in “kahraman” olduğunu savundu.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Sözcüsü Liz Throssell “Hüküm giymiş savaş suçlularını yücelten sembollerin kamusal alanda yeri olmamalıdır.” dedi. Son dönemlerde Batı Balkanlar’da nefret ve soykırım suçlarının inkârında artış olduğunu vurguladı.

AB Sırbistan Delegasyon Şefi de İçişleri Bakanlığı’nı savaş suçlularını korumak ve yüceltmekten vazgeçmeye çağırdı. Tepkilere rağmen kaldırılmayan resme eleştiriler sürüyor.

Kaynak: AA, Balkan News

 

BELARUS-POLONYA SINIRINDA BEKLEYİŞ SÜRÜYOR

Belarus-Polonya sınır hattında gerilim tırmanıyor. Avrupa’ya geçmek isteyen 2 bini aşkın göçmen kamplarını terk ederek Polonya sınır kapısına yürüdü. BM ve AB, göçmenlerin insan hakkı ihlaline maruz bırakılmaması için çağrı yaptı.

AA

Irak ve Suriye’den gelip Belarus üzerinden Avrupa’ya geçmeyi planlayan göçmenler kendi kurdukları kamp alanından ayrılarak Polonya’nın Bruzgi-Kuznitsa sınır kontrol noktasında toplandı. Ülkeye geçişi engellemek isteyen Polonya güvenlik güçleri yerlere dikenli teller serdi.

Irak’ın Belarus’a seyahat için göçmenlere vize veriyor olması iki ülke arasındaki tansiyonu yükseltti. Ancak Belarus Devlet Sınır Komitesi’nden yapılan açıklamada göçmenlerin barışçıl niyetlerine ve her duruma hazır olduklarına vurgu yapıldı.

Ayrıca Komite, Belarus-Litvanya sınırından ülkeye girmek isteyen göçmenleri Litvanyalı sınır güvenlik görevlilerinin de güç kullanarak Belarus topraklarına geri göndermeye çalıştığını söyledi. AB ülkelerinden yanıt alamayan Belarus hükümeti, göçmenlerin başkent Minsk’e dönmesine izin vermiyor.

BBC’ye verdiği röportajda Iraklı bir göçmen “Yardıma ihtiyacımız var. Burada çocuklar kalıyor ve bize hiç yemek verilmedi.” İfadelerini kullandı. Çocuk ve yaşlıların hastalandığını belirten göçmen “Bulunduğumuz yer buz gibi ve ne yemeğimiz var ne de ilacımız.” dedi.

İçlerinde önemli sayıda çocuk ve kadın olduğu belirtilen göçmenler için Birleşmiş Milletler’den de açıklama gecikmedi. BM, bu kişilerin ülkeler arasındaki anlaşmazlıklarda araç ya da piyon olarak kullanılmasını istemediğini ifade etti. “Hak ettikleri saygıyı görmüyorlar” dedi.

Avrupa Birliği de Belarus sınırındaki göçmenlerin ülkede muhafaza edilebilmesi için gıda, battaniye, hijyen ve ilk yardım malzemeleri ihtiyacını gidermek adına 700 bin avroluk yardım taahhüt etti. İki ülkenin de ilgili kuruluşlarını insani yardıma davet etti.

Polonya, Belarus’u göçmenleri siyasi araç olarak kullanmakla; Belarus ise Polonya’yı insan hakları ihlali ile suçluyor. Binlerce kişinin sınırdaki bekleyişi ise sürüyor.

Kaynak: AA, BBC

Uluslararası Gündem – Haftalık Bülten

0

JAPONYA’DA DEZENFEKTAN SKANDALI

Japonya’da bir hemşire tarafından 3 hastaya serumla dezenfektan enjekte edilmesi sonucu 3 hasta hayatını kaybetti. Hemşire ömür boyu hapis cezası aldı. 34 yaşındaki Ayumi Kuboki, duruşma sırasında beş yıl önce 70-80 yaş aralığındaki hastalarını da öldürdüğünü itiraf etti. Kuboki, polise verdiği ifadede iki ay içinde 20’den fazla insanı öldürdüğünü söylerken mahkemede bu beyanları hakkında yorumsuz kaldığını vurguladı.

Mahkeme Yokohama bölgesinde görüldü ve baş hâkim idam cezası verme isteminde bulundu. Hemşirenin pişman olduğunu söylemesi üzerine hakim rehabilite için bir şans olduğunu söyledi, idam cezası yerine müebbet hapis cezasına karar verdi.

Japon savcılar hemşire Kuboki’nin idam cezasına çarptırılmasını talep etti. Savunma avukatı Kuboki’nin öldürme eylemleri nedeniyle depresyonda olduğu ve akli dengesini kaybettiğini savundu. Öldürülen hasta yakınları ise Kuboki’ye idam cezası verilmemesini doğru bulmadığını beyan etti. 

Kaynak: Euronews

İrem Damla MİRZA

 

SAATLER SÜREN BIDEN VE XI GÖRÜŞMESİ

SBS News

Amerikan Başkanı Joe Biden ve Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, yaptıkları sanal görüşmede ticari ilişkiler, Tayvan Boğazı, Güney Çin Denizi ve Suriye gibi önemli konulara değindiler. Yapılan görüşmede iki rakip olası bir çatışmaya karşı “korkuluk” inşa etmeye çalıştı.

 

Biden ve Xi arasındaki görüşme beklenenden uzun sürdü. Üç buçuk saat süren görüşmede yetkililer “Konuşmanın saygılı, anlaşılır ve açık olduğunu” söyledi. 

Tayvan Boğazı’nda artan tansiyon hakkında detayları değerlendiren Beyaz Saray “Tayvan konusunda Başkan Biden, ABD’nin statükoyu değiştirmeye veya Tayvan Boğazı’ndaki barış ve istikrarı baltalamaya yönelik tek taraflı çabalara şiddetle karşı çıktığının” altını çizdi. Xi ise Tayvan’ın Çin’i kontrol etmek için kullanılmasının ateşle oynamak olduğunu söyledi. 

Biden,  görüşmenin ilerleyen saatlerinde Hong Kong ve Uygur özelinde insan hakları meselelerini de dile getirdi. 

Kaynak: SBS News, CGTN News

Şamil ORHAN

 

TAHRAN VE ANKARA TERÖRLE MÜCADELEYE HAZIR

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu resmi temaslarda bulunmak üzere İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile Tahran’da bir araya geldi. İran tarafından yapılan yazılı açıklamada Cumhurbaşkanı Reisi “Tahran ve Ankara’nın terörle mücadelede ortak hareket edebileceğini” ifade etti.

İki ülke arasında uzun vadeli iş birliği mutabakatının imzalanacağı belirtildi. Reisi “Bölgesel iş birliğimiz uluslararası iş birliğine dönüşmeli. Terör ve organize suçlara karşı mücadelede Türkiye ile ortaklığa hazırız.” ifadesini kullandı.

T.C. Dışişleri Bakanlığı

İki ülke arasındaki iş birliğinin bölge ve halk adına çıkarları olduğunu belirten İran Cumhurhurbaşkanı Reisi Azerbaycan ve Türkiye ile olan ilişkilerin komşuluk ilişkilerinden öte derin inanç ve kültürel bağlara sahip olduğunu da savundu.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Kafkaslarda ticari ilişkilerin ve istikrarın artması için İran ile olan iş birliğine sıcak baktığını belirtti. Çavuşoğlu, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada  “İran Cumhurbaşkanı Reisi’yle ticaret, yatırımlar ve terörle mücadele dahil ikili ilişkilerimiz ile bölgemizdeki son gelişmeleri ele aldık. İlişkilerimizi daha da geliştirme yönündeki karşılıklı irademizi teyit ettik.” dedi.

Kaynak: Bas News, Gündem Orta Doğu

Aybüke ÖZBUĞUTU

 

TİFLİS’TE MİKHAİL SAAKAŞVİLİ’YE DESTEK MİTİNGİ

TASS

Batı yanlısı ve reformcu olan eski Gürcistan Cumhurbaşkanı Mikhail Saakaşvili sürgünde geçen yıllardan sonra Ukrayna’dan 1 Ekim’de döndü. 2013’te Gürcistan’dan ayrılan Saakaşvili’ye dört ceza davası açıldı ve ikisinde gıyaben üç ve altı yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bunun yanında 20 Ekim’de Saakaşvili, beş yıla kadar hapis cezası istemiyle yasa dışı sınır geçişi yapmakla suçlandı. 

Ukrayna’da yaşayan Eski cumhurbaşkanı, politik nedenlerden ötürü 39 gündür açlık grevinde. Sağlık durumunun kötüleşmesinin ardından Saakaşvili Rustavi’de bulunan hapishane hastanesine transfer edildi. Ancak sağlık yetkilileri mevcut sağlık durumunun kötüleşmemesi için sivil veya özel hastaneye sevk edilmesi gerektiğini belirtti. Bunun üzerine protestocular, Rustavi’deki hapishanenin dışında birçok çadır kurdu ve Saakaşvili bir hastaneye nakledilene kadar 24 saat sürekli protesto gösterileri yapma sözü verdi. 

Gürcistan’ın ana muhalefet partisi Birleşik Ulusal Partisi başkanı Nika Melia kalabalığa “Saakaşvili’nin hayatı kurtarılmalı. Hükümete onu sivil bir hastaneye nakletmek için 24 saat veriyoruz. Talebin karşılanmaması halinde tüm Gürcistan pazartesi günü (Tiflis) Özgürlük Meydanı’nda toplanacak.” dedi. 

Açıklamanın ardından polis Özgürlük Meydanı ve yakınındaki sokaklarda ulaşımı durdurdu. Çevrede bulunan parlamento ve hükümet binalarında güvenliği artırdı. Bölgeye TOMA’lar yerleştirildi. Ülkede Saakaşvili’ye destek için 9 muhalif millevekili daha açlık grevine başladı.

Kaynak: TASS, TRT World, Radio Free Europe, RT

Şamil ORHAN



ABD, SURİYE’DE SİVİLLERİ ÖLDÜREN HAVA SALDIRISINI SAVUNDU

2019 yılındaki hava saldırısı hakkında ABD, bu saldırının meşru olduğu açıklamalarında bulundu. New York Times’ın haberine göre sivillerin orada bulunduğunu gösteren drone görüntülerine rağmen ABD jetleri insanların üzerine bomba attı. Times’ın raporu, komutanların saldırı sonrasındaki alarmı göz ardı ettiğini açıkladı. Savunma Bakanlığı tarafından  yapılan soruşturmalarda hava saldırısı hakkındaki direktiflerin raporlara eklenmediği ortaya çıkarken olaylarla alakalı bağımsız hiçbir araştırma yapılmadığı da bildirildi.

Konuya  ilişkin dava açıldı ve yetkili Gene Tate gazeteye verdiği demeçte “Liderlik bunu gömmeye çok kararlı görünüyordu. Kimse bununla ilgili bir şey yapmak istemedi.” dedi. Daha sonra ise Tate görevinden zorla alıkonuldu. 

BBC

Amerikan Ordusu Halkla İlişkiler Yetkilisi William Urban, ABD silahlarının hareket sırasında sivillerin orada olmadığından emin olduğunu ifade etti. “Bu belirsizliğin nedeni, videoda çok sayıda silahlı kadın ve en az bir silahlı çocuğun gözlemlenmesi ve silahlı ve silahsız personelin tam karışımının kesin olarak belirlenememesidir.” dedi. Konuya dair düzenlenen araştırma raporlarının her birinin ABD Merkez Komutanlığı tarafından reddedildiği biliniyor. 

Kaynakça: BBC

Özden BULUTBEYAZ

 

EKVADOR HAPİSHANE CİNAYETLERİYLE ÇALKALANIYOR

Latin Amerika ülkesi Ekvador’da 68 kişinin öldüğü hapishane cinayetleri ülke gündeminde yankı uyandırdı. Cinayetlerin arka planında Eylül ayında uyuşturucu çeteleri tarafından öldürülen 119 kişi bulunuyor. 

Reuters

Guayas eyaletinin valisi Pablo, çete üyelerinin bazı kimyasal maddeler kullanarak hapishanenin duvarlarını yıktıklarını ve böylece içeri girdiklerini belirtti. Polisin müdahalesinin yetersiz kaldığı olay uzun saatler sonucunda kontrol altına alındı. Arosemena içeride iş birliklerinin olduğunu ve cinayetlere mahkumların da ortak olduğunu vurguladı. 

Ekvador hapishanelerinde yaşananlar ne kadar ciddi?

Hapishane ölümleri ülkede oldukça yaygın hale geldi. Bu olayların başlangıcının Aralık 2020’de öldürülen Los Choeros çetesi lideri Rasquina’nın hapishaneden çıktıktan sonra öldürülmesine dayandığı belirtiliyor. Arosemena, “Uyuşturucu kaçakçılığına, hapishanelerin içinde ve dışında uyuşturucu dağıtmak için birbirleriyle savaşan suç çetelerine karşı savaşıyoruz.” dedi.

Kaynak: Reuters, DW

Özden BULUTBEYAZ

 

ORTA DOĞU’DAN POLONYA-BELARUS SINIR KRİZİNE TEPKİ

AP

Orta Doğu ve Afrika’dan Avrupa’ya gitmek isteyen göçmenlerin bekleyişi sürerken ülkelerden bu konuda tepkiler gelmeye devam ediyor. Irak Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen son açıklamaya göre Belarus’un Bağdat’taki fahri konsolosluğunun çalışma izinleri iptal edildi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ahmed el-Sahaf, yaptığı açıklamada bu adımın “Irak vatandaşlarını Belarus’tan Polonya’ya doğru yapılan insan kaçakçılığından korumak” olduğunu dile getirdi. 

Hükümetin 8 Kasım’da yaptığı açıklamada Belarus’tan ayrılmak isteyen vatandaşlar için geri dönüş uçuşları düzenlemeye başlayacakları söylendi. Irak’ın Moskova ve Varşova Büyükelçilikleri sınırda mahsur kalan insanların geri dönüşünü koordine ederken Irak ve Belarus arasındaki harici uçuşların durdurulduğu belirtildi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sahaf’ın yayınladığı ajandaya göre 18 Kasım’da gönüllü olarak dönmek isteyenler için ilk uçuşun gerçekleştirilmesi bekleniyor.

Kaynak: The Indian Express, Euronews

Aybüke ÖZBUĞUTU

 

ABU DABİ’DE YABANCI UYRUKLU VATANDAŞLARA MEDENİ HUKUK KARARI

En büyük Birleşik Arap Emirliği’nden biri olan Abu Dabi artık gayrimüslimler adına medeni kanun uygulamasına geçti. Evlenme, boşanma ve velayet gibi aile hukuku içeriği artık gayrimüslimleri de kapsıyor.             

Evlilik, boşanma, nafaka, velayet, ebeveynlik ve miras konularında şeriat hukuku artık sonlandı. Abu Dabi Şeyhi Halife bin Zayid el-Nahyan’ın yayımladığı kararnamede medeni hukukun uygulanmasında yabancılar için imkan sağlandı. Küresel rekabetin güçlenmesi adına medeni hukuk uygulamasına geçen Abu Dabi, kalifiye iş gücünü korumak ve geliştirmek adına bu kararda bulunduğunu açıkladı.

Abu Dabi’de yeni bir mahkeme kurulacak Bu mahkeme Müslüman olmayan kişilerin aile hukuku konularıyla ilgili davalara bakacak. Mahkemenin İngilizce ve Arapça dillerinde faaliyet göstermesi bekleniyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nde birtakım hukuki reformlar yapıldı. Evlilik dışı ilişki ve alkol tüketiminin suç sayılması ve namus cinayetlerinde ceza indiriminin kalkması bu reformlar kapsamına alındı. Hukuki reformların yanı sıra uzun vadeli vize izninin yabancı yatırım, turizm ve uzun süreli oturumlar için daha uygun olması hedeflenmekte.

Kaynak: Euronews

İrem Damla MİRZA

 

İRAN SINIRINDA İNSANLIK KRİZİ

Taliban’ın ülke yönetimini ele geçirmesiyle Afganistan’da baş gösteren istikrarsızlık iç savaş ve göçe neden oldu. Gözünü batı sınırına çeviren Afganlar tercihini ilk olarak İran’dan yana kullandı. Ancak IOM verilerine göre İran 2021’de bir milyondan fazla Afgan göçmeni ülkesine geri gönderdi. Gönderilen göçmenlerin sınır bölgelerindeki kamplara yerleştirilip kötü muameleye maruz kaldığı iddia ediliyor. 

IOM Genel Direktörü Antonio Vitorino, geri gönderilen Afgan göçmenlerin kötü durumda olduğunu belirterek bu kişilerin önemli ölçüde sağlık ve gıda sorunlarına maruz kaldığını bildirdi. 8 Ekim tarihinde attığı tweet ile Afganistan’ın kötüleşen koşullarından endişe duyduğunu belirten Vitorino, bölge halkı için bunun ne anlama geldiğini ve risk altındaki Afganlar için Avrupa Birliği forumlarında bunların da gözetildiği mesajını verdi.

Yardım faaliyetlerini sınırdaki insanlar için sürdüren Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’na göre, zorla geri gönderilenler arasında refakatçisi bulunmayan yaklaşık 3 bin 200 çocuk bulunuyor. Bunun bir insanlık problemi olduğuna sıklıkla dikkat çekmeye çalışan Vitorino’nun Komisyon ile bu konu üzerine dikkati çekmeye çalışması ileride gelebilecek umut dolu haberlerin bir sinyali olabilir.

Kaynak: Euronews, IOM 

Aybüke ÖZBUĞUTU

 

BULGARİSTAN SEÇİMİNİ KİM KAZANDI?

Bulgaristan’da  bu yıl içinde üçüncü kez yapılan parlamento seçimlerini geçici sonuçlara göre iki ay önce Kiril Petkov ve Asen Vasilev tarafından kurulan yolsuzluk karşıtı Değişime Devam Partisi (PP) kazandı. Cumhurbaşkanlığı seçimleri ise ikinci tura kaldı. Avrupa Birliği’nin en yoksul üye ülkesi olan Bulgaristan’da aylarca süren siyasi çıkmazın sona ermesi  umutları güçlendirdi. 

Reuters

Eski Başbakan Boyko Borisov’un Avrupa Gelişimi İçin Yurttaşlar Partisi (GERB) ise yolsuzlukla mücadeledeki başarısızlığı nedeniyle seçim yarışını ikinci sırada tamamladı. Bulgar seçmenler, yeni hükümetin hızla kurulup bir an önce ülkedeki yolsuzluk ve artan fiyatlara çözüm üretmesini bekliyor.

Koalisyon Beklentisi

Koalisyonun dört partili olacağından yola çıkarak Parlamento’da yedi partinin temsil edileceği tahmin ediliyor. Kiril Petkov, başbakanlığa hazır olduklarını ve  Demokratik Bulgaristan ile  Slavi Trifonov’un Böyle Bir Halk Var Partisi  (İTN) ile görüşebileceklerini belirtti. Siyasi gözlemciler, dördüncü parti olarak da Sosyalist Parti’den söz ediyor.

Tahminler koalisyonun zorlu olacağı yönünde. Petkov konuşmasında Bulgaristan’ın yeni bir yola girdiğini belirterek konuşmaya açık olduklarını, fakat yolsuzlukla mücadelede verdikleri sözlerden dönmeyeceklerini belirtti. Partinin diğer kurucusu olan Asen Vasilev’in de Maliye Bakanı olması bekleniyor.

Ülkede parlamento seçimleri ile beraber cumhurbaşkanlığı seçimleri de yapıldı. Görevdeki Cumhurbaşkanı Rumen Radev yüzde 49,4 oranında oy aldı. Mutlak çoğunluğa ulaşamadığı için cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kaldı. 21 Kasım’da yapılacak ikinci tur seçimlerde ikinci beş yıllık bir dönemi kazanması bekleniyor.

Kaynak : Deutsche Welle, Reuters, AFP

Melis ÖZVERAN

 

İSRAİL-FİLİSTİN CEPHESİNDE CASUS YAZILIM POLEMİĞİ

Kasım ayında açıklanan rapora göre İsrailli 8 bakanın tartışmalı bir şekilde teröre karıştığını iddia eden gruplara bağlı yarısı Filistinli altı insan hakları aktivistinin telefonlarında İsrail menşeli NSO Group’un casus yazılımı tespit edildi. 

Reuters

Yazılımı aktivistlerin telefonlarına kimin entegre ettiği belli olmamakla birlikte kar amacı gütmeyen Frontline Defenders’dan Muhammed el Maskati bunu ilk tespit eden araştırmacı oldu. Bilgisayar korsanlığının Temmuz 2020’de başladığını öne süren Maskati’nin açıklamasından sonra açıklama bu kez de Filistin Dışişleri Bakanlığı’ndan geldi. Üst düzeyde görevli üç çalışanının telefonlarını hackleme iddiasıyla NSO Group cephesindeki suçlamaları destekledi.

Dışişleri Bakanlığı açıklamasından sonra NSO Group CEO’su Itzik Benbenisti görevinden istifa etti. Benbenisti’nin “ulusal güvenlik çıkarlarına zarar verdiği” için ABD Ticaret Bakanlığı tarafından kara listeye alındığı biliniyor.

Kaynak: Ortadoğu Haber, Hurriyet Daily News

Aybüke ÖZBUĞUTU

 

Türkiye’de ve Dünyada LGBT Haklarına Yönelik Uluslararası Örgütlerin Çalışmaları

Özet

Günümüzde farklılıklar hala bir ayrımcılık, dışlanma nedeni olabilmektedir. Bu ayrımcılıktan payını alan en büyük gruplardan biri belki de LGBT bireyleridir. LGBT terimi bazı cinsel yönelimleri tek çatı altında toplamaktadır. Bunlar sırasıyla Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transseksüeldir. Bu yönelimler ortaya yeni çıkmamıştır, binlerce yıldır bizimledir. Cinsel yönelimler dünyanın bazı yerlerinde suç dahi sayılabilmektedir. Bu çalışmada öncelikle LGBT nedir ile başlayacağız. LGBT’nin tarihine inecek, ülkelere göre haklarını inceleyeceğiz. Daha sonra Lgbt bireylerinin ne gibi zorluklar yaşadığını Türkiye özelinde örneklerle göreceğiz. Dünyada ve Türkiye’deki LGBT haklarını korumak için çalışan Uluslararası Örgütlerden Uluslararası Af Örgütü, Outright Action İnternational, Uluslararası Lezbiyen ve Gey Birliği (ILGA), Birleşmiş Milletler ve Avrupa birliğini tanıyacak, yayınladıkları raporlardan ve verdikleri tavsiyelerden bahsedecek, başarılarını anlatacağız. Sonuç kısmında çalışmayı özetleyecek ve kişisel tavsiyelere yer vereceğiz.

Anahtar Kelimeler; LGBT, Cinsel yönelim, Aktivizm, Eşcinsellik, Transseksüellik, Onur Haftası.

Abstract

Today differences still a reason of discrimination, exclusion. Perhaps one of the biggest groups that have their share of this discrimination is LGBT individuals. The term LGBT gathers some sexual orientations under one roof. These are Lesbian, Gay, Bisexual, and Transgender, respectively. These orientations is’nt new, they with us since thousands years. Sexual orientations can be a crime some countries part of world. Firstly we start with study what is the LGBT We investigate history of LGBT and see their rights in different countries. Later, we will see what kind of difficulties LGBT individuals experience with examples in Turkey. We will get to know Amnesty International, Outright Action International, International Lesbian and Gay Union (ILGA), the United Nations and the European Union, which are among the International Organizations working to protect LGBT rights in the world and in Turkey, we will talk about the reports they have published and the recommendations they have given, and we will explain their successes. In the iast part we will summariaze the study and give personal advices. 

Key Words: LGBT, Sexual Orientation, Aktivism, Homosexually, Transsexuality, Pride Week.

1. LGBT

 LGBT terimi bazı cinsel yönelimleri tek çatı altında toplar. Bunlar sırasıyla Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transseksüeldir. LGBT tarihinin elimizdeki bilgilere dayanarak Hitit, Sümer ve Eski Mısır’a kadar uzandığını söyleyebiliriz. Bazı uzmanlar M.Ö 1400’lü yıllarda Hititlilerde iki erkek arasındaki evliliğe izin verildiği iddia eder. Ayrıca Hipokrat yazılarında, M.Ö 400’lü yıllarda kadınsı özellikler gösteren ve iktidarsızlıklarının at binme davranışıyla bağdaştırdığı “Enaree” adını verdiği kişilerden bahsetmiştir (Cunliffe, 2001). Ortaya çıktığı ilk dönemlerde kötü bir şey olarak algılanmadığını görüyoruz. Eşcinselliğin kötülük ile anılmasını Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmasıyla başladığı söylenebilir (Taplı, 2017). Kutsal kitaplar eşcinselliği kesin bir dille reddetmiş ve ölüm cezasına kadar giden cezalar vermiştir. Örneğin; Kuran-ı Kerim’de helak edilmeleriyle geçen Lut kavminin eşcinsellik nedeniyle yok edildiğine dair bazı ibareler bulunmaktadır (Nil, 2013). 19. yüzyıla baktığımızda eşcinsellik artık psikolojik bir hastalık olarak görülmeye başlanmıştır. Eşcinsel bireyler “dönüşüm terapisi” adı altında tıp etiğine uymayan bilim dışı elektroşok, lobotomi, kimyasal hadım gibi uygulamalara maruz kalmışlardır. ABD’de 1970 yılında bir hastalık olarak görülmekten çıkmıştır. Dünya Sağlık Örgütü ise 1990 yılında bu kararı almıştır. Günümüzde geçmişe göre daha iyi yaşantılara sahip olsalar da LGBT bireylerinin sayısı tam olarak bilinmemektedir çünkü bireyler çoğunlukla dışlanmaktan ve şiddetten çekinerek topluma katılamazlar. LGBT bireyleri her birey gibi bazı haklara sahip olmak ister. Bunlar evlilik, cinsiyet değiştirme özgürlüğü, ayrımcılığa uğramama gibi isteklerdir. Bu haklar her coğrafyada değişkenlik gösterir. Kimi ülkeler bu hakları tanırken kimi ülkelerde LGBT bireyi olmanın cezası ölüm, sürgün, hapis olabilir. Günümüzde LGBT bireylerine bu hakları tam anlamıyla sağlayan 17 ülke vardır. Bunlar Arjantin, Belçika, Birleşik Krallık, Brezilya, Danimarka, Fransa, Kanada, İspanya, İsveç, İzlanda, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Güney Afrika, Uruguay ve Yeni Zelanda’dır. Türkiye gibi birçok ülkede ise eşcinsellik yasaldır, cinsiyet değiştirme operasyonları yapılır fakat evlilik hakkı gibi haklara sahip değillerdir. Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Suudi Arabistan, Yemen, Bangladeş, Afganistan gibi ülkelerde ise bireyler idam ve hapis cezası ile karşılaşır. Dünyanın birçok yerinde LGBT bireyler bugün bile ifşa edilmekten, saldırıya uğramaktan ve hatta öldürülmekten korkuyor. LGBT Aktivistleri de tehlike altında bulunuyor çünkü hükumetler onları korumuyor. Örneğin Bangladeş’te LGBT aktivistleri, silahlı gruplar tarafından saldırıya uğradı. Tunus’ta bir LGBT Aktivisti yaptığı şikâyetin polis tarafından işleme alınmamasından ötürü polis merkezinin önünde bağırdığı gerekçesiyle 6 ay hapse mahkûm edildi (Amdouni, 2020). Türkiye’de de LGBT Aktivisti Hande Kader ve daha niceleri nefret cinayetine kurban gitmiştir. Günümüzde insan hakları bilincinin artmasıyla ve büyük örgütlerin LGBT hakkında çalışmalar yapmasıyla farkındalık artıyor ve dünya bireyleri kabullenmeye başlıyor. Yapılan bir araştırmalar dünya genelinde LGBT bireylerin toplumlarda kabul görme eğilimi arttığını gösteriyor. Değişkenlik göstermekle birlikte Türkiye’de ki oranın %25 olduğu düşünülüyor (DW, 2020). Bu farkındalık ile birlikte yaşanan iyi gelişmeler de mevcut örneğin: Sudan eşcinsellere uyguladığı cezaları kaldırdı, Hindistan ve Mozambik eşcinselliği suç olmaktan çıkardı. Yani gelecekte dünyanın birçok yerinde LGBT bireyleri haklarına sahip olacak diyebiliriz.

2. Türkiye’de LGBT Bireyi olmak

LGBT bireyi olmanın dünyanın birçok yerinde kolay olmadığını söyleyebiliriz, bu ülkelerden biri de Türkiye’dir. Türkiye’de LGBT bireyi olmak yasak değildir. Haklar açısından evlilik, çocuk evlat edinme gibi haklara sahip değillerdir ama cinsiyet değiştirme hakkı tanınmıştır. Toplumun bir kesime bakışını siyasilerin davranışları mutlaka etkiliyor ve ne yazık ki Türkiye de LGBT bireylerine karşı Siyasetçilerin yaygın bir nefret söylemi bulunuyor. Uluslararası Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Birliği’nin (ILGA) Avrupa teşkilatı Türkiye de siyasetçilerin LGBT ye karşı nefret söylemlerinin arttığını belgelemiştir (ILGA, 2021). Siyasetçiler açısından durum böyle olunca halkın gösterdiği tepki de artıyor çünkü yaptıklarının yanlış olduğunu düşünmüyorlar. LGBT haklarını savunmak için çalışmalar yapan Uluslararası Af Örgütünün (Amnesity International) 52 sayfalık LGBT bireylerinin yaşadıkları zorluklarla ilgili yayınladığı raporda bireyler yaşadıkları detaylıca anlatmıştır. Öncelikle LGBT bireylerinin en büyük sorunlarından biri olan kolluk kuvveti şiddeti Türkiye’de rutin yaşanan bir durum haline gelmiştir. Bireyler sebepsiz para cezaları aldıklarını ve sayıları ödenemeyecek kadar arttığı için haciz kadar gittiğini belirtmiştir. Şiddet gördüklerinde veya tehdit edildiklerinde şikâyet etmek için gittikleri mercilerin onları önemsemediği ve şikayetlerini kayıt altına almadığı belirtilmiştir. Bireylerin yaşadığı zorluklardan biri de iş bulma zorluğudur. Birçok işyeri LGBT bireylerini kimliklerinden ötürü reddetmektedir. Devlet Memurları Kanunu’nun 125. Maddesinde “yüz kızartıcı ve utanç verici hareketlerde bulunmayı” yasaklayan düzenlemenin LGBT bireylerini işten çıkarmak için kullanıldığı görülmüştür. Yapılan birçok araştırmaya göre bireyler işe alım sürecinde kimliklerini saklıyor ve rol yapıyor, açık olduklarında ise çok büyük bir oranda işe alınmıyorlar. Yine bireyler için zor olan alanlardan biri Askerlik. Bireyler yaşayacakları tacizlerden ve tehditlerden çekindikleri için askerlik yapmak istemiyor. Türkiye de askerlik her erkek birey için zorunludur ama eşcinsel olduğunuzu kanıtlarsanız muaf olabiliyorsunuz. Bu kanıtlama süreci gurur kırıcı ve özel hayatın gizliliğini ihlal eder şekilde gerçekleşiyor bireyler yetkililerin kendilerinden cinsel ilişki sırasında çekilmiş fotoğraf bile istendiğini söylüyor. Günümüzde bu şartların değiştiği görülse de geçmişte bunun gibi birçok şeyin yaşandığı biliniyor. Ev bulmada da problem yaşayan bireyler genellikle kimliklerini gizli tuttuklarını yoksa ev bulamadıklarını kimliklerini açıkladıklarında ise çevrede yaşayanlar tarafından o bölgede istenmediklerini, kovulduklarını ve tehdit edildiklerini belirtmişlerdir (Uluslararası Af örgütü, 2011). LGBT bireyleri böyle zorluklar yaşarken tabii ki onların haklarını savunan Aktivistler, dernekler de baskıya uğramaktadır. Dernekler çoğunlukla “genel ahlaka uymadığı” gerekçesiyle dava ediliyor ve kapatılmaya çalışılıyor. Aktivistler gözaltına alınıyor, tehdit ediliyor. Bunları yapanlara yeterli ceza verilmediği için eylemlerini sürdürüyorlar. LGBT bireylerine karşı işlenen suçları cinsel yönelimlerinden ötürü işlendiği için nefret suçu olarak nitelendiririz. Nefret suçlarını bireylerin aileleri, komşuları ya da hiç tanımadıkları kişiler işleyebilmektedir. Bu suçlara “haksız tahrik” indirimi veya iyi hal indirimi uygulandığı için cezaları azaltılmaktadır bu nedenle LGBT bireylerinin çoğunlukla şikâyette bile bulunmadıkları ortaya çıkmıştır. Medyada yankı bulan 2016 yılında yakılarak öldürülen Hande Kader cinayeti sonrasında “Trans Cinayetleri Politiktir” sloganı kullanılmaya başlanmış, siyasi partiler tepki göstermeye başlamıştır. Boğaziçi Üniversitesi LGBT topluluğu Hande Kader adına burs vermeye başlamıştır (Arslan & Rengin, 2016). LGBT bireyleri arasında toplumsal baskı nedeniyle intihar oranı çok yüksektir. 2015 yılında yaşadığı baskılara dayanamayıp intihar eden Trans kadın Eylül Cansın intihar etmeden önce çektiği videoda “Yapamadım çünkü insanlar bana izin vermedi. Çalışamadım, bir şeyler yapmak istedim yapamadım. Bana çok engel oldular, beni çok mağdur ettiler” diyerek kendinin ve tüm LGBT bireylerin yaşadığı zorlukları dile getirmiştir. Eylül Cansının intiharının ardından İstanbul LGBTİ Derneği, “Eylül Cansın” adına bir trans misafirhanesi açtılar. Görüldüğü üzere bireyler ya nefret suçuna kurban gidiyor ya intihara sürükleniyor. Kimliklerini gizlemeden, rol yapmadan var olabilmeleri Türkiye’de hiç kolay olmuyor. 

3. Onur Yürüyüşleri (Pride week)

1969 yılında ABD de baskı görmekten ve ayrımcılığa uğramaktan bıkmış özgür bir şekilde eğlenmelerine bile izin vermeyen polise karşı ayaklanmaya karar veren LGBT bireylerinin attığı adımlar bugün ki Onur yürüyüşlerinin temelini oluşturur. Stonewall ayaklanmaları olarak bildiğimiz olay New York da yer alan Stonewall Inn adındaki bir bara 28 Haziran 1969’da yapılan bir polis baskını sırasında artık bu baskınlara dayanamayan bireylerin karşı koymasıyla başlayan, ülke ve dünya genelinde ses getiren bir direniş eylemidir (Olaycan, 2019). Dünyanın her yerinde olduğu gibi ABD’de de 1960 lı yıllarda da LGBT bireyi olmak çok büyük bir sorun teşkil ediyordu. Psikolojik bir hastalık olarak görüldüğü için sosyalleşmeleri, çalışmalarına izin verilmiyordu. Bireyler her alanda ayrımcılığa uğruyor, dışlanıyor, sosyalleşmelerine bile izin verilmiyordu. Gidebildikleri birkaç bar ise sürekli polis baskınına uğruyordu. Yine bu barlardan biri olan Stonewall Inn a yapılan rutin polis baskını sırasında artık bu baskıya dayanamayan bireyler polise karşı çıktı. Kontrol edilemeyen olaylar günlerce devam etti ve birçok kişi yaralandı, çok sayıda kişi gözaltına alındı. LGBT bireyleri ilk kez tepki göstermiş oldu (Ayı, 2021). Çıkan ayaklanmalar bugün ki onur yürüyüşlerinin temelini oluşturdu. Birçok büyük gazete bu olayları haber yaptı ve dikkat çekti. İlk onur yürüyüşü Stonewall Ayaklanmalarının ilk yıl dönümünde 28 Haziran 1970 tarihinde çok sayıda kişinin katılımıyla yapıldı. New York, San Francisco ve Los Angeles’ta eş zamanlı olarak düzenlendi. Her sene katılan kişi sayısı giderek çoğaldı ve bu sayede direniş dünyaya yayılmış oldu. Stonewall Inn 2007 yılında restore edilerek yeniden hizmete girdi ve 2016 yılında o dönemin ABD Başkanı Barack Obama tarafından ulusal anıt statüsüne alındı. Yürüyüşlerde sıkça kullanılan ve LGBT nin simgesi haline gelen Gökkuşağı bayrağı ise 1978 yılında aktivist Gilbert Baker tarafından tasarlandı. Bayrağın her bir renginin LGBT hareketinin bir özelliğinin temsil ettiğini söylemiştir (Demirbilek, 2017). Günümüzde Onur yürüyüşleri her yıl dünyanın birçok yerinde gerçekleştiriliyor. Türkiye’de Onur yürüyüşlerinin temeli 1993 yılına dayansa da başlangıcı 2003 yılında olmuştur. Yıllar içinde katılan kişi sayısı bir hayli artmış özellikle 2011 yılında Balkan coğrafyasında düzenlenen en kalabalık yürüyüş olmuştur. 2013 yılında Gezi Parkı olaylarının da patlak vermesiyle on binlerce kişinin katılımıyla gerçekleşmiştir. Günümüzde yöneticiler tarafından yasaklandığı için göstericiler sert tepkilere maruz kalsa da yürüyüşler birçok kişinin katılımıyla devam etmektedir. Uluslararası Af Örgütü ve İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu yasağa tepki göstermiştir.

4. LGBT Haklarına Yönelik Çalışmalar Yapan Uluslararası Örgütler

Dünyanın birçok yerinde LGBT haklarına dikkat çekmek için çalışan ulusal ve uluslararası örgütler bulunur. Gelişen teknoloji ve globalleşen dünya da artık birçok şey sosyal medya üzerinden yapılabiliyor ve buna protestolar da dahil oluyor. Bu uluslararası örgütler sosyal medya üzerinden kamuoyunu harekete geçirebiliyor, belki de hiç haberimizin olamayacağı olayları gözler önüne seriyor. Baskı kurarak önemli kişileri ve kurumları harekete geçirebiliyor, kararları değiştirebiliyor. Özellikle de destekçisi az olan bir konu olduğu için çok büyük önem arz ediyor. Bu örgütlerden biri olan Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) 1961’de Peter Benenson tarafından kuruldu. Uluslararası Af Örgütünün amacı dünyanın her yerinde ki insanların haklarına ulaşabilmesi ve bu hakların korunmasıdır. Örgüt sadece LGBT haklarına odaklanmıyor, kadın hakları, insan hakları, iklim değişikliği gibi alanlarda da çalışmalar yapıyor. Uluslararası Af Örgütü LGBT ye verdikleri destek ile ilgili Cinsel yönelimi ne olursa olsun herkesin eşit olduğunu ve LGBT haklarının korunması gerektiğini söylüyor. Uluslararası Af Örgütü’nün yürüttüğü çalışmalar sayesinde Tayvan 2019’da eşcinsel evlilikleri yasallaştıran ilk Asya ülkesi oldu. İstanbul Valiliğine de Onur Yürüyüşlerinin engellenmemesi için çağrıda bulunmuştur. LGBT Hakları alanında çalışan bir başka örgüt ise 1990 yılında kurulan OutRight Action International’dır. Birleşmiş Milletler’de danışmanlık statüsüne sahip olan kuruluş cinsel yönelimleri yüzünden zorluk yaşayan bireylere destek oluyor (Outright Action İnternational) Kuruluş, Türkiye’deki LGBT bireylerinin yaşadıkları ile ilgili 2014 yılında bir rapor hazırlamış ve raporun sonunda yetkililere tavsiyelerde bulunmuştur. Raporda; LGBT bireylerine karşı işlenen suçlarda artış görülüğü belirtilmiştir. Türk Ceza Kanunda tahrik altında işlenen suçların cezasının azaltılması maddesinin LGBT bireylerine karşı işlenen nefret suçlarında kullanıldığını belirtmiştir (TCK, Madde 29). “Gençlik ve Ekoloji” adlı bir derneğin tüzüğünde LGBT hakları üzerine çalışılacak ibaresi bulunduğu için yasaya aykırı olduğu iddiası ile kapatıldığından bahsedilmiştir. Raporun sonunda “cinsel yönelim” ve “cinsiyet kimliği” terimlerini anayasaya dahil edilmesini, cinsellik için okullarda eğitim verilmesini, eşcinselliğin ve transseksüelliğin hastalık olarak nitelendirilmemesini, nefret suçlarında haksız tahrik uygulanmamasını talep etmişlerdir (Outright Action International, 2013). Ayrıca örgüt Türkiye’deki LGBT bireylerine yapılan ayrımcılığın temelinde devlet yönetiminde bulunan kişilerin kullandıkları “nefret dili” olduğunu düşünüyor. Bir başka LGBT hakları savunucusu örgüt ise 1978’de kurulan Uluslararası Lezbiyen ve Gey Birliği (ILGA) (International Lesbian and Gay Association)’dir. ILGA ise diğer örgütler gibi bireylerin Cinsel yönelimlerinden ötürü yaşadıkları ayrımcılıkları ortaya çıkarma amacıyla çalışan bir kuruluştur. Bu örgütlerin hepsi medyayı harekete geçirme, siyasilere baskı kurma, protestolar düzenleme ve haksızlıkları belgeme gibi aynı yöntemleri kullanır. Örneğin ILGA, İnsan hakları savunuculuğu için bir el kitabı yayınlamıştır (Carroll, 2010). Raporlarında nefret söylemlerinin Avrupa genelinde arttığını, Onur yürüyüşlerinin engellendiğini belirtmiştir. Ayrıca Türkiye’nin LGBT bireylerinin yaşaması açısından en kötü ikinci ülke olduğunu dile getirmiştir (ILGA, 2018). Bu örgütler dışında asıl alanı LGBT bireyleri olmayıp dolaylı yoldan bu konuda çalışmalar yapan büyük örgütler de vardır. Örneğin Birleşmiş Milletler; LGBT Bireylerinin haklarını uluslararası ortamda gözetmek için Bağımsız Uzman görevlendirdi. Bu Bağımsız Uzmanın görevi LGBT bireylerinin yaşadığı zorlukları raporlamaktır (Ausserer, 2019). Bu raporların biri Cinsel yönelim ve şiddete karşı bireyleri koruma amacıyla hazırlanan, Bağımsız Uzman Vitit Muntarbhorn’un yazdığıdır. Uzman, raporda; LGBT haklarını savunan derneklere ve aktivistlere yapılan suçlamaların iptal edilmesini, bu kişilerin tehditlere ve şiddete karşı korunması, LGBT bireylerinin haklarının korunması için çalışan örgütlere destek verilmesi ve önündeki engellerin kaldırılması, bu derneklere kaynak talep edebilme imkânı sunulması gibi konularda tavsiyeler vermiştir (Muntarbhorn, 2017). Yine Birleşmiş Milletlerin Uluslararası İnsan Hakları Hukukunda Cinsel Yönelim, Cinsiyet Kimliği ve Cinsiyet Özellikleri adıyla yayınladığı bir raporda LGBT bireylerinin şiddetten korunması, bireylere yapılan yanlış tıbbi müdahalelerin önlenmesi, eşcinsel ilişkileri yasaklayan kanunların iptal edilmesi, cinsel yönelime dayalı ayrımcılıkların engellenmesi, bireylerin ifade ve örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanmaması talep edilmiştir. Devletlerin bu bireylerin haklarını korumada yükümlü olduğu belirtilmiştir. Ayrıca; Birleşmiş Milletler Türkiyede LGBT bireylerini hedef alan nefret söylemlerini kınamıştır (BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, 2020). Avrupa Birliği ise Macaristan ve Polonya’da hükumetin LGBT haklarını hiçe sayarak çıkardığı yasalara karşı yasal işlem başlatmıştır. Ayrıca Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans ve İnterseks Kişilerin Tüm İnsan Haklarını Kullanabilmelerinin Desteklenmesi ve Korunmasına Dair Kılavuz adlı bir çalışma yayınlamıştır. Çalışmada genel olarak Avrupa Birliğinin LGBT bireylerine yapılan ayrımcılık ve kötü davranışlardan endişe duyduğu dile getirilmiştir ve LGBT bireylerine karşı işlenen suçlara karşı mücadeleye destek olduklarını belirtmiştir. Uluslararası örgütler LGBT bireylerinin hakları için çok değerli bir mücadele veriyor ve bir şeyleri değiştirmeye çalışıyor.

Sonuç

Cinsel yönelimleri yüzünden ayrıştırılan LGBT bireyleri günümüzde hala birçok toplum tarafından kabul görmemektedir. Kutsal kitapların onları lanetlemesiyle başlayan nefret kimi ülkelerde artarken kimi ülkelerde azalmıştır. Ayrımcılık, şiddet, tehdit ve taciz günlük hayatlarının bir parçası haline gelmiştir. Bu muameleler sadece onlara değil onları savunan aktivistlere ve derneklere de yapılmaktadır. Birçok ülkede hala eşcinselliğin cezası varken bazı ülkelerde evlenme, evlat edinme gibi haklara sahiplerdir. Yani her ülkede aynı şartlarda yaşamamaktadırlar. LGBT bireylerine karşı işlenen suçlarda türlü bahanelerle yapılan ceza indirimleri kişileri yeni suçlara teşvik etmektedir. Bireyler güvenle yaşamak, korunmak ve dışlanmamak istememektedirler. Günümüzde konuları LGBT hakları olmasa da bu duruma göz yummayan Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, ILGA gibi birçok örgüt bulunmaktadır Sosyal medyayı kullanarak protestolar ile kamuoyunu harekete geçirip bu konuya dikkat çekiyorlar. Uluslararası örgütlerin aktif çabasıyla durum biraz daha iyiye gitse de alınması gereken çok yol var. Her örgüt bu konuda ortak çalışma yürütmeli, güçlerini birleştirip daha büyük adımlar atmalıdır. Özellikle Siyasetçiler nefret söylemlerini acilen terk etmeli, devam edenlere yaptırım uygulanmalıdır. Nefret suçlarında ceza indirimi yapılmamalı yeni suçlar teşvik edilmemelidir. LGBT bireylerinin intiharlarının önlenmesi için ailelere ve bireylere psikolojik destek sunulmalı, iş alanı açılmalı bu bireyler toplumdan soyutlanmamalıdır. Protesto etme hakkı çiğnenmemeli Onur yürüyüşlerine uygulanan yasak kalkmalıdır. 

Perihan Ünal

Uluslararası Örgütler Staj Programı

Kaynakça

Avrupa Birliği Konseyi. (2013). LGBT kişilerin tüm insan haklarını kullanabilmelerinin desteklenmesi ve korunmasına ilişkin kılavuz. Erişim Adresi: https://kaosgldernegi.org/images/library/2013ab-lgbti-kilavuzu.pdf 

Avrupa Konseyi. (2011). Avrupa’da cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık. Erişim Adresi: https://rm.coe.int/avrupa-da-cinsel-yonelim-ve-cinsiyet-kimligine-dayal-ayr-mc-l-k-rapord/16807ba838

BBC. (2021). LGBT+: ILGA-Avrupa’ya göre, Türkiye dahil birçok ülkede “homofobik ve transfobik söylem” artıyor. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-56082337 (1 Eylül 2021).

Carrol, A. (2010). Hayata geçirelim: Etkili bir LGBT insan hakları savunuculuğu için altı adım. Savunuculuk el kitabı. ILGA. Belçika. 

Demirkan, T. (2021). AB Macaristan ve Polonya hakkında yasal işlem başlattı: Lgbt hakları ihlal edildi. BBC. Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-57841220

Kaplıca, K. (2019). LGBTİ+ haklarının tarihsel seyri. Doğruluk Payı. Erişim Adresi: https://www.dogrulukpayi.com/bulten/dunyada-ve-turkiye-de-lgbti-haklari

KAOS GL. (2011). Lgbt hakları insan haklarıdır. Erişim Adresi: https://kaosgldernegi.org/images/library/2011lgbt-haklari-insan-haklaridir-saglik.pdf

Nil, M. Ş. (2013). Tarihten günümüze eşcinsellik: Tek tanrılı dinler ve eşcinsellik. (Yüksel, Ş). (Yetkin, N) (E.D) Bilgilendirme Dosyası 10: Eşcinsellik. 7-12. 63. Erişim Adresi: https://www.cetad.org.tr/CetadData/Books/52/bilgilendirme-dosyasi-10-escinselllik.pdf

Taplı, E. (2017). Eşcinselliğin kısa bir tarihçesi. Hipokampüs Akademi. Erişim Adresi: https://hipokampusakademi.com/escinselligin-kisa-bir-tarihcesi/

Uchoa, P. (2019). Homofobi, bifobi ve transfobi karşıtlığı günü: Homofobi psikolojik bir rahatsızlık mı?. BBC. Erişim Adresi: https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-48310012

Uluslararası Af Örgütü. (2011). ‘Ne hastalık ne de bir suç’: Türkiye’de lezbiyen, gey, biseksüel ve trans bireyler eşitlik istiyor. Erişim Adresi: https://www.amnesty.org.tr/public/uploads/files/Rapor/TURKEY%20’NOT%20AN%20ILLNESS%20NOR%20A%20CRIME’%20LESBIAN%2C%20GAY%2C%20BISEXUAL%20AND%20TRANSGENDER%20PEOPLE%20IN%20TURKEY%20DEMAND%20EQUALITY.pdf