Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi, Türkiye ve Suriye Baharı

0
763

Giriş

İçinde bulunduğumuz dönem de dâhil olmak üzere uluslararası politik sistem ve sistemin devlet dışı aktörleri, özellikle 19. yüzyıldan itibaren büyük güçlerin mücadelesine sahne olmuştur. Bu noktadan hareketle Birleşmiş Milletler(BM) özelinde bu mücadele, yaşanan uluslararası çıkar çatışmalarını gözler önüne sermektedir. Son olarak Arap Baharını takiben ortaya çıkan Suriye’de ki kriz yeniden büyük güçlerin karşı karşıya gelmelerine neden olmaktadır.

Sponsorlu

Bölgesel bir sorun olmaktan çıkarak uluslararası boyut kazanan bir çok sorunda karşılaştığımız gibi,  Suriye sorunu da bölgesel ve küresel güçlerin rekabet alanı olmuştur. Sözünü ettiğimiz bu rekabetler BM Güvenlik Konseyi’nde daha somut bir hal almaktadır. Bu makalede ilk olarak BM’nin hangi şartlar altında ortaya çıktığı ve fikri ortaya atanların BM üzerinden ne gibi siyasi amaçlar yürüttükleri BM’ye ilişkin genel değerlendirme yapılarak incelenecektir. Daha sonra Arap Baharı ile ilgili genel bir tanımlama yapılarak, bunu takiben Arap Baharı, Suriye özelinde ele alınacaktır. Bu noktada Suriye’deki krizle ilgili olarak daha çok krizin iç boyutları incelenecektir. Bir sonraki bölümde Suriye sorunu uluslararası perspektiften ele alınacak, dolayısıyla özellikle BM Güvenlik Konseyi’nin konu ile ilgili tutumu ve diğer uluslararası aktörlerin Suriye’ye yönelik yaklaşımlarına değinilecektir. Bir diğer bölümde ise Türkiye’nin bölgesel aktör olma yolunda öne çıkan politikaları, Suriye konusu özelinde ele alınacak ve Türkiye’nin bu noktada uluslararası aktörler ile ilişkileri incelenecektir. Son olarak makalenin bahsettiğimiz bölümlerinin genel bir değerlendirilmesi ve toparlanması amacıyla bir sonuç sunulacaktır.

Birleşmiş Milletler’in Genel Yapısı ve Tarihsel Gelişimi

BM, Amerika Birleşik Devletleri(ABD) Başkanı Franklin D. Roosevelt ile İngiltere Başbakanı Winston Churchill tarafından temelleri atılmış bir uluslararası örgüttür. İki liderin, 14 Ağustos 1941’de yayınladıkları “Atlantik Bildirimi” birleşmiş milletlerin kurulması yolunda atılan ilk adım olmuştur. Bu bildiride savaşın bitiminin ardından barışı koruyacak bir örgütün varlığı konusunda iki devlet adamının görüşü yer almaktadır. Birleşmiş Milletlerin adı ise ilk kez 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya, İtalya, Japonya’ya karşı birleşen 26 ülkenin 1 Ocak 1942’de Washington’da imzaladığı “Birleşmiş Milletler Bildirisi”nde kullanılmıştır. Mihver devletlerine karşı savaşan 26 devlet temsilcisinin imzaladığı bu bildiride tam bir zafere erişene kadar savaşın sürdürülebileceği tekrarlanmıştır. Sovyetler Birliği Ekim 1943’de, Fransa ise o günlerde kendisini temsil edecek birileri bulunamadığı için ancak kurtuluştan sonra yani Aralık 1944’de bu bildiriyi imzalamışlardır.

Bu arada da artık savaşın sonlarına doğru, 21 Ağustos – 7 Ekim 1944 tarihleri arasında Washington yakınlarında ki Dumbarton Oaks’ta ABD, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği(SSCB), İngiltere ve Çin temsilcileri bir araya gelerek Birleşmiş Milletlerin kuruluş çalışmalarını da başlatmışlardır. Bu çalışmalar sonucunda yalnızca Güvenlik Konseyinde oy verme yöntemi sorun olmuştur. Sorun ise üçlü zirve yoluyla, Şubat 1945’te yapılan Yatla konferansı’nda bir araya gelen Churchill, Roosevelt ve Stalin’in Çin, ABD, SSCB, İngiltere ve Fransa’ya veto hakkı verilmesi konusunda vardıkları mutabakat yoluyla çözülmüştür. Yatla kararı gereğince, Almanya ve Japonya’ya savaş açan tüm devletler kurucu sıfatıyla bu örgüt için 25 Nisan 1945’te San Francisco’da bir araya gelmişler; sonunda büyük kısmı zaten hazır olan ve mutabık kalınan 111 maddelik Birleşmiş Milletler Antlaşmasını oy birliği ile kabul etmişlerdir. Yetmiş maddelik “Uluslararası Adalet Divanı Statüsü”nün de eklendiği Birleşmiş Milletler kurucu antlaşması 24 Ekim 1945 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

BM her şeyden bir ABD projesidir. Amerikalı liderlerin ilkini 1. Dünya savaşı sonunda kurmaya çalıştıkları, uluslararası anlaşmazlıkları çözmeye yönelik, en azından görünürde ortak uluslararası güvenlik kurumlarını hayata geçirme çabalarının bir sonucudur. Ancak gerçekte bu tür çabaların esas kaynağının “Amerikan Ulusal Çıkarları” olduğu da bilinmektedir. Ancak bu tür politikaların bile ne kadar “ulusal” olduğu tartışmalı bir konudur. Wilson’un Milletler Cemiyeti düşüncesi, Cumhuriyetçiler tarafından pek ulusal bir politika olarak tasvip edilmemiş, diğer sorunlar bir yana Milletler Cemiyeti “Ulusal Muhalefet” yüzünden başarısızlığa uğramıştır. BM ise, daha önceki başarısızlıktan ders almış Amerikan diplomasisinin Demokratlara ve Amerikan halkına kabul ettirmeyi başardığı bir kurumdur.

BM’nin icat edilmesi gibi, ABD’nin küresel hakimiyetini hedefleyen bu büyük projenin Amerikan iç politikasına yansıması ve kamuoyu tarafından benimsenir hale gelmesi hiç de üzerinden atlanacak bir konu değildir. Benzer bir mücadeleyi Wilson kaybetmiştir. Bilinen şey bu dönemde Amerikan kamuoyunun çoğunlukla izolasyonist bir yaklaşıma sahip olduğu yönündedir. Ancak 1929 bunalımı ve takip eden yıllarda ülke içindeki siyasal güçlerin düşüncelerinde dışa açılım yönünde bir değişim yaşanmaya başlanmıştır. Öncelikle Amerikan iş dünyasının başat sektörleri artık ağırlıklı olarak ABD’nin küresel liderliği fikrini benimsemişlerdir. Roosevelt yönetimi içinde yer alan etkili bir cumhuriyetçi grup daha çok Amerika’nın dış dünyada da bir misyonu, global önderliğine inanmaktadır.

Roosevelt yönetimi çok önemli bir şeyi kavramıştır. Uluslararası kurumlar, eş zamanlı olarak birbirinden radikal biçimde farklı iki yöne de karşılık verebilecek şekilde inşa edilebilir olmalıdır. Sistemin bir yüzü, hem ABD hem de uluslararası düzeyde, kitlesel popüler siyasete dönük olacaktır. Bu, daha iyi bir dünya vaat eden, ilham verici ve etik bir yüz olmak zorundadır. Fakat eşzamanlı olarak, örgütün içe dönük yüzü, tamamen farklı ve aslında ilkine karşıt biçimde, hegemon ülke ya da ülkelerin gücüne güç katan, onların çıkarlarını sistematik olarak sürdürebilecek yapıda dizayn edilmeliydi. Dahası bu iki yüz birbiriyle gerilim içinde olmamalıydı. Ahlaki maske, kurum içi desteği hem gizlemeli hem de kuvvetlendirmeliydi. Sonuç olarak da “Büyük Güç” siyasetinin gerçeklerinden kaçmak bir yana, Roosevelt’in BM planı, onun bu güçlerle karşı karşıya gelmesine ve onları ikna etme yöntemine dayanıyordu.

Roosevelt 3-5 devletin nefes kesici diktatörlüğü biçimini alan bir içyapıyı, Wilsoncu BM bayrağıyla sarmalama niyetindeydi. Bu yeni örgüt, sıradan üye devletlere Genel Kurulda bir güç verebilirdi ama bu göz ardı edilebilir bir güç olacaktı. Roosevelt’e göre büyük güçlerle diğer devletleri bir araya getiren daha dar yürütme komitesi de yine görünürde bu güce sahip olmalıydı ama gerçek yürütme gücü, birkaç daimi devletin elinde yoğunlaşmalıydı.

BM gerek hukuki gerekse siyasal açıdan Milletler Cemiyeti’nin devamı niteliğinde bir örgüt olarak ortaya çıkmıştır. Buna rağmen Milletler Cemiyeti misakı ile yolla devam edilmemiş yeni bir misakla yeni bir örgüt kurulmuştur. Cemiyet-i Akvamla BM’yi ortaya çıkaran amaç ve hedefler çok da farklı değildir. Ancak yeni bir örgüt kurmanın pratik nedenleri biri psikolojiktir. Barışı sürdürmekte başarısız olmuş bir örgütü tekrar canlandırılmaktansa yeni kurulacak, şaibesiz ve en azından başlangıçta sorunsuz bir örgütle yola çıkmanın daha etkin bir yöntem olacağı düşünülmüş olmalıdır. Ayrıca bu bağlamda eski örgüte üye olmayan Sovyetler Birliği ve ABD’nin eğer ki yer alacaklarsa yeni örgüt ve örgütün kurucu üyesi olarak bu örgütte yer almalarının daha uygun olacağı fikrinin ağır basması da etkin olmuş gözükmektedir.

Birleşmiş Milletler de, Milletler Cemiyeti gibi savaştan galip çıkan ülkelerin kurdukları bir sistemdir. Bu sebeple tarafsız ve düşman devletler asli üyeliğe kabul edilmişlerdir. Yeni örgüt içerisinde barış ve güvenliğin korunmasında başlıca sorumlu organ olan Güvenlik Konseyi’nde Mihver devletlerinden birisinin saldırıda bulunmasına olanak vermemek için bu ülkeler konseye alınmamışlardır. 2. Dünya savaşında yenilen devletlerin ileride girişebilecekleri saldırganlıklara karşı örgüt yetkisiz kılınmış ve saldırganlara karşı koyma yetkisi antlaşmanın 107. maddesi hükümleri ile sadece büyük devletlere tanınmıştı. Ancak bu hususun savaş sonrası uluslararası ilişkilerin değişen niteliği karşısında işlevsel hiçbir yararı olmamıştır.

Birleşmiş Milletler devletlerüstü değil devletlerarası bir örgüttür. Örgütün hiçbir organının yasama yetkisi olmadığı gibi devletlerin kendi rızaları ile alınan kararlara uymaları dışında, yasal bağlayıcılığı da yoktur. Bunun en önemli istisnası antlaşmanın 7. bölümünde 41. ve 42. maddelerde ki Güvenlik Konseyinin bir devletin rızası olmadan onu bağlayacak zorlama tedbirlerine katılması kararını alabilmesidir.[1]

Birleşmiş Milletler’in amaçları antlaşmasının 1. bölümünün 1. maddesinde 4 paragraf olarak sıralanmıştır; 1.) Uluslararası barış ve güvenliği korumak ve bu amaçla, barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve bunları boşa çıkarmak, saldırı ya da barışın başka yollarla bozulması eylemlerini bastırmak üzere etkin ortak önlemler almak ve barışın bozulmasına yol açabilecek nitelikteki uluslararası uyuşmazlık veya durumların düzeltilmesini ya da çözümlenmesini barışçı yollarla; adalet ve uluslararası hukuk ilkelerine uygun olarak gerçekleştirmek. 2.) Uluslararasında, halkların hak eşitliği ve kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi ilkesine saygı üzerine kurulmuş dostça ilişkiler geliştirmek ve dünya barışını güçlendirmek için diğer uygun önlemleri almak. 3.) Ekonomik, sosyal, kültürel ve insancıl nitelikteki uluslararası sorunları çözmede ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygının geliştirilip güçlendirilmesinde uluslararası işbirliğini sağlamak. 4.) Bu ortak çıkarların elde edilmesi hususunda milletlerarasında uyum sağlayıcı bir merkez olmak.

Birleşmiş Milletlerin ilkeleri Antlaşmanın 1. bölümünün 2. maddesinde 7 paragraf olarak sıralanmıştır; Örgüt, tüm üyelerinin egemen eşitliği ilkesi üzerine kurulmuştur; 1.) Örgüt, tüm üyelerinin egemen eşitliği ilkesi üzerine kurulmuştur. 2.) Tüm üyeler, üyelik sıfatından doğan hak ve çıkarlardan tümünün yararlanmasını sağlamak için işbu Antlaşmaya uygun olarak üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirirler. 3.) Tüm üyeler, uluslararası nitelikteki uyuşmazlıklarını, uluslararası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek biçimde, barışçı yollarla çözerler. 4.) Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletler’in Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar. 5.) Tüm üyeler, örgütün işbu Antlaşma gereği giriştiği tüm eylemlerde örgüte her türlü yardımı yaparlar ve Birleşmiş Milletler tarafından aleyhinde önleme ya da zorlama eylemine girişilen herhangi bir devlete yardım etmekten kaçınırlar. 6.) Örgüt, Birleşmiş Milletler üyesi olmayan devletlerin de, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasının gerektirdiği ölçüde bu ilkelere uygun biçimde hareket etmesini sağlar. 7.) İşbu Antlaşma’nın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletlere herhangi bir Devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale yetkisi vermediği gibi üyeleri de bu türden konuları işbu Antlaşma uyarınca bir çözüme bağlamaya zorlayamaz; ancak, bu ilke VII. Bölümde öngörülmüş olan zorlayıcı önlemlerin uygulanmasını hiçbir biçimde engellemez.[2]

BM’nin temel amacı ulus­lararası barış ve güvenliğin sağlanmasıdır. Anlaşma’nın 2. maddesinin 3. fıkrasına göre uluslararası anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi esastır ve aynı maddenin ünlü 4. fıkrası devletlerin uluslararası ilişkile­rinde başka bir devletin toprak bütünlüğüne ve siyasal bağımsızlığına karşı askeri güç kullanımından yahut güç kullanma tehdidinden kaçınma­ları gerektiğini hükme bağlamaktadır. 2. Maddenin 7. fıkrası devletlerin iç işlerine BM’nin karışmayacağını belirtmektedir, Bunun istisnası BM Güvenlik Konseyi’nin BM Anlaşması 7. bölümü uyarınca aldığı kararların uygulanmasıdır. 7. bölüm uyarınca Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin sağlanmasından sorumludur ve Konsey’in barışın tehlikede olduğuna karar verme yetkisi vardır. Buna karar verirken silahlı güç kullanmak da dâhil olmak üzere tedbirlerin alınmasını isteyebilir. 11 Eylül saldırılarından sonra uluslararası hukukla ilgili sorunlar, ABD’nin ve müttefiklerinin teröristleri barındırdığı iddia edilen ülke ya da ülkelere karşı tedbirler alacakları iddiasıyla bir kez daha gündeme gelmiştir. Bu tedbirlerin silahlı eylem ya da askeri güç kullanma biçiminde de olabileceği ihtimali konuya ilişkin hukuksal sorunları ve tartışmaları daha da derinleşmiştir. ABD’nin de taraf olduğu BM Anlaşması, böyle bir durumda hiç kimse ve hiçbir ülkeye silahlı misilleme hakkı vermemektedir. Ancak anlaşmanın 51. maddesi, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin sağlanması amacıyla gereken önlemleri alıncaya kadar silahlı saldırıya uğrayan BM üyesi ülkelere bireysel veya toplu halde kendilerini savunma (meşru müdafaa) hakkı tanımaktadır. Bu yüzden eğer 11 Eylül’de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a yapılan saldırılar “silahlı saldırı” kabul edilirse BM Güvenlik Konseyi barış ve güvenliğin sağlanması amacıyla gereken tedbirleri alana kadar ABD’nin kendini savunma hakkından söz edilebilir. BM’nin 7. bölümüne göre; Güvenlik konseyi ilk aşamada kararların uygulanması amacıyla ekonomik önlemler alır, diplomatik ilişkilerin kesilmesi gibi yaptırımlar uygular. 41. maddeye göre alınan kararlar yeterli emlediği takdirde BM antlaşması’nın 42. maddesi uyarınca Güvenlik konseyi hava, deniz ve kara kuvvetlerinin kullanılması ile barış ve güvenliği sağlamaya yönelik tedbirler alabilir. Ancak BM’nin askeri gücü olmadığı için bu tür askeri güç kullanımı sadece Güvenlik Konseyi’nin üye devletlere bu konuda izin vermesi hainde gerçekleşecektir. Güvenlik Konseyi’nden böyle bir çağrı geldiği takdirde bütün üye devletler katkı yapmakla yükümlüdür. Bu konuda ilk örnek 1950’de Kuzey Kore’nin Güney Kore’yi işgali üzerine yaşanmıştır. BM Güvenlik Konseyi üye devletlerine Kuzey Kore’nin geri çekilmesini sağlamak amacıyla gereken her türlü yarımı yapma çağrısında bulunmuştur. Ancak alınan bu karar istisna ve konjonktüre bağlı bir uygulamadır. Güvenlik Konseyinde daimi üye olan SSCB’nin Komünist Çin Yönetimi’nin Güvenlik Konseyi’ne üye olarak alınmamasını protesto etmek amacıyla oturumlara katılmadığı bir zamanda bu kararlar alınmış ancak 1950 başında SSCB’nin oturumlara katılmasıyla yapılacak her eylemde SSCB engellemesiyle karşılaşılmıştır.[3]

Arap Baharı ve Suriye

Arap Baharı’nın yaşanmasıyla Ortadoğu yeni bir yapılanma ve değişim içine girmektedir. Tunus, Mısır ve Libya halkları diktatörlerini yendiler. Yemen’de yönetim değişikliğine gidildi. Bahreyn ve Suudi Arabistan’da ise çeşitli vaatlerle insanlar şu anlık yatıştırılmış görülmektedir. Bahar’ın şu an ki durağı olan Suriye büyük bir belirsizlik içindedir. Mevcut rejim ile muhalifler arasında şiddetli çarpışmalar süratle devam etmektedir. İç savaştan kaçan bazı muhalifler ise komşu ülkelere sığınmak zorunda kalmakta ve bu ülkelerin başında da Türkiye gelmektedir.[4]

Bahreyn, Suudi Arabistan, Katar ve Arap Yarımadasındaki bir çok ülke gibi Suriye’de anti demokratik bir yönetim anlayışıyla yıllardır yönetilmektedir. Ancak diğer ülkelerden farklı olan BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye konusunda göstermiş olduğu hassasiyet ve bölge ülkelerinin Esad rejiminin değiştirme konusundaki girişimleri Suriye’de bir yönetim değişikliğini adeta zorunlu kılmış bulunmaktadır. Şubat 2012 tarihiyle bakıldığında Esad yönetiminin ulusal ve uluslararası kamuoyu önündeki meşruiyetini kaybettiği ve ülkesini hızlı bir şekilde iç savaşın içine sürüklediği görülmektedir. Suriye güvenlik güçleri Hums, İdlip, Dera’daki Sünni ağırlıklı yerleşim birimlerinin dışında Şam civarındaki Sünni yerleşim birimleri üzerindeki kontrolünün zayıfladığı görülmektedir. Ülkenin resmi haber ajansı olan Sana Haber’de belirtildiği üzere öldürülen güvenlik güçlerinin sayısına bakıldığında rejiminin ciddi bir askeri direnişle karşı karşıya kaldığı görülmektedir. Suriyeli kaynaklar olaylar sırasında 2 bine yakın güvenlik güçlerinin öldürüldüğünü ileri sürmektedir. Aynı şekilde güvenlik güçleri ile sivillerden oluşan milis kuvvetlerinin ise 6 bine yakın Suriye vatandaşını öldürdüğü ileri sürülmektedir. Dolayısıyla Suriye’nin hızlı bir şekilde iç savaşa doğru sürüklendiği görülmektedir. Bu aşamada Suriye’de yaşanan krizin barışçıl şekilde çözülmesi için hem bölge ülkelerinin hem de küresel güçlerin aktif bir tutum aldığı görülmektedir. Ancak karşılaştırmalı olarak bakıldığında, her ülkenin krizin çözülmesine yönelik farklı bir girişime öncülük ettiği görülmektedir. Örneğin, Körfez ülkeleri, Türkiye, Fransa veya ABD sorunun çözülmesi için Beşşar Esad’ın iktidarı bırakmasını talep ederken, Rusya Federasyonu, Çin ve İran gibi ülkeler ise Esad rejimi ile muhalifler arasında yeni bir diyalog kurulmasını önermektedir. Suriye’deki krizin uluslararası toplum tarafından büyük bir sorun haline dönüşmesinin temelinde ise rejimin sivillere karşı güç kullanmasının yanı sıra rejim karşıtı kesimlerin Esad yönetimini devirecek güçte ve kapasitede olmamasının da önemli bir etkisi vardır. Daha açık bir deyişle iktidarı devirmeye çalışan kesimlerin, rejimi tek başlarına devirecek halk desteğine ve askeri güce sahip olmadığı bilinmektedir. Diğer yandan rejimin de halı hazırda uyguladığı şiddet ve öldürme yöntemleriyle muhalifleri sindirebilmesi mümkün değildir. İsyancıların sınırlı gücü ve iktidarın da muhalifleri sindiremeyişi bir uluslararası müdahale seçeneğinin tartışılmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda BM Güvenlik Konseyi’ndeki girişimleri daha iyi anlayabilmek adına Esad rejiminin bir dış müdahale olmadan neden çökmeyeceğini irdelemekte fayda vardır. En önemli nedenlerin başında rejimin muhaliflerden daha sıkı bir birliktelik ve yapıda organize olmasından kaynaklanmaktadır. Mısır ve Tunus’tan farklı olarak Suriye’deki askeri birimlerin rejimi devirmek yerine korumak için hareket edeceğini görmek gerekir. 1970’lerin başından itibaren Sünni Arap ve Kürt kökenli muhalefet hareketleriyle mücadele eden Ordu’nun bu süre içerisinde mezhepsel bir yapıda örgütlenmeyi başardığı ifade edilmektedir. Diğer yandan muhaliflerin cephesinden bakıldığı ise hem amaç hem de hedefler itibariyle birlikte hareket edemedikleri görülmektedir. 2012 Şubatına girildiğinde bile muhaliflerin siyasal ve askeri alanda birlik olmayı başaramadığı görülmektedir. Protestoların ve askeri saldırıların koordinasyonunda Suriye içindeki ve dışındaki muhalifler arasında koordinasyonun ve organik ilişki ağının kurulamadığı görülmektedir. Aynı şekilde Esad sonrasına dönük ortak bir planın da oluşturulamadığı görülmektedir. Suriye’deki krizin ulusal düzeyde çözülemeyişinin bir diğer nedeni ise muhaliflerin askeri olarak rejimi devirebilecek kapasiteden ve örgütlenmeden yoksun oluşlarıdır. Suriye ordusunda ayrılan kesimler tarafından kurulduğu belirtilen Özgür Suriye Ordusu Türkiye’deki liderleri tarafından yapılan açıklamalarda rejimi devirebilmek için yaklaşık 2 yıla ihtiyaçları olduğu belirtilmiştir. Ağır silahlardan yoksun oluşlarının yanı sıra Suriye içerisinde de kurtarılmış bölgeler diye nitelendirilebilecek bölgelerin oluşturulamayışı, örgütlenmeleri önünde ciddi bir engel teşkil etmektedir. Ayrıca, rejim karşıtı askeri birliklerin Sünni Arap olmayan bölgelerde operasyon gerçekleştirmelerinin oldukça güç olduğu görülmektedir. Bir diğer neden de Irak, Lübnan ve İran gibi bölge ülkelerinin rejime vermiş olduğu ekonomik, siyasi ve askeri destektir. Stratejik ve mezhepsel nedenlerden dolayı Suriye rejiminin ayakta kalmasını destekleyen söz konusu ülkeler Suriye’de İran veya Hizbullah karşıtı bir iktidarın ortaya çıkmasını hayati çıkarları açısından büyük bir sorun olarak tanımlamaktadırlar. Nitekim Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Burhan Galyum’un iktidarın değişmesi durumunda Suriye’nin İran ve Hizbullah ile ilişkilerini gözden geçireceğini açıklaması da var olan kaygıların haklılığını ortaya koymaktadır.[5]

Güvenlik Konseyi’nin Suriye İmtihanı

BM Güvenlik Konseyi’ne, Arap Baharı’nın bir devamı olarak görülen Suriye’de yaşanan kriz üzerine getirilen karar tasarısının Rusya ve Çin’in engellemesine takılması krizin uluslararası rekabet boyutunu ortaya çıkarmış ve tırmandırmıştır.

Rusya ve Çin perspektifinden bakıldığında; Moskova, Arap Birliği’nin Kasım 2011’de açıkladığı “Şiddetin kaynağı nerede olursa olsun şiddete son vermek gerektiğini” öngören girişimini aktif bir şekilde desteklediğini belirtmiştir. Ancak Rusya Dış İşleri Bakanı Lavrov, bir karar tasarısının sadece sloganları değil, bu hükümleri gerçekleştirecek somut tedbirleri de içermesi gerektiğini vurgulayarak, Moskova söz konusu karar tasarısına, Suriye muhalefetinin silahlı radikallerden ayrılması çağrısını ve Suriye yönetiminin ordu birliklerini şehirlerden çekmesi talebine silahlı grupların da şehirleri terk etmesi talebini eklemeyi önerdiğine dikkat çekmiş ve buna rağmen her iki önerinin de karar tasarısını hazırlayanlar tarafından tamamen reddedildiğini belirtmiştir. Moskova, Tarafların hukuk ve diyalog çerçevesinde anlaşmaya varabileceklerinden emin bir şekilde Suriye’de sosyal, siyasi ve ekonomik sorunların çözümünü güç kullanmadan ve halk ile diyalog içerisinde çözülmesini ummaya devam etmektedir. Bu nedenle, Suriye krizinin çözümü için tüm güç kullanımına son verilmesini; siyasi, sosyal ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesini istemekte, bunun yanı sıra herhangi bir yaptırım uygulanmasına da karşı çıkmaktadır. Diyalogun devre dışı bırakılmasının Libya senaryosunun tekrarlanması anlamına geleceğini iddia etmektedir. Moskova’ya göre Muhalefetin yapıcı bir programı yok, tek istekleri Esad’ın iktidardan ayrılması. Yani, bütün bunlar ‘Arap Baharı’ olaylarına özgü bir senaryo; amaç, hükümeti devirmek ve sonrasına bakmak. Buna paralel olarak Arap devrimlerinin bölgeye istikrar getiremeyeceğinin belli olduğunu, bu durumdan sadece ‘kontrollü kaos’ politikasını izleyenlerin yararlanabileceğine dikkat çekmektedir. Ama bu kaos ne kadar kontrollü olabilir? Moskova, Suriye politikasının Soğuk Savaş dönemindeki iyi ilişkilere ve silah satışına indirgenmemesi gerektiğini iddia etmektedir. Moskova’ya göre iki ülke arasında tarihi ve kültürel bağlar da bulunmakta ve aynı zamanda Suriye Ortadoğu Ortodoksluğunun en önemli merkezi konumundadır. Moskova, küresel kutup lideri refleksi ile Ortadoğu’daki en önemli müttefikini sonuna kadar korumaya kararlı görünmektedir. Ancak, askeri müdahale olduğu takdirde müdahalenin tarafı olmak da istememektedir.[6] Rusya, anlaşıldığı kadarıyla “Esad’lı, ya da Esad’sız” bir Suriye’ye ihtiyacının olduğunu bilmekle birlikte, Esad’sız Suriye’nin Rusya’ya yakın durması için gereken “Pazarlık” konusunda ABD ile anlaşamamış gözükmektedir. Libya’dan sonra Akdeniz’de sığınacak tek limanı ve tutunacak tek dalı Suriye olan Rusya, Esad’a karşı muhalefetin artış hızını görmekte ve zamanın aleyhine çalıştığını fark etmektedir hiç kuşkusuz. Suriye’deki gelişmelerin Rusya aleyhine geliştiğini gören ABD de, potansiyel küresel güç Rusya’yı Akdeniz’den tamamen silebilmek maksadıyla, Rusya’nın olası pazarlığına yanaşmıyor gözükmektedir.[7] Çin ve Rusya, Suriye hükümetinin muhaliflere yönelik aldığı kanlı tedbirleri kınayan ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a istifa çağrısında bulunan 2 BM kararını veto etmeleri nedeniyle tüm dünyada eleştirilerin hedefi olmuşlardır. Bunun üzerine aktif diplomasi izlemeye başlayan Çin yönetimi, ilk olarak Suriye’de derhal ateşkes ilan edilmesi ve Suriye’deki tüm taraflar arasında görüşmelere başlanmasını içeren bir ateşkes planı hakkında bilgi vermek amacıyla Suudi Arabistan, Mısır ve Fransa’ya bir temsilci göndermiştir. Rusya ve Çin dünya ispatlanmış petrol rezervlerinin %65’ini barındıran Orta Doğu’daki etkilerini artırmak istemektedir. Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ve Körfez Emirlikleri ile kurduğu stratejik iş birliği sayesinde bölgedeki üstünlüğünü her şeye rağmen devam ettiren ABD’ye karşı, İran ve Suriye’yle sıkı ilişkiler geliştirmek, Rusya ve Çin’in öncelikli politikaları arasındadır. Üstelik Libya’ya yapılan askeri müdahalenin, tamamen kendi kontrolleri dışında gerçekleşmesinin bu ülkedeki çıkarlarına zarar verdiğini düşünerek, Suriye konusunda ipleri elden bırakmak istememektirler.[8]

Batı ve Arap Birliği perspektifinden bakıldığında; ABD her ne kadar yeni ilgi alanı olarak Asya Pasifik bölgesini ilan etse de, Orta Doğu’da gerçekleşen olaylardan uzak kalamamaktadır. Suriye’de devam eden olaylar da ABD’nin bölgedeki çıkarları dolayısıyla ilgi alanına girmektedir. İran-Suriye ilişkileri dikkate alındığında, ABD’nin konunun dışında kalması beklenemez. Zira ABD başta nükleer programı olmak üzere İran’ı etkisizleştirme politikaları uygulamaya çalışırken, Rusya, Çin ve İran da Suriye’ye dolaylı ve doğrudan destekler sağlamaktadırlar. Amerika, Suriye ile ilgili yaptırım ve isteklerini bölgede doğrudan kendi resmi kanallarını kullanmadan yine bölgedeki ilgili ülkeler vasıtasıyla dile getirme yolunu seçmiştir. Son olarak Çin ve Rusya’nın Güvenlik Konseyinde konu ile ilgili veto yetkilerini kullanmaları sonucunda ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Susan Rice’ın , “Rusya ve Çin’in Suriye halkını satmak ve korkak bir tiranı korumadaki kararlılıkları sürüyor” şeklindeki ifadelerini daha sonra “ABD, kararın geçmesinin bazı üyelerce engellenmesinden tiksinti duyuyor!” şeklinde daha da sertleştirmesi ABD’nin bölgeye daha fazla doğrudan müdahil olacağının sinyallerini vermektedir. Suriye sorununun BM nezdinde yapılan toplantıda Rusya ve Çin’in vetolarıyla ABD’nin istediği yönde şekillenmemesi bölgesel kuruluşların etkinlik çabalarına da hız kazandırmıştır. Kısaca ABD ile ilişkileri üzerinden Suriye siyaseti açıklanmaya çalışılan Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt gibi ülkeler de Arap Birliği içinde hayli etkin konuma sahiptir. BM kararından sonra Mısır’ın başkenti Kahire’de toplanan Arap Birliği Dışişleri Bakanları, Suriye ile diplomatik ilişkileri kesme kararı almıştır. Bununla birlikte Suriye’ye uygulanan ekonomik yaptırımların ağırlaştırılması da toplantıda gündeme getirilmiştir. Sürekli dış destek ve müdahaleden bahseden Suriye muhalif yapılanmasının desteklenmesi de alınan bir başka karar olarak dikkat çekmektedir. Diğer yandan 2 Mart’ta Brüksel’de toplanan AB zirvesinde alınan kararlarda ”Avrupa Birliği özgürlük, haysiyet ve demokrasi mücadelesinde Suriyeli muhalifleri destekler, Suriye Ulusal Konseyi’ni Suriyelilerin meşru temsilcisi olarak tanır ve muhalefet mensuplarına barışçıl mücadelelerinde birleşme çağrısı yapar” ifadeleri dile getirilmiştir. Zirve kararlarında, AB Dışişleri Bakanlarından Şam yönetimini hedef alan yeni yaptırımlar hazırlamaları da talep edilmiştir. Kararlarda ayrıca, BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye yönelik kararların alınmasını engelleyen Rusya ve Çin’e ”şiddetin durdurulması konusunda işbirliği yapmaları” çağrısına yer verilmiştir.[9]

Suriye’nin Baharı ve Türkiye

Türkiye, Suriye’deki durumu sadece bölgesel bir mesele değil, ortak bölgesel ve uluslararası çaba gerektiren bir konu olarak görmektedir. Buna göre, Suriye’deki durum ortak sorumluluk alanı içerisindedir ve hiçbir taraf  bu sorumluluğu tek başına taşıyamaz. Yaklaşık bir yıl önce, krizin ilk dönemlerinde Ankara, Suriye rejimine defalarca ciddi, hızlı ve etkin reformlar yapmasını önermiştir. Ancak bu diplomatik çabalar başarısız olunca Türkiye, Esad rejimine baskı yapanların önde gelenlerinden biri olmuş ve diğer  ülkeler de Türkiye’nin tutumunu müteakiben benzer bir tavır takınmıştır. Ankara, uluslararası toplumun yeterli ve kesin garantiler vermesi şartıyla, bu tutumunu daha zor dönemlerde tekrarlamaya hazır görünmektedir. Bu noktadan hareketle Türkiye, Arap Birliği ile Körfez İşbirliği Konseyi ile bölgesel gücü etkinleştirmeye ve aynı zamanda uluslararası toplumdan, özellikle de BM Güvenlik Konseyi’nden garantiler elde etmek için çabalamaktadır. Ancak Güvenlik Konseyi’nin Rusya ve Çin’in muhalefeti nedeniyle bu garantileri verememesi sonucu, en azından ABD ve AB’nin vereceği net ve güçlü destekle sağlanacak çözümler aramaktadır. Ankara daha önce Güvenlik Konseyi kararlarına dayanarak hareket edilmesi gerektiğini defalarca vurgulamıştır. Ancak bugün Suriye halkına olanların baskısı ve Rusya ve Çin vetosunun etkisi ile Türkiye, Konsey kararı olmadan hareket etmeye hazır görünmektedir. Türkiye’nin tutumu her halükarda hassas ve belirleyici olacaktır. Ancak Türkiye’nin tek başına bir rol üstlenmesi amacı aşmakta ve Türkiye’nin bu rolü yerine getirmesini sağlayacak imkanların incelenmesini gerekmektedir. Bu imkanlar tek başına ele alındığı zaman sınırlı olmasa dahi kullanılabilme kapasitesi bağlamında sınırlı görünmektedir. Uluslararası ve jeopolitik şartlar, Türkiye’nin tek başına bir girişimde bulunmasına izin vermemektedir. Türkiye’nin tek başına üsteleneceği bir girişimi mümkün hale getirecek tüm imkanlara sahip olduğunu farz edersek, bu tür bir girişim Ankara’yı öncelikle İran ile yüz yüze bırakacaktır. Ancak Tahran’ın endişelerini azaltmaya çalışan Türkiye’nin böyle bir niyetinin olmadığı anlaşılmaktadır.[10]

Tüm bunlara paralel olarak Türkiye açısından Suriye sorunu büyük önem arz etmektedir. Türkiye Suriye olaylarından sonra ülkesine aldığı Suriyeli mülteci sayısı 25 bin civarındadır. Suriye krizi, Ankara açısından politik, ekonomik ve en önemlisi güvenlik anlamında ciddi bir tehdittir. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye konusundaki kaygıları doğal karşılanmalıdır. Suriye’deki şiddet olaylarından dolayı düşünülen “Tampon Bölge” oluşturulması ise Suriye’den gelen göçü önleyebilir. Fakat bu durum Suriye’nin bölünmesine de yol açabilir. Başka bir ifadeyle Suriye için düşünülen tampon bölge oluşturma formülü 1991 yılındaki Irak’ın kuzeyindeki yapıyla benzer şekildedir. Bu açıdan Türkiye’nin güneydoğu sınırında Suriye adında ikinci bir Irak’ın ortaya çıkmasına neden olabilir.[11]

Son olarak Türkiye’nin değişen politikası bir denge oluşmasını zorlaştırmaktadır. Türkiye’nin bölgedeki gelişmelerde gittikçe daha fazla taraf olması katı bir pozisyon almasına neden olarak dengeleyici bir ülkenin sahip olması gereken esneklikle bağdaşmamaktadır. Bilindiği üzere iki kutuplu sistemlerde dengenin korunması aktörlerin katı konumlar benimseyerek sık sık taraf değiştirmemesine bağlıdır ve belirsizliğin ortadan kalkmasının barışı mümkün kıldığına inanılmaktadır. Ortadoğu gibi çok kutuplu sistemlerde ise durum bunun tam tersidir. Aktör sayısının fazla olmasından kaynaklanan dalgalanmalar bağlantısız ve bütün temel aktörlerle iyi ilişkilere sahip bir dengeleyicinin varlığıyla ortadan kaldırılabilir. Sistemde barışın kaynağı olarak belirsizlik görülmektedir. Taraflardan hiç biri diğer tarafa üstünlük sağlayabileceğinden emin olmadığından politikalarını belirlerken daha tedbirli olmak durumundadırlar. Bu bağlamda Türkiye’nin dış politika esnekliğini kaybetmesi ve diğer aktörlere eşit mesafede durmaması sadece kendisi için değil bölgenin geneli için risk oluşturmaktadır.[12]

Sonuç Yerine: “Büyük Güçler”in Sistemi

Vestfalya Antlaşması’ndan sonra Avrupa’da başlayan ve ardından tüm dünyaya yayılan “Modern Uluslararası Sistem” devletlerin savaşlarını ve müdahalelerini gerekçelendirmelerini öngörmektedir. Vestfalya’dan itibaren sırasıyla, Napolyon Savaşları sonunda Avrupa’daki sınırlarını ve güçler dengesini yeniden belirlemeye yönelik kararların alınması, 1. Dünya Savaşı sonrası Wilson’un Milletler Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük etmesi ve 2. Dünya Savaşı sonrası yıkılan sistemin yeniden bu defa BM ile kurulması “Modern Uluslararası Sistem”in geçirmiş olduğu evrimi anlamamız için önemlidir. Bu noktada sistemin denge unsurunu “Büyük Güçler” arasında değerlendirdiği göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra sistemin yavaş yavaş dünyaya yayılması, sistemi Avrupa’nın tekelinden dünyaya taşımıştır. İlk kez Milletler Cemiyeti ile birlikte tüm devletlerin dâhil olduğu bir yapıya kavuşan uluslararası sistem, hem Milletler Cemiyeti, hem de 2. Dünya Savaşı’ndan sonra modernize edilmiş biçimi olan BM aracılığıyla işleyişine devam etmiştir. Her ne kadar Avrupa’nın tekelinden kurtulan bir sistemden söz etsek de, sistem “Büyük Güçler”in tekelindedir. Yani aslında değişen sadece tekeli elinde bulunduran komuta olmuştur. Buradan hareketle BM’nin sistem içindeki rolü yadsınamaz bir şekilde önemlidir fakat yapısı gereği, uluslararası sistem içinde “Büyük Güçler” arasında çıkar çatışmalarının yaşandığı bir platform ve aynı zamanda aralarındaki rekabet için bir araç niteliğindedir. Bu mevzubahis yapı, Güvenlik Konseyi aracılığıyla “Büyük Güçler”e sistem üzerinde denetim ve söz hakkı vermektedir. Konumuz gereği Suriye sorununda da benzer bir durumla karşı karşıya kalmaktayız. Sistemin bahsi geçen “Büyük Güçler”i olan ABD, Rusya, İngiltere, Çin ve Fransa’nın Suriye konusunda ki tutuları sistemin işleyişi ile ilgili bir fikir sahibi olabilmemiz açısından önemlidir. Diğer taraftan ne kadar sisteme doğrudan etki edebilme gücü veya potansiyeli “Büyük Güçler”e nispeten çok fazla olmayan ama yapısı gereği sistemin bir parçası olan devletleri, sistemin sınırlarını zorlayan aktörler olarak değerlendirebilir. Bu noktada Türkiye’nin hem kendi bölgesinde artan bir şekilde hem de Suriye sorununda üstlendiği rolün göz ardı edilmemesi gerekmektedir.

 

Ömer ÇOLAK

Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü

Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı

Yüksek Lisans Öğrencisi

 

Kaynakça


BBC Türkçe, “BM Güvenlik Konseyi Suriye konusunda uzlaşamadı”, Şubat 2012, http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/02/120203_un_syria_resolution.shtml, (Erişim: Mart 2012)

Dünya Bülteni, “Suriye’ye müdahaleye izin vermeyiz”, Mart 2012, http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=201056, (Erişim: Mart 2012)

Dünya Bülteni, “BM ve Çin çözüm için Suriye’de”, Mart 2012, http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=200716, (Erişim: Mart 2012)

Dünya Bülteni, “Çin’den Suriye diplomasisi”, Mart 2012, http://www.dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=200987, (Erişim: Mart 2012)

LUKYANOV, Fyodor, “Rusya’nın Suriye’ye Bakışı: Suriye ile İmtihan”, Nisan 2012, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=3392, (Erişim: Nisan 2012

NTVMSNBC, “AB Suriyeli muhalifleri resmen tanıdı”, Mart 2012, http://www.ntvmsnbc.com/id/25327077/, (Erişim: Mart 2012)

NTVMSNBC, “Arap Birliği Suriye ile ipleri kopardı”, Şubat 2012, http://www.ntvmsnbc.com/id/25321488/, (Erişim: Mart 2012)

SVISTUNOVA, Irina, “Rusya’nın Orta Doğu Politikasında Suriye Sorunu ve Rusya-Türkiye İlişkileri”, Nisan 2012, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=3385, (Erişim: Nisan 2012)

[1] ÇALIŞ, Şaban H. ve KAN, Kürşat, “BM: Birleşmiş Milletler”, (Ed. Ş. H. Çalış, B. Akgün ve Ö. Kutlu), Uluslararası Örgütler ve Türkiye, Konya: Çizgi Kitabevi, 2006, ss. 42-49.

[2]Birleşmiş Milletler Antlaşması”, ss. 5-6., http://www.unicankara.org.tr/doc_pdf/chart_turkce.pdf, (Erişim: Mart 2012)

[3] ÇALIŞ, Şaban H. ve KAN, Kürşat, age, ss. 56-58.

[4] AKPINAR, Habip, “Arap Baharı’nda Suriye”, Mart 2012, http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/ortadogu/2882-arap-baharinda-suriye, (Erişim: Nisan 2012)

[5] AYHAN, Veysel, “BM ve Suriye Krizi: Uluslararası Müdahalenin Nedenleri”, Şubat 2012, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=3139, (Erişim: Mart 2012)

[6] KANBOLAT, Hasan, “Rusya’nın Suriye Tutumunun Nedeni ve Değişme Olasılığı”, Şubat 2012, http://www.orsam.org.tr/tr/yazigoster.aspx?ID=3200, (Erişim: Mart 2012)

[7] YAVUZ, Celalettin, “Suriye Üzerinden Yeniden ‘Soğuk Savaş’ (!) – Türkiye Nereye Koşuyor?”, Şubat 2012, http://www.turksam.org/tr/a2594.html, (Erişim: Mart 2012)

[8] ERHAN, Çağrı, “BM Suriye Sınavında…”, Şubat 2012, http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=2561, (Erişim: Mart 2012)

[9] AKBAL, Özdemir, “ABD’nin Suriye Politikası ve Bölgesel Müttefiklerinin Rolü”, Şubat 2012, http://www.21yyte.org/tr/yazi6502-ABDnin_Suriye_Politikasi_ve_Bolgesel_Muttefiklerinin_Rolu.html, (Erişim: Mart 2012)

[10] BEKİR, Ali Hüseyin, “Türkiye’nin Suriye’de Yapabileceklerinin Limiti”, Şubat 2012, http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=2584, (Erişim: Mayıs 2012)

[11] SEMİN, Ali, “Suriye’de Bölgesel ve Küresel Güç Mücadelesi”, Mayıs 2012, http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=2130:filistin-srail-meselesinde-yahudi-yerleimleri-sorunu&catid=77:ortadogu-analizler&Itemid=150, (Erişim: Mayıs 2012)

[12] TURAN, Kürşad, “Ortadoğu’da Yeni Bir Denge Arayışı”, Nisan 2012, http://www.usgam.com/index.php?l=800&cid=596&bolge=5, (Erişim: Mayıs 2012)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here