Avrupa’da Bir Hayalet Dolaşıyor: Faşizmin Hayaleti

0

Fransa’da yakın zamanda gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sarkozy’nin ağır yenilgisinden ya da Sosyalistlerin Mitterand döneminden beri ilk kez bir Cumhurbaşkanı çıkartabilmelerinden çok, aşırı sağcı Marine Le Pen’in ilk kez katıldığı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 18 civarında oy alabilmesinin ilgi uyandırması tesadüf değil. Le Pen’in seçimlerdeki başarısı, aşırı sağın yükselişinin gündelik siyasete dönük çıkmazların yarattığı geçici bir durum olmaktan çok, giderek siyasette ve gündelik hayatta yerleşikleşmeye ve sıradanlaşmaya başlayan bir gerçekliğe tekabül ettiğini işaret etmesi nedeniyle önemliydi.

Fransa’da, yıllarca ciddiye alınmayan sağ marjinal söylemlerin sözcülüğünü yapan bir meczup olarak addedilen Jean Marie Le Pen’in liderliğini yürüttüğü ve 2000’li yıllarla birlikte yükselişe geçen ve yerini kızı Marine Le Pen’e bıraktıktan sonra girdiği ilk seçim olan Cumhurbaşkanlığı yarışından da yüzde 18’e varan bir oy toplamını elde edebilen aşırı sağ hareket, günden güne oy tabanını genişletiyor. Son seçimlerde her 5 Fransızdan 1’inin oyunu alabilmeyi başaran Marine Le Pen, Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki oy dağılımına bakıldığında ise, 18 – 25 yaş arası grupta ise her 4 kişiden 1’inin desteğini almayı başarabiliyor. Söylem ve metedoloji olarak babasından ayrılan yönlerinin ön plâna çıkartılmasına ve merkez medya tarafından aşırı sağda duran partisini merkeze çekmeye çabaladığı sıkça işlense de, Marine Le Pen’in çabalarının, özünde Avrupa’da 11 Eylül sonrasında aşırı sağın benimsediği yeni stratejinin bir parçası olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. Bu noktada öncelikle hikâyemizin arka plânını anımsayalım: 11 Eylül saldırılarına dek Avrupa’da aşırı sağ hareketlerin odaklandıkları ve politika üretmeye çabaladıkları başlıca konular Yahudi düşmanlığı ve Holokost’un inkârından, başta Avrupa Birliği’ne ve küreselleşmeye eşdeğer düşecek olan her girişime karşı ulusal değerleri savunmaktan ve yavan bir yabancı düşmanlığından ibaretti. Aşırı sağ hareketlerin bu dönemdeki söylemleri ve politika üretim metodları toplumda karşılık görmedi ve bu duruma koşut olarak bu partiler, düşük oy oranlarıyla uçta kalmaya devam ettiler.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle 1960’larda sol hareketlerin giderek güç kazanmasına kadar geçen süreçte aşırı sağ oluşumlar, genelde içe kapalı oluşumlar olarak varlıklarını sürdürdüler. Sol hareketlerin giderek güç kazandığı, toplumsal karşılık bulduğu ve yaygın bir kitlesel taban bulduğu dönemlerden itibaren aşırı sağ hareketler de, gündelik hayatın politikleşmesinden faydalanıp kulüpler, dernekler ve nihayet siyasal partiler olarak örgütlenmeye başladılar. Fakat yukarıda özetlediğim nedenlerden ötürü, uzun yıllar marjinal ve sapkın hareketler olarak kalıp, siyaseten bir varlık gösteremediler.

11 Eylül saldırılarının ardından Batı’da gelişmeye başlayan İslamofobik yaklaşımlar, siyaseten Avrupa’nın aşırı sağ hareketlerinin önünü açan bir işleve sahip oldu. Nitekim, siyasal yelpazenin sağında ve solunda yer alan, farklı siyasal eğilimlere sahip olan pek çok insan, 11 Eylül sonrası süreçte Müslümanlara ve çoğu Müslüman olan göçmenlere karşı daha kuşkucu ve önyargılı olmaya başladı; hatta yine azımsanmayacak sayıda insan, Müslümanların Avrupa’daki varlığını barış ve güvenlik zemininden sorgulamaya başladı. Bir parantez açarak, kitlelerde başlayan bu kuşkuculukta ve korkuda, Batı’nın merkez politikacılarının 11 Eylül sonrasında dört elle sarıldıkları korku ve güvenlik odaklı siyaset yaklaşımın etkisi oldukça büyük ve itici bir etkiye sahip olduğunu hatırlatmamız gerekiyor.

Nitekim, SSCB’nin çöküşünün ardından solun girdiği krizden ve sosyalizmin çöküşünden cesaret alan ve neo liberal dönüşüm programlarını pervasızca uygulamaktan imtina etmeyen Batılı hükümetler, artan gelir adaletsizliğine, düşen refah düzeyine, azalan sağlık ve eğitim hizmetleri kalitesine karşı oluşan yaygın hoşnutsuzluklara ve toplumun daha iyi bir hayat beklentilerine bir yanıt vermek yerine, korku ve güvenlik odaklı bir siyaset üretme yolunu seçerek toplumsal destek için yeni (fakat kirli) bir kanal üretme yolunu yeğlediler. Merkezdeki siyasilerin ucuz ve gündelik siyasi hesapları, salt aşırı sağ söylemleri merkeze taşıyıp meşrulaştırmakla kalmadı, aynı zamanda korku ve güvenlik odaklı söylemlerin asıl sahibi olan aşırı sağ partileri merkezin sağındaki ve solundaki partilere ciddi bir rakip haline getirdi; tıpkı Fransa’da, Hollanda’da, Avusturya’da, İsviçre’de olduğu gibi. 

Fransa’da da Sarkozy, İçişleri Bakanı olduğu dönemden beridir taşıdığı ötekileştirici, korku ve güvenlik odaklı aşırı sağdan devşirme söylemlerle 5 yıl öncesinde seçimi kazandı ve görevi süresince de aşırı sağ referanslı söylemlerini sertleştirerek sürdürdü ve Fransız aşırı sağının merkeze doğru yol almasının, daha açık bir ifadeyle merkez siyaseti üzerinde fiili hegemonya kurmasının önünü açtı. Son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden çıkan ve Haziran’daki genel seçimlerle de pekişecek olan tablo, merkez sağının tamamen parçalandığı ve solunsa nisbeten daha yüksek motivasyonlu ve derli toplu olduğu, aşırı sağın da ardında azımsanmayacak bir toplumsal desteğin bulunduğu bir ülkeyi resmediyor. Nitekim Marine Le Pen de bunun farkında olarak, seçimlerin ikinci turunda Sarkozy’e destek vermeyeceğini açıklayarak kendince merkez sağın parçalanışını ve çöküşünü hızlandırmak istedi ki Le Pen, şu an bunu başarmışa benziyor. 

Bundan sonra Fransa’da seyredecek ve başrolünde Le Pen’in olacağı süreçse, salt Fransa için değil, Avrupa için de derin tehlikeler içeriyor. Eğer 5 yılın sonunda sosyalist Cumhurbaşkanı Hollande, kendisinden beklenen yüksek performansı hayata geçiremez ve yaygın kitlesel beklentilere de tatmin edici bir karşılık sunamazsa, 2017’de Marine Le Pen’in güçlü bir Cumhurbaşkanı adayı olarak belirmesi ve hatta Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturması, uzak bir ihtimal değil.  Marine Le Pen, babası Le Pen’den farklı olarak Yahudilere yönelik kışkırtıcı ve olumsuz söylemlerden özellikle uzak duruyor, İslam şeriatına karşı laikliği savunan ateşli konuşmalar yapıyor ve Müslümanları homofobik olmakla suçluyor. Daha açık ifadesiyle Le Pen, yeni sağ konsepti bütünlüklü ve derin olarak işleyebilen reaksiyonerliği ile Fransa’da parçalanan merkez sağ alanı doldurabilecek en güçlü siyasi hareket olarak öne çıkıyor. Bu bakımdan Le Pen’in almış olduğu yüzde 18 civarındakı oyu, salt bir başlangıç olarak okumak yerinde olacaktır. Avrupa ölçeğinde ekonomik krizin derinleşmesi, göçmenlere yönelik entegrasyon politikalarındaki genel başarısızlık hali, özellikle gündelik ve yaşamsal sorunlara net bir karşılık vermekten uzakta olan merkez sağ partilerin söylem ve pratik boşluğunu doldurabilmek adına aşırı sağ söylemleri sahiplenmesi gibi olgular, Le Pen ve türevlerini Avrupa’da 21. yüzyılın başında başat siyasi aktörler haline getirecek zemini hazırlıyor.

Avrupa’nın yakın geleceğinde 1930’ların gölgesini görmek her ne kadar ürkütücüyse de, yine kıta genelinde sol akımların güç kazanması, merkez sağın sorumsuzluğuna ve aşırı sağın güç kazanmasına karşı bir umut ve motivasyon kaynağı olmaya devam ediyor. Bu nedenle sosyalist Cumhurbaşkanı Hollande’ın önümüzdeki 5 yılı, salt Fransa için değil, aynı zamanda kıta geneli için de etki gücüne ve belirleyiciliğe sahip bir deneyim olacak. Avrupa’nın, 1930’lardan sıyrılıp gelen bir karabasana teslim olmamasının yolu, yine Avrupalı halkların ve siyasilerin iradesinden geçiyor.

 

Emrah Aslan

Hamburg Üniversitesi

Yüksek Lisans Öğrencisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here