Feminist Teori

0
420

 

Josephine Donovan, Feminist Teori, 2020, İletişim Yayınları, Sayfa Sayısı: 406

 

Felsefi ve Tarihi Açıdan Kadın Kimdir?

Sponsorlu

 

“Bütün erkekler ve kadınlar eşit olarak yaratılmışlardır, yaratıcıları tarafından verilmiş ve vazgeçilmez haklara sahiptirler ki bunların arasında yaşam, özgürlük ve mutluluğun peşinden koşma hakkı vardır.”

 

Josephine Donovan, Feminist Teori adlı kitabında Aydınlanma Çağından itibaren çağdaş feminizme kadar yol almış kadınların fikirleri, eylemleri ve nasıl örgütlendiklerine dair birçok farklı kuramdan bir değerlendirme ortaya koymuştur. Kitap toplam sekiz bölümden oluşmaktadır. Bu analiz yazısında ilk beş bölümün analizine yer verilmiş olup bunlar sırasıyla Aydınlanmacı Liberal Feminizm, 19. Yüzyılın Kültürel Feminizmi, Feminizm ve Marksizm, Feminizm ve Freudculuk, Feminizm ve Varoluşçuluk, Radikal Feminizm’dir.

 

Aydınlanmacı Liberal Feminizm

 

Aydınlanma ya da Akılcılık Çağı olarak nitelendirilebilecek dönem içinde feminist kuramcılar, hükümetlerin müdahale edemeyecekleri vazgeçilmez ya da doğal hakları olduğu fikrine dayalı yeniden düzenlemeleri ve çözümlemeleri hem Amerikan Bağımsız Bildirisi ile hem de Fransa’nın İnsan Hakları Bildirisi ile 18. yüzyılda dile getirmişlerdir. Aydınlanmacı görüşe göre dünyanın işleyişi rasyoneldir ve erkek bu liberal düşünürlerin bakış açısına göre sınıflandırılır. Rasyonel olmayan duygular alanı estetik ve moral değerlerle ilişkilendirilir, ikinci plana atılır. Gerçeklikten uzaklığıyla da kadın bu kategoriyle ötekileştirilir. 18. yüzyılda kadının eş ve anne olarak evine ait olduğu varsayımı neredeyse evrenseldir. Evli kadınların tamamen kocalarının himayesinde olması, mülkiyet hakkının olmaması, miras ve çocukları üzerinde hiçbir kontrolünün olmaması kadınların doğal haklara sahip olmadığı varsayımının bir sonucudur.  Tüm bu sorunlar sonradan kadın hareketinin başlamasına ilham kaynağı olacaktır ve sosyal alan içerisinde ifade edilecektir. Blackstone, Locke gibi liberal erkek kuramcıların düşünceleri ile desteklenen doğal haklar kanunu, insanı sadece erkek olarak ele almış; erkekleri kamusal alanda özgür, kadınları özel alanda birer köle haline getirmiş ve erkek egemen bir düzenin var olduğunu ispatlamıştır. Bu kanunlara göre, doğal haklara sahip kişiler ve ailelerin efendileri sayılan mal sahipleri erkeklerdir. Doğal haklar geleneğinden gelen feminist kuramcılar, kadınların birer vatandaş olarak erkekler ile aynı temel haklara sahip birer insan olduklarını ifade etmişlerdir. Elizabeth Clay Stanton’un Duygular Bildirgesi ve Mary Wollstonecraft’ın Kadın Hakları Savunusu temel doğal haklar doktrinini kadınlara uyarlayan önemli girişimlerdir. Kısaca Stanton’un Duygular Bildirgesi, kadınların bir sınıf olarak tarih boyunca devam eden ikincilliklerinin ve sistematik ezilmelerinin sorumlusunun erkekler olduğunu ortaya koyan bir bildirgedir. Wollstonecraft ise en önemli şeyin gerçek anlamda bir eğitim ve eleştirel düşüncenin geliştirilmesi olduğuna inanır. Aklın cinsiyeti yoktur; bu yüzden erkek ve kadın aynı zihinsel ve tinsel eğitimi almalıdır. Kadın hem kamusal alandaki görünmezliği hem de özel alanda üstlendiği yükü ile muhtaç ve düşkün bir hayat sürmeye mecbur bırakılmıştır, bu sayede öz-saygısı düzenli bir şekilde zayıflatılmaktadır. Kadınların eleştirel düşünme becerisi kazanmasının kendi kaderlerini belirlemesi, hayatları üstünde kontrole sahip olmaları ve kaybettikleri kendilik algısını geri kazanmaları için gereklidir. Wollstonecraft gibi, farklı açılardan ortak emellere sahip olsalar da Wright, Grimke, Stanton ve dönemin diğer kuramcıları aynı şekilde eğitimde eşitliği savunmuş, kadınların sosyal ve siyasi yaşamda söz sahibi olma ve kendilerini geliştirebilecekleri kamusal alana dâhil olma gayreti içinde olmuşlardır. Tanrıtanımaz kimlikleriyle de ön planda olan Grimke, Wright ve Stanton bu tutumları ile özellikle erkek – merkezci kilisenin öğretilerinin kadını köleleştiren, erkeği yücelten özelliklerine karşı çıkmışlardır. Stanton ve Anthony teorilerinde özellikle şunu vurgulamışlardır: Birer birey olarak kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için haklara sahip olmaları gerekmektedir. Teorilerinde o dönemde gerçek olan kabul edilen kadınların zayıf, beceriksiz ve akılsız, ‘doğal olarak’ erkekler tarafından dünyadaki zorluklardan korunması gereken varlıklar olduklarını iddia eden kadınlık kültürüne karşı çıkmışlardır. Hükümetin yapması gereken, kadınların özgürce hareket etmelerini ve doğal haklarını kullanabilmelerini mümkün kılmaktır. “Her bireyin kişisel sorumluluğu vardır ve yalnızdır” düşüncesinden ilerleyen Stanton, kadınların kendi kaderlerini çizmeleri için gerekli olan kamusal alanda eşitlik talebini ileri sürerek, mutlaka kendi tarihsel bilinçlerini geri kazanmaları gerektiğini vurgulamıştır. Kadın hakları hareketinin kökenleri, Marksist kuramcıların detaylandırdığı gibi, kölelik karşıtı hareketin içindedir. Siyahi kadın kölenin durumu köleliği kaldırma hareketinin temel konusudur ve kadın hakları kuramcıları için de önemlidir. Siyahi kadın ve beyaz kadın arasındaki fark çok açıktır; siyahi kadın hem ırk kimliğiyle hem sınıf kimliğiyle hem de cinsiyet kimliğiyle ataerkil düzende savaş veriyordur. Bu nedenle burjuvazi – orta sınıf beyaz erkek egemenliğindeki toplumsallaşma, siyahi kadını çok daha aşağı ve öteki bir yere konumlandırıyordur. Bu sorun, dönemin önemli bir sorunu olarak kalır. Dönemin diğer bir sorunu ise, özel alana çok fazla odaklanılmamasıdır. Öte yandan liberal teoride, kadının statüsüne dair elde edilen başarılar, ilerlemede büyük bir etkendir. Evliliğin kadınları köleleştirdiğine ve kamusal alandan soyutlanan kadına değinilir ancak ev içi yaşama dair çözümlemeler ancak 19. yüzyıl kültürel feministleri tarafından incelenmeye başlanır.

 

19. Yüzyılın Kültürel Feminizmi

Kültürel feministler, kadın ve erkek arasındaki biyolojik ve kültürel farklılıklara odaklanan eşitlik anlayışı üzerine bir tutum izlemişlerdir. Liberal teorisyenlerin irdelemediği din, evlilik ve ev içi yaşam üzerine alternatif çözümler düşünmüşlerdir. Kültürel feminist teorinin altında dişil etki ve değerlerden beslenen anaerkil bir bakış açısı yatmaktadır. Kültürel feministler, kadınların farklı olduklarını ve sahip oldukları bu farkın temelinde kültürün olduğunu belirtirler – bu noktada kültür kesinlikle dişil, işbirlikçi, barışçıl ve hayat verici olarak tanımlanır. Bu tanım, sonraları reformcu barışçı feministler için temel motivasyonu sağlamıştır. Kültürel feminizmin öncülerinden Fuller’e göre, “Kadınların bir kadın gibi davranmaya değil, doğa gibi büyümeye, akıl gibi algılamaya ve ruh gibi özgürce yaşamaya ihtiyacı vardır (76).” Bu düşünce ile kadının, erkeklerin yarattığı dünyadan dayatılan kurallara göre yönetilmesi düşüncesinin aksine, içten geleni izlemeyi öğrenmesi gerektiğini ileri sürülür. Kadınların sadece bireysel olarak kendi gerçeğini keşfetmeye ve yeteneklerini geliştirme özgürlüğüne sahip olmaya değil, hep birlikte gerçekten kim olduklarını keşfetmeye ihtiyaçları vardır. Bu süreç, başka kadınlarla işbirliği içinde gerçekleştirilmelidir. Kadınlardan oluşan bir ütopyada kolektif bir hareketin şekillenmesine ihtiyaç vardır. Ancak bu şekilde, kadınlar kendilerini bulabilirler. Fuller doğadan gelen sezgisel güçlerle ve eğitimle kadınların zincirlerinden kurtulup bu güçleri yeniden keşfedebileceğini ifade eder. Stanton ve Gage din üzerine, Woodhull ve Goldman evlilik ve cinsel özgürleşme üzerine çözümlemeler yapmıştır. Çalışmaları Sosyal Darwinizm ilkelerine dayanan Gilman, türün gelişmesini rekabete değil işbirliği becerisine bağlar ve evrimleşmenin de kolektif düzenlemeyle gerçekleşeceğini ifade eder. Çağdaş kültürel feministlerin, kadının farklılığı üzerine vurgu yapılmasının gerisinde kadınlarla erkeklerin ayrı alanlara ait oldukları tezinin, kadınların yerinin kamusal (sosyal ve siyasi hayat) alanın uzağındaki ev olduğu varsayımına geri götürebileceği kaygısı vardır. Günümüz kültürel feministleri “Doğa mı yoksa kültür mü?” sorusuyla uğraşmak yerine, devrimin bir çeşit ideolojileri dönüştürme meselesi olduğunu ve bütün insanların eğitilebileceklerini savunur. Liberal kuram kadınların askere gitmesini, kamusal görevlerde erkekler gibi bir rolü olması gerektiğine bağlayarak savunurken; kültürel feministler kadınların değerler sisteminin tamamen barışsever olduğunu iddia ederek herhangi bir militarist yapıya karşı duruş sergilerler.

Kültürel feminizmin ardından kitabın diğer bölümlerini oluşturan, üç bölüm çağdaş kadın hareketinin temelini oluşturan kuramlardır. Liberal feministler, kültürel feministler, Marksist feministler, Freudcu feministler ve varoluşçu feministlerin anlaşmaya vardıkları ortak düşünceyi şu şekilde özetleyebiliriz: Kadınların tinsel olarak ötekilik algılarından, yabancılaşma ve anatomik görünümlerinden doğan eksik hissettirilme zorunluluğundan kurtulmaları; kendilerine ait yeni bir dil, yeni bir dünya oluşturmaları; eğitimle bilinçlenmeleri, kendi ikincilleştirilmiş hikâyelerinin farkına varmaları ve tüm aşağılanmaları kabul etmeleri ile gelen farkındalıkla özgürleşme sürecine girmeleridir. Kitapta görebileceğimiz üzere Cixous da bu düşünceyi destekler ve kadınların eril merkezli toplumda yeniden bir kimlik kazanmaları için kaybettikleri tarihini yeniden bulmalarını ve keşfetmeleri gerektiğini söyler.

 

Feminizm ve Marksizm, Freudculuk ve Varoluşçuluk

Marx’ın sınıf bilinci ve yabancılaşmış emek kavramları ve Engels’in de tarih öncesi anaerkil toplumun nasıl yozlaştırıldığına dair sunduğu teoriler sosyalist feminizme ve beraberinde çağdaş feminist teorinin sorunları ele alışına ve kadın hareketlerine nasıl ilham verdiğine dair ipuçlarına sahiptir. Kapitalist yönetim şekli erkeği yöneten ve burjuvazi konumuna getirirken kadını kullanılan ve proletarya olarak tasvir etmiştir. Feminizm içerisinde Marksist ve sosyalist görüşler, kadının var olmak zorunda olduğu özel alanın kamusallaşmasını ve toplumsal üretimi sağlayan ve devam ettiren alanın kadınlarla daha olgunlaşmış bir toplum haline geleceğini savunur. Kitapta bahsedilen diğer kuramcılar da özellikle ataerkil düzenin ortaya çıkardığı cinsiyetçi iş bölümüne vurgu yaparlar; tarih öncesi hâkim olan anaerkil düzende cinsiyetçi bir iş bölümünden ziyade, çok daha kolektif ve işbirlikçi bir iş bölümü olduğunu iddia ederler. Freudcu bakış açısı da tamamen biyolojik determinizm üzerinden kadın ve erkeklere has duygular ve motivasyonlar olduğunu bir kere daha dile getirir. Çocuğun psikoseksüel gelişimi üzerinden birtakım çözümlemeler yapan Freud, kız çocuğunu penis kıskançlığından dolayı zayıf egolu bir birey olarak tanımlarken, erkek çocuğunun hadım edilme kaygısı üzerinden yaşadığı mücadelenin onu daha güçlü bir süper egoya sahip olmaya ittiğini ifade eder. Bir diğer ifadeyle, kız çocukları zaten kimyasal hadıma (kastrasyon) uğramıştır ve eksik hissetmeye mahkûmdurlar. Freud’un düşünceleri sadece erkek üzerinden teori haline getirilmekle birlikte aynı zamanda tecavüzü meşrulaştıran, sadece erkeğe has bir saldırganlık olgusundan da bahseder. Firestone, bu düşünceyi birey gelişiminin sosyo-kültürel yanını görmezden gelme ile suçlarken, Horney asıl erkeklerin kadınların doğurganlık becerisini kıskandığını ileri sürer, Chodorow ise cinsiyete dayalı kişiliklerin aile içindeki psikodinamiği içinde biçimlendiğini ve cinsiyetçi iş bölümünün hem toplumsal cinsiyet farklarını ürettiğini hem de bunlar tarafından yeniden üretildiğini iddia eder. Simone de Beauvoir da kadının kültürel ve politik konumunu açıklamak için varoluşçu fikirleri üzerinden belli yargılara ulaşmıştır. “Eril olan” kültürde olumlu ve norm olarak kullanılırken “Dişil olan” olumsuz, esas olmayan ve anormal olarak kurulur. Ayrıca yukarıda okunan ötekilik kavramı Sartre’nin teorisi üzerinden feminist kurama yansıtılan Simone de Beauvoir’a aittir. Öteki, kadındır. Marksist Barrett, varoluşçu Daly ve Simone de Beauvoir kadınların kendilik algılarını yeniden yaratmak için Marx’ın bahsettiği praksis’i, kültürel feminizmde bilinç yükseltme olarak karşımıza çıkan, deneyimlemeleri sosyal, politik ve cinsel bir devrim gerçekleştirmeleri gerektiğini özellikle vurgular. Günümüzün feminist teorisini besleyen tüm bu birbirinden farklı teorilerin ana düşüncesine göre kadının hapsedildiği görünmezlikten kurtulması ve özgürleşmesi sadece kadın için değil, toplum için de çok önemlidir. Elbette liberal ve varoluşçu perspektifte daha net irdelendiği üzere daha az ayrıcalıklı olanı hem ekonomik hem de ırksal olarak göz ardı etmektedirler ve gerçekçi olmayan savunmalar da yapmaktadırlar ancak tüm kuramlar feminist teorinin (ki günümüzde bile sorunlardan arındırılmış halde olmasa da) şimdiki kapsayıcı halini almasında ve kesişimsellik teorisi ile iç içe olmasında önemli bir rol oynamıştır.

 

 

AYSİMA KİRİŞ

Feminizm Okumaları Staj Programı

 

KAYNAKÇA

  1. Josephine, (1985). Feminist Teori. 1. Basım: 1997. İletişim Yayınları. Çeviri: Aksu Bora, Meltem Ağduk Gevrek, Fevziye Sayılan.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here