Helsinki Zirvesi Sonrası Türkiye’nin Avrupa Birliği Serüveni

0
124

 

Özet

Yolculuğuna 1958 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak başlayan Avrupa Birliği dünyanın şahit olduğu en büyük barış projelerinden biri olarak nitelendirilmiş, yurtta sulh cihanda sulh politikası ile dış münasebetlerini ilerleten Türkiye de, topluluğun kuruluşundan 1 yıl sonra, 1959 yılında topluluğa iş birliği başvurusunda bulunmuştur. Adaylık koşulları gerçekleşene değin bir ortaklık anlaşması olan Ankara Anlaşması imzalanmış ve Avrupa Birliği ile hukuki ilişkilerin başlangıcı olmuştur. 1970 yılı itibariyle geçiş dönemi başlamış, gümrük birliği, sanayi ve tarım birliği, vize serbestisi gibi konular öngörülmüştür. 1980 darbesi ile söz konusu ilişkiler dondurulmuşsa da sivil idarenin yeniden kurulmasıyla kaldığı yerden devam etmiş, 1999 yılının sonundaki Helsinki Zirvesi ile adaylığı resmen onaylanmıştır. 2008 yılına değin siyasi kriterleri gerçekleştirmek adına reformlar ivme kazanmış. Bu sürecin içerisinde, 2005 yılında Lüksemburg’da yapılan Hükümetlerarası Konferans ile Türkiye’nin resmen katılım süreci başlamıştır. 2012 itibariyle başlayan Pozitif Gündem, ikili arasındaki önemli işbirliği mekanizmalarının güçlendirilmesi, 2017’de Avrupa Komisyonu Genişleme ve Komşuluk Politikasından Sorumlu Üyesi Johannes Hahn’ın göreve gelmesiyle önemli oranda sarsılmıştır.

Anahtar Kelimeler: Türkiye, Avrupa Birliği, Helsinki Zirvesi, Ankara Anlaşması, Adaylık Süreci

Sponsorlu

 

Abstract

European Union started its journey as the European Economic Community in 1958. Community was regarded as one of the biggest peace projects he witnessed in the world. Turkey was impressed by such a community as a country which based its foreign policy on a slogan, ” Peace in home, peace in world”. 1 year after the establishment of the community, in 1959,Turkey applied for a cooperation. Until the candidacy conditions were fulfilled, the Ankara Agreement, which was a partnership agreement, was signed and it was the beginning of legal relations between European Union and Turkey. As of 1970, the transition period started, issues such as Customs Union, industry and agriculture union, visa liberalization were foreseen. Although the relations in question were frozen with the 1980 coup, it continued from where it left off with the re-establishment of the civil administration, and its candidacy was officially approved at the Helsinki Summit at the end of 1999. Until 2008, reforms gained momentum in order to fulfill the political criteria. During this process, Turkey’s formal accession process began with the Intergovernmental Conference in Luxembourg in 2005. The Positive Agenda, which started in 2012, was significantly shaken by the strengthening of important cooperation mechanisms between the two, and the appointment of European Commission Enlargement and Neighborhood Policy Member Johannes Hahn in 2017.

Keywords: Turkey, European Union, Helsinki Summit, Ankara Agreement, Candidacy Process

 

GİRİŞ

Osmanlı Devleti’nden itibaren yüzünü Batı’ya dönmüş olan Türkiye, Avrupa Konseyi’nin kuruluşundan 3 ay sonra davet almış ve Avrupa Birliği’nin kurucu üyelerinden sayılmıştır. Yıllar geçtikçe gerek AB’den gerek ABD’den beklenmedik hamlelerle karşılaşması sonucunda, her orta güç devletin yapması gerektiği gibi, gerek Doğu’daki güç odakları olan Rusya ve Çin ile gerek Batı ile sorunsuz siyasi ilişkiler ve yakın ekonomik ilişkiler kurma yolunda ilerlemiştir. Avrupa boyutu incelendiğinde halihazırda göçmenler sebebiyle yükselmekte olan sağ kanat, Kovid-19 pandemisi sebebiyle yükseliştedir. Her ne kadar Türkiye için Avrupa Birliği’nin bir üyesi olmak hayati önem arz etmiyor da olsa siyasi ve ekonomik bağlamda elde edeceği kazanımlar son derece önemlidir. Bu doğrultuda 2000’li yıllarda yapılan “Avrupalıyız” söylemleri ile 2010’lu yıllarda uygulanan bazı Ortadoğu politikaları bu söyleme uymamış olsa da son dönemlerde gerek cumhurbaşkanı gerek dışişleri bakanı tarafından Avrupa Birliği’ne yönelik olumlu politikalar devam etmektedir. Kısaca Türkiye, ne Batı ile ne de Doğu ile arasını bozacak ve söz konusu taraflardan birine bağımlı durumuna düşecek hamlelerde bulunmamış, “Devletlerin dostu yoktur, ortak çıkarları vardır” mantığı ile çıkarları çerçevesinde politikalarını sürdürmektedir.

 

LİTERATÜR TARAMASI

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş süreci oldukça uzun yıllardır devam ettiğinden literatürde konuya ilişkin oldukça araştırma yazısının varlığından söz edilebilir. Özellikle Helsinki Zirvesi’nin yeri bu hususta çok kritik olduğundan adından sıkça söz ettirmiştir. Bu araştırmada temel olarak Dışişleri Bakanlığının açık kaynakları kullanılmış olup ek kaynak olarak Tarık Oğuzlu’nun “Middle Easternization of  Turkey’s Foreign Policy: Does Turkey Dissociate from the West?”, “Turkey and Europeanization of foreign policy?”, ve “Turkey and the European Union: Europeanization Without Membership” adlı makalelerinden yararlanılmıştır.

“Turkey and the European Union: Europeanization Without Membership” adlı makalede Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerini Haziran 2011’deki son Türk parlamento seçimlerinin geçmişine göre analiz edilmiş, ek olarak gerek AB’nin Türkiye’ye inandırıcı üyelik umutları sunma konusunda istekli ve esnek olmadığı, gerek Türkiye’nin iktidar partisi hükümette ilk döneminde olduğu gibi AB’ye aynı derecede bağlılığını sürdürmediği belirtilmiştir. Keza katılım sürecinin dinamiklerinin AB sürecine ne denli etki edeceğine dair tespitlerde bulunulmuştur.

 

AVRUPANIN GÜNCEL SİYASETİ

Avrupa Birliği 27 üye ülkesi ve 500 milyon nüfusu ile dünyanın en büyük pazarı olma özelliğini korumaktadır. Bu özelliğinden doğan regülasyon yani standartları belirleme özelliği uluslararası ticaretin kurallarını belirlemede büyük önem arz etmektedir. Bu koşullar altında, her ne kadar çevre bilinci tabanlı olsa da Yeşil Mutabakatın sebepleri arasında Avrupa’nın kendi doğal kaynaklarına sahip olmaması da bulunmaktadır. Bu örnekle Avrupa’nın pazar düzenlemelerini kendi çıkarlarına göre düzenleyerek politikalarını uluslararası pazara dayattığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Avrupa Birliği kurulurken ekonomik sebepler dışındaki asıl amaç Almanya’yı kontrol edilebilir bir barışçıl güç olarak tutarken yeni bir savaşın da önünü kesmektir. Bu vesileyle bölgede kurulan barış bölgesi ekonomik, siyasi ve teknolojik gelişmelerin önünü açarak daha da güçlenmelerini sağlamıştır. Benzer bir politikanın Türkiye tarafından “komşularla sıfır sorun” adı altında uygulandığı gözlemlenmişse de konumu gereği askeri ve siyasi ateşin sönmesi beklenmese de alevlerin büyümemesi yönünde adımlar atılmıştır. Tarık Oğuzlu’nun betimlemesiyle Avrupa için “Ekonomik deve, siyasi cüce ve askeri pire” demek yanlış olmayacaktır. Bütün bu özellikler incelendiğinde Türkiye ile ilişkilerinin karşılıklı fayda boyutuna evrileceği görülecektir zira Türkiye ekonomik bağlamda sıkıntılar çekerken siyasi ve özellikle askeri bağlamda gücünden bahsettiren bir devlettir. Ancak Avrupa Birliği’nin askeri güç arayışı da tartışma konusudur zira “yumuşak güç” enstrümanlarını hâlihazırda etkili kullanmaktadır.

Avrupa Birliği, Türkiye için hedef konumunu korusa da 2005 yılından itibaren imaj kaybının varlığı da yadsınamaz durumdadır. Özellikle 2013 yılında çekimser ve ihtiyatlı bir Avrupa Birliği gözler önündedir. Bunun en büyük sebeplerinden biri Avrupa’ya yapılan göç akınlarının toplum yapısını bozmasıdır. Düzensiz göçler yabancı düşmanlığı ve popülizmi ortaya çıkarmıştır. Bu hususta 2016 yılında Türkiye ile uzlaşılmış konumda olan göç mutabakatının yenilenmesine dair bir yeni mutabakat söz tartışılmaktadır. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB perspektifinden mülteci mutabakatının geçerliliğini koruduğunu ve göç alanındaki işbirliğinin ana çerçevesini oluşturmaya devam ettiğini söylemiş ve Türk tarafı ile “ortak angajmanın güncellenmesini” görüşeceklerini açıklamıştır. Bu hususta 25 Mart’ta yapılan zirvede mülteciler için daha fazla nakdi yardım önerisi sunulmuş ancak ekonomik açıdan enerji ve enerjiyle bağlantılı sektörlerde ürün ve teknolojilerin ithalatı ve ihracatının yasaklanması ve turizmi kötü etkileyecek olan olumsuz seyahat tavsiyeleri yapılmıştır (Duran, 2020).

Son dönemlerde Avrupa Birliği’ni siyasal bağlamda aşırı hareketlendiğini görmek mümkündür. Avrupa değerlerinin yapıtaşları olarak bilinen Kopenhag ve Lizbon siyasi kriterlerinden uzaklaşmaktadır. İslamofobi, anticilik, çokkültürlülüğün kötü bir kavram olarak algılanması, güvensizlik, Brexit ve son zamanlarda tartışma konusu olan Frexit gündemdedir. Veto yetkisinin menfaatler uğrunda kullanılıyor olması, hatta Birliğin aleyhine veto kullanılıyor olması iç dinamikleri zorlamaktadır. Bu bağlamda dış politikadan ziyade iç politikalarına odaklanmış, öz direncini geri kazanmaya çalışan bir Avrupa söz konusudur.  Dış politika perspektifinde ise Çin ve ABD arasında taraf tutma eğiliminde olmayıp ekonomiye bağlı dış politika izlemeyi tercih etmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin de Avrupa Birliği’nin de ortak duruş sergiledikleri, kendi ayakları üzerinde durma çabaları gözlemlenmektedir. Bunlar göz önünde bulundurulduğunda Birliğin frenleme döneminde olduğunu tespit etmek yanlış olmayacaktır. Covid-19 Pandemi sürecinin başında sağlık hususunda kriz yaşamış olsa da toparlanma fonuna ek olarak hızlı ve ucuz temini toparlanmayı sağlamıştır.

 

TÜRKİYE YUNANİSTAN İLİŞKİLERİ

Türkiye’nin Yunanistan ile ilişkileri Avrupa Birliği’ne üyelik aşamasında son derece kritiktir. Bu bağlamda ikilinin arasındaki 5 dinamiğin ilişkileri üzerinde belirleyici olduğu söylenebilir. Deniz yetki alanı bu dinamiklerdendir ve “iç sular, karasuları, bitişik bölge, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgeden oluşmaktadır. Devletler, deniz yetki alanlarında egemenlik dâhil sair hakları ve yetkileri kullanırlar” (Demir, 2020, s.27). Ege Denizinde genişliği 6 mil olan Türk karasularında Yunanistan ile arasında bulunan adaların karasuları ve kıta sahanlığı sorunu sebebiyle münhasır ekonomik bölge ilan edilmemiştir. Kardak Krizi bu husustan doğmuştur. Deniz yetki alanı gibi hava sahasında da hareketlilikler söz konusudur. Egemenlik ihlali olarak tanımlanacak olan bu durum, Yunanistan’ın deniz genişliği 6 mil iken hava sahasını 10 mile çıkarma iddiası etrafında şekillenmiştir (Dışişleri Bakanlığı, 2020). Her şeye rağmen bu durum uluslararası hukuka aykırı olduğundan Avrupa Birliği’ni kullanarak yaptırım uygulayamamaktadır. Bir diğer husus Ege Adalarının Lozan’da silahsızlandırılmış olmasına karşın Yunanistan’ın çeşitli gerekçelerle statüsü belirsiz ada, adacık ve kayalıkları silahlandırmasıdır. Uçuş bilgi bölgesi, söz konusu dinamiklerden bir diğeridir. Bu hususta dinamiğin çıkış kaynağı Yunanistan’ın Uçuş Bilgi Bölgesi’ndeki sorumluluğunu kötüye kullanmasıdır. Uçuş Bilgi Bölgesi’ni ulusal bir sınır çizgisi olarak kabul etmektedir, haliyle savunma çevresi olarak görür. Yunanistan’ın hukuktaki boşlukları ve hukuka aykırı pozisyonları dönüştürerek kullanması Türkiye tarafından haklı olarak kabul edilmediğinden bu hususta sık sık anlaşmazlıklar yaşanmaktadır (Avar, Lin, 2019). Dinamiklerden bir diğeri veto tehdididir. Genellikle bu yaptırımlar karşı her iki tarafın ortak çıkarları doğrultusunda kararlar verilir. Son husus ise Kıbrıs meselesidir.

Doğu Akdeniz hususunda Yunanistan ile yaşanan gerginlikler artmıştır. 2000’li yılların başında ısınmaya başlayan Doğu Akdeniz, 2015-2020 yılları arasında patlamaya hazır bir bombaya dönüşmüştür. Yunanistan 2016’da Kıbrıs ve İsrail ile ortaklık kararı almıştır. Buna karşın Türkiye 2019’da bölgeye sismik aramada bölgeye gemiler göndermiş, NAVTEX ile gerginlikler artmıştır. AB’nin bu süreçteki tutumu ise uzlaşmacı olmaktan çok uzaktı ve bu durum Fransa’nın bölgeye askeri gemiler göndermesiyle daha da kızışmıştır. AB’nin bölgedeki temel çıkarı Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya aktarılması olup bölgedeki hareketliğin dinmesi şimdilik zor görünmektedir.

Sonuç olarak ikilinin arasındaki dinamikler kolaylıkla sönmeyecek de olsa 1999 yılı itibariyle işbirliği ve diyaloğa dayandırılmış bir ilişki yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu yakınlıklar Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi (YDİK) ile pekiştirilmeye çalışılmış, her iki ülkenin yararına somut projeler için çalışmalar yapılmaktadır. Söz konusu YDİK toplantıları ilki 2010 yılında olmak üzere 2013, 2014 ve 2016 yılında toplam 4 kez gerçekleştirilmiş ve işbirliği sağlamak üzere 54 belge imzalanmıştır.

 

VİZE MUAFİYETİ VE DALGALI İLİŞKİLER

Vize muafiyeti genel anlamda, yabancı uyruklu kişilerin ülkelerinin birbirleriyle yaptıkları anlaşmalar sayesinde vize başvurusu yapmak zorunda olmadan bir ülkeye gitmeye yarayan durumdur. Dünyada birçok ülkenin birbiriyle bu hususta anlaşması olsa da AB üzerinden incelenecek olunduğunda Avrupalılaşma kapsamında devletlerarası kültürler ve ticaretin pekişmesi ve uyum sağlayabilmeleri adına, Avrupa Birliği içerisindeki devletlerin birbirlerine vize şartı koşmaması olarak tanımlanabilir. Avrupa Birliği, Avrupalılaşma konusuna çok önem verdiğinden üye statüsündeki ülkelere de vize muafiyeti hakkı tanır. Ne var ki Türkiye de üye ülkelerden olmasına rağmen vize muafiyeti yoktur ve bu durum Türkiye’nin üyelik statüsünü sorgulatan bir durumdur. 2013 yılından bu yana Türkiye-AB Geri Kabul Anlaşması ile eş zamanlı olarak başlatılan Vize Serbestisi Diyaloğu Mart 2021’de yapılan görüşme dahil gündemde yerini korumakta ve yol haritası çalışmaları yapılmaktadır (Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı, 2020).

Avrupa Birliği’nin kuruluşunun temelinde her ne kadar ekonomik sebepler yatıyor da olsa, 3 temel fikir çerçevesinde geliştiğine dair yorumlar vardır ve bu yorumlar kimi zaman Türkiye’nin neden AB üyesi olamayacağı konusuna gerekçe olarak sunulur. Bu çerçevelerden ilki AB’nin kuruluşundaki temel kriterin Roma İmparatorluğu’ndan kalma ortak tarihtir. Bir diğeri din ortaklığı ve sonuncusu coğrafi konumdur.  Bu kriterler incelendiği “din birliği” Türkiye için geçerli bir kriter olarak görülememektedir, zira laiklik bunun önüne geçmektedir. Nüfus çoğunluğu göze alındığında ise Müslüman bir devlet olan Arnavutluk’un 2009 yılında üyeliğe başvurusu ile din birliği hususuna set çekilmiştir. Ortak tarih hususunda Roma İmparatorluğuna ek olarak Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’na katılmamış olması da gerekçe olarak sunulmaktadır. Coğrafi açıdan Avrupa’da bulunuyor olma konusu incelendiğinde ise Türkiye’nin Avrupa’daki topraklarının (23.764 km2), bazı Avrupa devletlerinin toplam yüzölçümünden daha çok olduğu görülmektedir. Bu kriterler AB perspektifinde incelenecek olduğunda haklı yanlar da görülecektir. Zira kendi içlerinde Avrupalılaşma konusunu hala tamamlayamamış olduklarından Türkiye gibi yüksek nüfuslu ve büyük yüzölçümlü bir üye ulusal kimlik tarihinin de yokluğuyla sosyo ekonomik maliyetleri yüksek olacaktır.

AKP hükümetinin ilk 10 yılında son derece Batı’ya dönük politikalar izlediği gözlemlenirken üstelik Esat ve İran ile kurulan yakınlaşmalar ve komşularla sıfır sorun politikası sayesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a Nobel Barış Ödülü vermek (2004 yılı) düşünülürken 2021 yılındaki duruma nasıl gelindiği hususuna ilişkin çokça yanıt bulunmaktadır. Çatışmaların temelinde Türkiye’nin AB üyeliğini vazgeçilmez ve hayati görmemesinin bulunduğu söylenebilir. Zira uluslararası sistemde, Batı’nın dünya siyasetindeki düşüşü açıkça görülmektedir. Batı’nın liberal-uluslararası düzendeki payını kaybederken Çin’in bu boşlukları doldurduğu izlenir. Bu da Türkiye’nin dış politikadaki manevra kabiliyetini arttırmaktadır. 2008 yılına kadar Batı odaklı ilerleyen dış politika, Rusya ve Çin’in yükselişiyle birlikte Batı’nın göreceli de olsa düşüşünü görmüş ve çok taraflı politika uygulamaya başlamıştır. Güncel olarak Birlik ve Türkiye arasındaki en büyük 3 problemin PYD, Libya ve Doğu Akdeniz’dir. Doğu Akdeniz konusunda, 2021 Mart ayında bir araya gelen Avrupalı devletlere, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan “stratejik körlük”ten kurtulmaları ve Yunanistan’ın kararlarını kabul ederken dikkatli olmaları konusunda uyardı.

2013 yılındaki Taksim Meydanı’nda yapılan kitlesel harekette, söz konusu harekete uygulanan baskın polis gücü ile karşı koyma Fransa ve Almanya başta olmak üzere diğer AB devletlerinden de tepki görmüş, 2015 yılına değin ilişkilerde bir duraksama ile sonuçlanıştır. Bu sürece değin Türkiye-AB ilişkileri, Suriye trajedisi ile “göç krizi” olarak adlandırılmış 18 Mart bildirisi ile çözülme çalışmaları yapılmıştır. Keza 29 Kasım 2015, 7 Mart 2016 ve 18 Mart 2016 Türkiye-AB Zirveleri yapıldı. Zirveler, katılım müzakerelerinin yeniden canlandırılması, siyasi, ekonomik ve enerji diyalogları başta olmak üzere kritik alanlarda üst düzey diyalogların güçlendirilmesi, terörle mücadele konusunda işbirliği, göç yönetiminde yük paylaşımı, Serbestleşme Diyaloğu ve Gümrük Birliğinin İyileştirilme vizelerin hızlandırılması gibi önemli kararlarla sonuçlanmıştır. İlişkiler tekrar gelişmiş, AB’ye girme umutları yeniden yükselen Türkiye 15 Temmuz Darbe Girişimi ile ilişkiler tekrar duraksama dönemine girmiştir. AB’nin soğuk ve eleştirel tutumu bir güven krizi yarattı. AB’nin FETÖ terör örgütünün kapsamını tam olarak anlamaması ve Türkiye’nin aldığı gerekli önlemleri eleştirmesi, diyaloğun zayıflamasına neden oldu. Bu dönemin aşılması ve ilişkilerin normalleşmesi için en önemli adım 26 Mart 2018 tarihli Varna Zirvesi oldu. Türkiye’nin aday statüsünün önemle altı çizildi. Zirvede ayrıca 18 Mart Beyannamesi’nde AB’nin taahhütlerini hatırlatan Türkiye; tam üyelik perspektifi, terörle mücadele, Vize Serbestisi Diyaloğu, gönüllü insani yardım programı, Mülteciler için Mali Yardım Programı, Gümrük Birliği’nin iyileştirilmesi ve Kıbrıs sorunu ile ilgili beklentilerini dile getirdi. Buna karşın dengesiz politikalar sürmüş, 26 Haziran 2018 tarihli Genel İşler Konseyi Kararında “Türkiye Avrupa Birliği’nden uzaklaşmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin katılım müzakereleri etkin bir şekilde durdu ve başka fasılların açılması veya kapatılması düşünülemez ve AB-Türkiye Gümrük Birliği’nin modernizasyonu için daha fazla çalışma öngörülmemektedir” kararı verildi. Bu sonuç Türkiye-AB ilişkilerine zarar verdi. Ayrıca 15 Temmuz 2019 tarihli Dışişleri Konseyi, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerine ilişkin bazı tedbirler alma kararı almış ve bu karar Türkiye-AB ilişkilerini de olumsuz etkilemiştir. Her şeye rağmen Türkiye, AB süreci için çalışmaya devam etmektedir. 9 Mayıs 2019 tarihli Reform Eylem Grubu Toplantısı, Cumhurbaşkanının başkanlığında ve Avrupa Günü’nde düzenlenen ilk toplantısı olmuştur. Toplantılarda reform sürecini hızlandırma kararlılığı kamuoyu ile paylaşılmış ve siyasi reform sürecine ilişkin birçok önemli karar alınmıştır.

 

MÜZAKERE SÜRECİ VE AB KAMUOYUNUNUN TUTUMU

AB perspektifine göre Türkiye; göç, güvenlik, terörle mücadele ve ekonomi gibi konularda AB’nin kritik öneme sahip stratejik ortağı konumundadır ancak demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar alanlarında çatışmalar söz konusudur. Keza Türkiye’nin ekonomik gücü, yüksek işsizlik ve yüksek enflasyon gibi çeşitli zorluklarla karşı karşıya olması ve dış finansmana aşırı bağımlılık kırılganlıklara sahip olması Birliğe girmeyi zorlaştıran etkenlerdendir. 2015 sonunda Türkiye’deki Mülteciler için AB Mali Yardım Programı’nın kurulması, Avrupa Birliği’ne Türkiye’deki mültecilere AB yardımının hızlı, etkili ve verimli bir şekilde seferber edilmesini sağlayacak bir koordinasyon mekanizması sağlamayı amaçlamıştır. Ne var ki bu durumla Türkiye’deki gerçek veriler incelendiği takdirde küçük bir kıyasla söz konusu mali yardımın yetersizliği gözler önünde belirecektir. Türkiye’de günde ortalama 270 Suriyeli çocuk doğmaktadır. AB kendi topraklarında her bir mülteciye 1250 Euro harcarken Türkiye için ayrılan ekonomik payın mülteci başına 16 Euro düştüğü görülür (M. Murat Erdoğan, 2015).

2005 yılında başlayan müzakere sürecinde; malların, işçilerin, sermayenin serbest dolaşımı, İş Kurma Hakkı ve Hizmet Sunumu Serbestisi, kamu alımları, şirketler hukuku, fikri mülkiyet hukuku, rekabet politikası, mali hizmetler, bilgi toplumu ve medya, tarım ve kırsal kalkınma, gıda güvenliği, balıkçılık, taşımacılık politikası, enerji, vergilendirme, ekonomik ve parasal politika, istatistik, sosyal politika ve istihdam, işletmeler ve sanayi politikası, trans-Avrupa şebekeleri, bölgesel politika ve yapısal araçların koordinasyonu, yargı ve temel haklar, adalet, özgürlük ve güvenlik, bilim ve araştırma, eğitim ve kültür, çevre, tüketicinin ve sağlığın korunması, gümrük birliği, dış ilişkiler, dış güvenlik ve savunma politikaları, mali kontrol ve kurumlar olmak üzere 30’u aşkın hususta müktesebat başlıkları açılmış ve reform çalışmaları yapılmıştır (AB Başkanlığı, 2013).

2005 Helsinki Zirvesi ardından Türkiye’nin tam üyeliği ve müzakerelerin başlangıcı ile bu husus kamuoyuna da taşınmıştır (Güreşçi, 2006, s. 73). Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ile konunun toplumun hemen hemen her kesiminin erişimine açılma fırsatı bulunmuştur. Özellikle son zamanlarda Avrupa’da yükselen popülizm ve sağ kanadın da etkisiyle Kürt sorunu, 1915 olaylarına dair iddialar, ana dilde eğitim ve yayın hakkı gibi konular gündemi meşgul etmektedir. Avrupa’nın Avrupa kimliğine bu kadar önem verdiği düşünülürse uyumun sağlanması açısından bu konunun gerek kitle iletişim araçları kullanılarak gerek siyasilerin güven verici açıklamalarıyla çözülmesi gerekmektedir.

 

SONUÇ

Görüldüğü üzere, Türkiye’nin iç dinamikleri direkt olarak AB ile olan ilişkisini belirleyici rol oynamaktadır. Türkiye de gerek dış politikada gördüğü manevra kabiliyetini kullanmasıyla gerekse de bir orta güç olarak ne Batı hegemon güçlerine ne de Doğu hegemon güçlerine bağımlı olmadan yoluna devam etmek istemektedir. Avrupa’nın stratejik otonomi tasarısına göre Türkiye’nin bölgede güçlenmesi istenmemekle beraber bölge üzerinde hak iddia etmesi ve “Yeni Osmanlıcılık” idealleri üzerinde çalışacağının düşünülmesi ikili arasındaki güncel soğukluğun sebebidir. Bunun sonucu olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya 5’ten büyüktür.” ve “AB yoksa Şanghay var” söylemleri anlaşılabilir konuma gelmektedir.

Günümüz itibariyle Türkiye’nin AB üyeliği hem siyasiler arasında hem kamuoyunda, 2005 yılında yarattığı hevesi hissettirmemekle beraber inancını yitirme yolunda ilerlediği söylenebilir. Ne var ki “Ortak Geleceğimiz” temalı Dışişleri Bakanlığı AB Başkanlığının yürüttüğü kitle iletişim araçları ile yapılan projeler ve çıkarılan raporlar hala umut dolu olup cumhurbaşkanının yaptığı 2021 Ocak ayında yaptığı “Türkiye ve Avrupa’nın geleceğini ortak görüyoruz” söylemleri bu inancı destekler niteliktedir. Ne var ki Kıbrıs meselesi, güven ortamının tam olarak sağlanamaması, demokrasi, insan hakları ve azınlık haklarına yönelik eleştirilerin bulunması, ortak normların mevcut üye ülkelere kıyasla daha az olması gibi temel sebepler üyeliğin önündeki önemli engeller olarak görünmektedir.

Ekonomik bağlamda incelendiğinde; Türkiye, AB’ye üye olmadan Gümrük Birliği kurulan ilk ülkedir. Kurulan Gümrük Birliği sonrasında aradaki ticaret hacmi oldukça gelişmiş, bugün itibariyle Türkiye’nin ihracatının ve ithalatının yaklaşık olarak yarısının AB üyesi ülkelerle yapıldığı bir noktaya gelmiştir. Uluslararası arenada risklerin ve belirsizliklerin arttığı ve AB’de çok sayıda sorunun çözülmesi gereken bir dönemde, AB’nin yeni ve güçlü işbirliği ilişkileri geliştirmesi ve mevcut ortaklıkları her zamankinden daha fazla güçlendirmesi gerekmektedir. Bu husus ekonomik göstergelerle ispatlanmıştır. Buradan hareketle Türkiye’nin AB üyeliği önemli ve gerekli olmaya devam edecektir. İkilinin taşıdığı bu potansiyel güç, Doğu hegemon devletleri olan Rusya ve Çin tarafından da görüldüğünden yakınlaşmaları taraftarı değillerdir. Her ne kadar Trump iktidarı boyunca AB-ABD arası ilişkiler bozulmaya yüz tutmuşsa da Biden iktidarı ile tekrar yakınlaşmaları muhtemeldir. Çin ise yükselişine son derece devam ederken ABD, AB ve jeopolitik konumu gereği Türkiye üçlüsünün yakınlaşmasından hoşnut olmayacaktır.

 

 

NUR ODALI

TUİÇ Akademi Birimi

 

KAYNAKÇA

BİLGİN, 2021, EU / Turkey Relationship In Shadows Of Crisis.

FINDIKÇI, Helsinki Zirvesi Sonrası Türkiye-Avrupa Birliği İlişkilerinde Yeni Oluşumlar, Mülkiye Dergisi, 2000, Cilt 24, Sayı 222, s. 7 – 70.

DURAN, 2020, Turkey-EU relations: Actual tensions, long-term interests, SETA.

Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı, 2020, AB İle Yürütülen Vize Serbestisi Diyaloğu.

Dışişleri Bakanlığı, Air Space Related Problems, https://www.mfa.gov.tr/air-space-related-related-problems.en.mfa.

BUHARİ, 2009, Turkey-EU Relations: The Limitations of Europeanization Studies, the Turkish Yearbook of International Relations Vol. 40, 92-121.

GÜREŞÇİ, 2006, Türkiye – Avrupa Birliği (Ab) İlişkileri Sürecinde Kamuoyunun Tutumu Ve Değerlendirilmesi, Doğuş Üniversitesi Dergisi, 7 (1), 72-85.

European Neighbourhood Policy and Enlargement Negotiations, 2021, https://ec.europa.eu/neighbourhood-enlargement/countries/detailed-country-information/turkey_en.

European Union, 2021, Visa policy, https://ec.europa.eu/home-affairs/what-we-do/policies/borders-and-visas/visa-policy_en.

ÇOMAK, Yeni Avrupa Düzeni Çerçevesinde Helsinki Zirvesi Sonrası Türkiye-AB İlişkileri, İletişim Fakültesi Dergisi, s. 427-447.

İ. DEMİR, 2020, Türk Deniz Yetki Alanlarının Belirlenmesinin Hukuki Dayanakları ve İç Hukuk Üzerine Bazı Düşünceler, Adalet Dergisi.

Oğuzlu, 2012, Turkey and the European Union: Europeanization without Membership, Turkish Studies, Volume 13, 2012 – Issue 2: The Issues and Consequences of the 2011 Turkish Elections.

OĞUZLU, Turkey and Europeanization of Foreign Policy?, Political Science Quarterly Vol. 125, No. 4 (Winter 2010-11), pp. 657-683.

AVAR, Y. C. LIN, 2019, Aegean Disputes Between Turkey and Greece: Turkish and Greek Claims and Motivations in the Framework of Legal and Political Perspectives, IJPS;1(1):57-70.

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here